İstanbul Sözleşmesi, 11 Mayıs 2011’de İstanbul’da imzalandı ve adını buradan alıyor. Türkiye, 14 Mart 2012’de sözleşmeyi onayladı, ancak 1 Temmuz 2021’de çekildi. Şimdi Letonya Parlamentosu da 30 Ekim 2025’te sözleşmeden çıkma kararı aldı, gerekçe olarak ulusal yasaların kadın haklarını “yeterince” koruduğu öne sürüldü. Oysa “yeterince” demek, toplumsal cinsiyet eşitsizliğini dönüştürmek yerine meşrulaştırmak, hak gaspını örtbas etmek anlamına geliyor, bu iddia kadın haklarına açık bir saldırıdır.
İstanbul Sözleşmesi’nin adı geçtiğinde bazı yüzlerde bir tedirginlik beliriyor.
Oysa mesele sadece bir hukuk metninden mi ibaret?
Asıl mesele, sözleşmenin patriarkanın dünyasına çomak sokmasıdır; çünkü biliyorlar ki yürürlüğe girdiğinde onların kurduğu düzen çatırdayacak ve kadınların mücadeleleri büyüyerek hayatın her alanına yayılacak.
Yani o kendinden emin katil, tecavüz eden, yasayı devleti arkasına alan, şiddet uygulayan aile babası, koca, polis düzene karşı çıkmasıdır.
Kadına yönelik şiddeti önlemeyi hedefleyen bir sözleşmenin bu kadar korku yaratması, aslında neyle savaştığımızı gösteriyor:
Şiddetin kendisiyle değil, şiddeti meşrulaştıran fallogosantrik epistemik sistemle.
2011’de imzaya açılan İstanbul Sözleşmesi’ni 46 ülke imzaladı, 39’u onayladı.
Ama kimileri ya hiç onaylamadı ya da onayladıktan sonra geri çekildi.
Bazıları “aile yapısına zarar verir” dedi, bazıları “ulusal değerlere uymuyor” dedi, bazıları da “sapkınlığı meşrulaştırıyor” bahanesini seçti.
Hepsi aynı noktada birleşti: Kadının kendi bedeni, sözü ve kaderi üzerinde söz sahibi olmasından korkuyorlar.
Sözleşmeden çekilmek sadece politik bir hamle değil, fallogosantrik bir savunmadır.
Onların korkusu, kadının artık yalnızca itaat eden değil, kendi hayatını yöneten ve kendi anlamını kuran bir özneye dönüşmesidir.
Sözleşme yalnızca cis kadınlar için değil; translar, queer bireyler ve cinsiyet temelli şiddet mağduru herkesin hakkını güvence altına alır.
Ama uygulamada çoğu zaman bu topluluklar ve bireyler sistematik olarak göz ardı ediliyor.
Ve ne yazık ki, bu topluluklar hâlâ devletler ve “din adamları” tarafından hedef gösteriliyor, yok sayılıyor, şiddet ve ayrımcılığa maruz bırakılıyor.
Bütün bu politikaların ve uygulamaların arkasında yatan sebep, sadece heteroseksüel düzeni korumak; kadın bedeni itaat etmeye zorlanıyor, diğer bedensellikler yok sayılıyor ve erkeklik kutsanarak sürekli yeniden üretiliyor.
Sözleşmeyi onaylayan ülkelerde bile tablo parlak değil.
Raporlar hâlâ aynı şeyi söylüyor: şiddet önlenmiyor, yargı eril önyargılarla işliyor, kadınlar korunmuyor.
Göçmen ve mülteci kadınlar ise bu korumanın tamamen dışında bırakılıyor.
Sözleşme onların da hakkı, ama sınırlar, oturum, kimlik kartları ve politik hesaplar bu hakkı tanımıyor.
Kadın, “göçmen” olduğunda tamamen yok sayılıyor.
Bazı hükümetler bunu “ekonomik kaynak yetersizliğiyle” açıklıyor.
Oysa hepimiz biliyoruz: mesele para değil.
Savaş bütçeleri büyürken, kadınların yaşamı için kaynak birden yok oluyor.
Savaşlara, silahlara, duvarlara milyarlarca dolar ayrılıyor; ama kadını ve kadın haklarını yaşatmak için devletler birden beş parasız kalıyor.
Bu, yalnızca ekonomik bir öncelik değil, epistemik bir tercih: dünyayı erkeklerin çatışmasından değil, kadınların yaşamından kurmayı reddeden bir tercih.
Kadınların hayatını korumamak artık bir ihmal değil, bilinçli bir politika biçimi; patriyarka kendini korurken, toplumsal cinsiyet eşitliğini hiçe sayıyor ve fallogosantrik akıl kendi sürekliliğini sürdürmeye çalışıyor.
Neden Korkuyorlar?
Çünkü İstanbul Sözleşmesi, “kadın korunmalıdır” demez.
“Kadın özne olmalıdır” der.
Onların korkusu, kadınların özgürlüğü değil; kadınların artık onların kurduğu dili, anlamı, bilgiyi reddetmesidir.
Kadının sesi yalnızca politik değil, ontolojik bir tehdit haline gelir.
Kadın artık kendi yaşamının ve bedeninin failidir, sesi, deneyimi ve bilgisiyle fallogosantrik düzeni sarsar.
İstanbul Sözleşmesi’nden çekilmek yalnızca bir imzayı geri çekmek değildir.
kadınların bedenini, sözünü, bilgeliğini ve deneyimini yok saymaktır.
Kadının varlığını reddetmektir.
Devletlerin “aile yapısı” diye yücelttiği şey aslında budur.
Ama ne yaparlarsa yapsınlar, bir şeyler değişti, değişiyor:
Kadınlar artık biliyor.
Biliyor ki, adalet devletten değil, yan yana durmaktan, direnişten, mücadeleden gelir.
Ve bu bilgi, hiçbir sözleşmeden çekilmekle yok olmaz.
İstanbul Sözleşmesi artık bir metin değil.
Bir bilince, bir direniş biçimine dönüştü.
Kadınlar onu bir yasa maddesi olarak değil, bir varoluş ilkesi olarak taşıyor.
Sokakta, evde, yazıda, dilde, direniş yerlerinde…
Bu sözleşme artık kadınların birbirine bakışında, birinin diğerine “Ben de yaşadım” (Me Too) demesinde yaşıyor.
Fallogosantrik düzenin korkusu da tam burada:
Artık kadınlar yalnız değil, “Asla yalnız yürümeyeceksin” diyorlar birbirlerine.
Bugün sözleşmeden çekilen her devlet, aslında aynı şeyi söylüyor:
“Kadın bilincinden, dayanışmasından, özgürlüklerinden, kendi bedenleri hakkında karar vermesinden korkuyorlar.”
Çünkü bu bilinç, sadece erkekleri değil, onların kadın bedeni, emeği ve bilgisi üzerine kurduğu dünyayı tehdit ediyor.
Belki sözleşme kâğıt üzerinde yürürlükte değil,
ama İstanbul Sözleşmesi bizim; çünkü bizim yaşamımız, bizim kararımız, bizim emeğimiz!



