fbpx

Danimarka ve Avrupa’da göçmen sorununa demokratik bir yaklaşım – Cemal Özsaygı

Paylaş

Bugün Avrupa’nın ihtiyacı daha yüksek duvarlar değil, daha güçlü sosyal haklardır. Daha fazla polis değil, daha fazla sosyal konut. Daha fazla sınır dışı etme değil, daha güçlü kamu hizmetleri. Emekçileri birbirine düşüren kimlik siyaseti değil, toplumsal dayanışma. Ve nihayetinde “önce biz” diyen dar bir milliyetçilik değil, insan onurunu ve eşit yurttaşlığı savunan demokratik bir siyaset. Çünkü kapitalizm karşısında işçinin en büyük gücü pasaportu değil, örgütlü emeğidir.

Sosyal Demokrasinin “Danimarka Modeli” Paradoksu Danimarka, uzun yıllar boyunca güçlü sendikaları, yüksek ücretleri, kamusal hizmetleri, sosyal güvenlik sistemi ve görece eşitlikçi gelir dağılımıyla sosyal demokrasi açısından dünyanın en önemli örneklerinden biri olarak kabul edildi.  

  “Danimarka modeli”, kapitalizm ile sosyal adalet arasında kurulabilecek bir uzlaşmanın sembolü haline geldi.  Fakat bugün bu modelin başka bir yüzüyle karşı karşıyayız.  Göçmenlere, sığınmacılara ve özellikle düşük gelirli göçmen topluluklarının yaşadığı mahallelere yönelik politikalar, Danimarka’yı Avrupa’nın en sert göç rejimlerinden birini uygulayan ülkelerden biri haline getirdi.

Üstelik bu dönüşüm yalnızca sağ partilerin yükselişi ile açıklanamaz. Tam tersine, sosyal demokrat bir hükümetin göç politikasında sağın bazı temel taleplerini benimsemesi, Avrupa solunun karşı karşıya olduğu daha derin bir siyasal ve sınıfsal krize işaret etmektedir. 

“Getto” olarak tanımlanan mahallelere yönelik özel yasalar, zorunlu entegrasyon uygulamaları, sığınmacıların ekonomik varlıklarına yönelik düzenlemeler, aile birleşimine getirilen sınırlamalar ve sığınma sisteminin Avrupa dışındaki ülkelere taşınması yönündeki girişimler, göç meselesinin artık yalnızca bir sınır veya güvenlik sorunu olarak görülmediğini göstermektedir.  Buradaki temel soru şudur: Danimarka gibi güçlü bir refah devletinde, sosyal demokrasinin göçmenlere karşı giderek sertleşmesinin nedeni nedir?   Demokratik açıdan bakıldığında cevap, yalnızca “ırkçılığın yükselişi” ya da “sağın güçlenmesi” değildir.  Sorunun merkezinde, kapitalizmin küresel dönüşümü, refah devletinin finansman ve bölüşüm krizleri, emek piyasalarının parçalanması ve emekçi sınıfların birbirlerine karşı konumlandırılması bulunmaktadır.  Göçmenler bu sistemin yarattığı sorunların nedeni değil; çoğu zaman bu sorunların en görünür ve en kolay hedef haline getirilen kesimidir.

1.   Göçmen İşçiyi Önce Çağıran, Sonra Sorun İlan Eden  Sistem 

  Avrupa’nın göç tarihine bakıldığında önemli bir çelişki hemen ortaya çıkar: Göçmen işgücüne ihtiyaç duyulduğunda sınırlar açılmış, ekonomik kriz dönemlerinde ise aynı insanlar “sorun” haline getirilmiştir.

 II. Dünya Savaşı sonrasında Batı Avrupa hızlı bir ekonomik büyüme dönemine girdi.  Fordist üretim modeli, sanayileşme ve tüketim ekonomisinin genişlemesi büyük miktarda işgücüne ihtiyaç yaratıyordu. Almanya’dan Hollanda’ya, Fransa’dan İskandinav ülkelerine kadar Avrupa ekonomileri milyonlarca işçiyi dışarıdan getirdi. Danimarka da bu sürecin parçasıdır.  Türkiye, Pakistan, Yugoslavya, Fas ve başka ülkelerden gelen işçiler fabrikalarda, inşaatlarda, taşımacılıkta ve hizmet sektörlerinde çalıştırıldı.  Bu insanlar başlangıçta “misafir işçi” olarak tanımlandı. Fakat burada “misafir” kelimesi son derece ideolojik bir işlev görüyordu.  Çünkü gelen insanlar aslında yalnızca kültürel veya demografik bir unsur değil, emeğini satan işçilerdi.

  Kapitalist ekonomi açısından ihtiyaç duyulan şey onların kültürleri değil, emekleriydi.  Ucuz, esnek ve örgütlenmesi daha zor işgücü, sermayenin ihtiyaçlarına cevap veriyordu. Dolayısıyla göçün ilk dönemini yalnızca insani hareketlilik olarak değil,  Avrupa kapitalizminin emek ihtiyacı bağlamında değerlendirmek gerekir.  

  Fakat kapitalizmin göçmen işçiye yaklaşımı baştan itibaren çelişkiliydi: İşçiye ihtiyaç vardı; ama işçinin tüm haklarıyla eşit yurttaş olması istenmiyordu.

2.   1973 Sonrası: Ekonomik Kriz ve “Göçmen Sorunu”nun Doğuşu

1973 petrol krizi, savaş sonrası ekonomik büyüme döneminin sonuna gelindiğinde en önemli işaretlerinden biri oldu. İşsizlik arttı. Sanayi yeniden yapılanmaya başladı. Üretim merkezleri değişti. Sermaye daha hareketli hale gelirken emek daha fazla rekabet baskısı altında kaldı. Tam bu noktada Avrupa’da önemli bir siyasal dönüşüm gerçekleşti. Ekonomik sorunların kaynağı olarak kapitalist üretim ilişkilerini, servet yoğunlaşmasını veya sermayenin artan gücünü sorgulamak yerine, giderek daha fazla göçmen işçiler tartışmanın merkezine yerleştirildi. Böylece şu politik denklem ortaya çıktı: > İşsizlik varsa göçmenler suçludur. 
> Konut yetersizse göçmenler suçludur. 
> Kamu hizmetleri yetersizse göçmenler suçludur. 
> Güvenlik sorunları varsa göçmenler suçludur.  Oysa demokratik perspektif tam tersini sormak zorundadır: Bu sorunların hangi ekonomik ve siyasal tercihler sonucunda ortaya çıktığını kim kontrol ediyor? Bir ülkede konut arzı yetersiz ise bunun nedeni yalnızca göçmen nüfus değildir. Konutun bir sosyal hak olmaktan çıkarılıp yatırım aracına dönüştürülmesi, kamu konutlarının yetersizliği, spekülasyon ve servetin belli ellerde yoğunlaşması da sorgulanmalıdır. Sağlık hizmetlerinde kuyruk varsa yalnızca yeni gelen insanlar suçlanamaz.

 Kamu sağlık sisteminin finansmanı, personel politikaları ve özelleştirme tercihleri de tartışılmalıdır. Eğitim sistemi baskı altındaysa göçmen çocuklarını suçlamak yerine eğitime ayrılan kaynaklara bakılmalıdır. Fakat göçmen, bu karmaşık ekonomik ilişkilerin karşısında son derece kullanışlı bir siyasal hedef haline gelir. Çünkü sermaye sahiplerine ulaşmak zordur. Vergi sistemini sorgulamak siyasal olarak maliyetlidir. Servet eşitsizliğini tartışmak sınıfsal bir mücadeleyi gerektirir. Göçmeni suçlamak ise çok daha kolaydır.

3. Neoliberalizm ve Refah Devletinin Aşınması

1980’lerden itibaren Avrupa’da neoliberal dönüşüm hız kazandı.

Özelleştirmeler, kamu harcamalarının disipline edilmesi, finansallaşma, sermaye üzerindeki vergi baskısının azaltılması ve işgücü piyasalarının esnekleştirilmesi sosyal devletin yapısını değiştirdi.  Danimarka bu dönüşümden tamamen bağımsız değildi. Her ne kadar İskandinav modeli birçok Avrupa ülkesine kıyasla daha güçlü bir sosyal güvenlik sistemi korumuş olsa da, kapitalizmin küresel rekabet mantığı burada da etkili oldu. Devletin yurttaşlarına sağladığı sosyal haklar ile piyasanın talepleri arasındaki gerilim büyüdü. İşte göç tartışmasının en kritik noktası burada ortaya çıkıyor.

 Refah devleti bir bölüşüm mekanizmasıdır.

Toplumun ürettiği zenginliğin bir bölümü vergiler yoluyla yeniden dağıtılır ve sağlık, eğitim, emeklilik, sosyal yardım, konut gibi hizmetlere dönüştürülür. Fakat neoliberal kapitalizm servetin daha büyük bölümünün özel ellerde toplanmasını teşvik ettiğinde, refah devletinin finansmanı ve kapasitesi üzerinde baskı oluşur. Böyle bir ortamda toplumun önüne iki seçenek konabilir:

 Birinci seçenek:  Zenginlik ve servet dağılımını sorgulamak, sermayenin vergilendirilmesini artırmak, kamusal hizmetleri güçlendirmek ve sosyal hakları genişletmek.

İkinci seçenek: Sınırlı kaynaklar üzerinden emekçileri birbirleriyle yarıştırmak. Avrupa’da giderek ikinci yolun tercih edildiğini görüyoruz. Ve göçmenler bu rekabetin en kolay hedeflerinden biri haline geliyor.

 4. “Refah Şovenizmi”: Sosyal Devleti Savunurken Sosyal Hakları Daraltmak

Avrupa solunun bugün karşı karşıya olduğu en önemli ideolojik tehlikelerden biri “refah şovenizmi” dir.  Bu anlayış kabaca şöyle çalışır: “Güçlü bir sosyal devlet istiyoruz; fakat bu sosyal devletin haklarından öncelikle bizim vatandaşlarımız yararlansın.”  İlk bakışta sosyal adaletçi gibi görünen bu yaklaşım aslında sosyal devlet fikrinin evrensel niteliğini parçalar.

 Çünkü sosyal devletin temel mantığı “aynı etnik kökenden gelen insanların birbirini koruması” değildir. Temel mantık, insanın emeğinin ve yurttaşlığının piyasanın insafına terk edilmemelidir.  Demokratik açıdan sosyal haklar bir ayrıcalık değil, toplumsal haktır.

 Sağlık hakkı.

 Eğitim hakkı.

 Barınma hakkı.

 İnsanca çalışma hakkı.

Sendikal örgütlenme hakkı.

Güvenli bir yaşam hakkı. 

Bunların hiçbirinin etnik köken veya doğum yeri üzerinden farklılaştırılması demokratik bir ilke değildir. Tam tersine, sosyal hakların göçmenlere kapatılması, işçi sınıfının bir bölümünün daha güvencesiz ve daha az hak sahibi hale getirilmesi anlamına gelir.

 Bu da bütün emekçilerin pazarlık gücünü zayıflatır.

5. “Getto” Politikaları ve Sınıfsal Ayrımın Etkinleştirilmesi  Danimarka’nın “getto” politikaları bu açıdan özel bir önem taşımaktadır. Düşük gelirli, işsizliğin daha yüksek olduğu ve göçmen nüfusun yoğunlaştığı mahallelerin özel yasalarla tanımlanması, yalnızca bir şehircilik politikası değildir.  Bu uygulamalar, yoksulluğun etkinleştirilmesi tehlikesini beraberinde getirir. Bir mahallede yoksulluk varsa bunun nedenleri araştırılmalıdır:

● İşsizlik neden yüksektir?

● Eğitim olanakları neden yetersizdir?

● Konut piyasası neden bu bölgelerde yoğunlaşmaktadır?

● Kamu yatırımları neden yetersizdir?

● Çocukların geleceğe erişim imkanları neden sınırlıdır?

 Fakat mesele etnik kimlik üzerinden tarif edildiğinde sınıfsal nedenler görünmez hale gelir.

 Yoksul mahalle “göçmen mahallesi” olur.  İşsiz genç “entegrasyon sorunu” olur.   Eğitimde başarısızlık “kültürel problem” olur.

Suçun ekonomik ve sosyal nedenleri yerine kültürel açıklamalar öne çıkar. Böylece sınıf meselesi kimlik meselesine dönüştürülür. Bu, kapitalist sistem açısından son derece kullanışlı bir dönüşümdür. Çünkü işçi sınıfının ortak çıkarları yerine farklı kimlikler arasında rekabet yaratılır.

6. Sermaye Küreselleşirken İşçi Sınıfına Neden Ulusal Sınırlar Çiziliyor?

Burada Avrupa solunun cevaplaması gereken daha büyük bir soru vardır.

Sermaye neden küreseldir?

Şirketler neden üretimlerini bir ülkeden diğerine taşıyabilir?

Finans sermayesi neden sınır tanımaz?

Büyük şirketler neden uluslararası vergi planlamaları yapabilir?

Ama.  işçi neden sınırlar arasında hareket ettiğinde temel sorun olarak görülür?

Bu çelişki kapitalizmin temel özelliklerinden birine işaret eder. Sermaye hareketliliğini “küreselleşmenin gereği” olarak kabul eden sistem, emek hareketliliğini ise çoğu zaman “güvenlik”, “kültür” veya “sınır” problemi olarak ele alır. Oysa göçün büyük bölümü, kapitalizmin dünya ölçeğindeki eşitsiz gelişmenin sonucudur.

Savaşlar, sömürgecilik mirası, ekonomik bağımlılık, iklim krizi, siyasi baskılar ve küresel gelir eşitsizliği insanları yer değiştirmeye zorlamaktadır. Bu nedenle göç yalnızca sınır kapılarında başlayan bir olay değildir. Göçün hikâyesi, çoğu zaman insanların doğdukları ülkelerde neden yaşanabilir bir gelecek bulamadıkları sorusuyla başlar.

7. Avrupa Birliği ve “Kale Avrupa” Danimarka’nın politikaları Avrupa’nın genel göç rejiminden bağımsız değildir.

Avrupa Birliği son yıllarda dış sınırlarını güçlendirmeye, düzensiz göçü azaltmaya ve sığınmacıların Avrupa’ya ulaşmasını zorlaştırmaya yönelik politikaları genişletmiştir.  Bu yapı giderek “Kale Avrupa” olarak tanımlanan bir modele dönüşmektedir.

Buradaki temel mantık şudur:  Avrupa’nın içindeki hareketliliği mümkün olduğunca korurken dışarıdan gelen insan hareketliliğini kontrol etmek. Sınırlar güçlendirilir.

 Gözetim artırılır.

Üçüncü ülkelerle anlaşmalar yapılır.

Sığınma süreçlerinin Avrupa dışına taşınması tartışılır.

 İnsanların Avrupa topraklarına ulaşmadan önce durdurulması hedeflenir.

Bu politikaların savunucuları bunları güvenlik ve düzen açısından gerekçelendirir.  

Ancak demokratik perspektif başka bir soru sorar:

 İnsan hakları, coğrafi sınırların dışında mı başlar?  Eğer Avrupa kendi refahını korumak adına dünyanın geri kalanından gelen insanların haklarını sistematik biçimde sınırlandırıyorsa, burada yalnızca göç politikası değil, küresel eşitsizlik sorunu vardır.

8. Sığınmacıların “Maliyet” Olarak Görülmesi Göç tartışmalarının en tehlikeli taraflarından biri insanın ekonomik bir kaleme indirgenmesidir. 

Sığınmacı: “Bütçeye maliyet.” Göçmen: “Vergi ödemeyen kişi.” İşsiz: “Sistemi kullanan kişi.”  Bu dil, insanı yurttaş olmaktan çıkarıp muhasebe tablosundaki bir rakama dönüştürür.  Demokratik yaklaşım ise insanı yalnızca ekonomik üretkenliği üzerinden değerlendirmeyi reddeder.  Bir toplumun zenginliği yalnızca gayri safi milli hasılası ile ölçülemez.  Toplum aynı zamanda dayanışma kapasitesiyle zengindir.

Bir insan bugün sosyal yardım alabilir, yarın çalışabilir. Bir çocuk bugün desteklenmeye ihtiyaç duyabilir, yarın doktor, öğretmen, mühendis veya işçi olabilir. Dolayısıyla sosyal devlet bir “masraf” değil, toplumsal dayanışmanın kurumsallaşmış biçimidir.

 9. Solun Büyük Yanılgısı:

Sağın Sorularına Sağcı Cevaplar Vermek Avrupa sosyal demokrasisinin yaşadığı en ciddi siyasal sorunlardan biri budur.  

Aşırı sağ bir soru soruyor: “Göçü nasıl durduracağız?” Sosyal demokratlar aynı soruyu kabul edip daha yumuşak bir cevap vermeye başladığında, tartışmanın zemini zaten sağa kaymış oluyor. Oysa solun görevi yalnızca sağın sorularına daha insancıl cevaplar vermek değildir.

Sol, sorunun kendisini yeniden tanımlamalıdır.  Örneğin: “Göçmenler refah devletine yük mü?” yerine:

 “Neden refah devletinin kaynakları bu kadar sınırlı hale geldi?” “Göçmenler ücretleri düşürüyor mu?” yerine:

“Neden sermaye işçilerin pazarlık gücünü zayıflatacak çalışma koşullarını dayatabiliyor?”

“Göçmen mahalleleri neden sorunlu?” yerine: “Neden yoksulluk belirli mahallelerde yoğunlaşıyor?”

 “Avrupa neden göçmenleri durdurmalı?” yerine: “İnsanları ülkelerini terk etmeye zorlayan küresel ekonomik ve siyasi düzen nedir?” 

Bu sorular değiştiğinde tartışmanın merkezi de değişir.

10. Göçmen İşçi ile Yerli İşçi Arasındaki Gerçek Çıkar Birliği

Demokratik yaklaşımın en güçlü cevabı burada ortaya çıkar.

 Bir Danimarkalı işçinin de, Türkiye’den gelmiş bir işçinin de, Polonya’dan gelmiş bir işçinin de, Suriye’den gelmiş bir işçinin de ortak bir problemi vardır: Emeklerini satarak yaşamak zorundadırlar. Bir işveren için önemli olan işçinin hangi ülkede doğduğu değil, onun emeğinin maliyetidir. İşçi sınıfının gücü ise birlikte hareket edebilmesinden gelir. Bu nedenle göçmen işçinin haklarının zayıflatılması, yerli işçinin haklarını otomatik olarak güçlendirmez. Tam tersine, iki farklı ücret ve hak rejimi yaratır.

 Bir tarafta daha fazla hakka sahip işçiler. Diğer tarafta daha az hakka sahip işçiler. İşveren açısından bunun anlamı açıktır: İşçileri birbirine karşı kullanabilmek.  Dolayısıyla göçmen karşıtlığına dayalı işçi politikası, kısa vadede bazı seçmenlere cazip görünse de uzun vadede emek hareketinin pazarlık gücünü zayıflatabilir.

Gerçek demokratik çözüm ise bütün çalışanların aynı çalışma, ücret ve sendikal haklara sahip olmasıdır.

11. Entegrasyon: Asimilasyon Değil, Eşit Yurttaşlık

Göç konusunda solun savunması gereken entegrasyon modeli de önemlidir. Entegrasyon, göçmenin kendi kültürünü terk ederek çoğunluğun kültürüne dönüşmesi değildir. Entegrasyon, toplumun ortak kamusal yaşamına eşit koşullarda katılabilmektir. Dil öğrenmek elbette önemlidir. Eğitime erişim önemlidir. Çalışma hayatına katılım önemlidir. Kadınların ekonomik ve sosyal bağımsızlığı önemlidir. Demokratik değerlere bağlılık önemlidir. Ancak bunların hepsi bütün toplum için geçerli evrensel ilkeler olarak savunulmalıdır. Göçmenlere yönelik özel bir “kültürel terbiye” politikasına dönüştürüldüğünde entegrasyon, kolayca asimilasyona dönüşebilir.

Demokratik yaklaşımın temel ilkesi şudur:   Aynı haklar, aynı sorumluluklar ve aynı hukuk.  Ne ayrıcalık ne de ayrımcılık.

12. Kadın Hakları ve Göç Tartışması

Göç politikalarının savunucuları zaman zaman kadın haklarını göçmen topluluklara karşı kullanılan bir argümana dönüştürüyor. Bu yaklaşım da dikkatle ele alınmalıdır. Kadınların özgürlüğü, şiddete karşı korunması, ekonomik bağımsızlığı ve eşit yurttaşlığı tartışılmaz demokratik değerlerdir. Ancak kadın haklarını savunmak ile belirli bir etnik veya dini topluluğu topluca “kadın düşmanı” ilan etmek aynı şey değildir. Kadınların özgürlüğünün gerçek güvencesi, yalnızca kültürel müdahale değil;

● güçlü kamu hizmetleri,

● ücretsiz veya erişilebilir eğitim,

● ekonomik bağımsızlık,

● sendikal haklar,

● sosyal konut,

● çocuk bakım hizmetleri,

● şiddete karşı etkin koruma gibi maddi koşullardır.

Kadın özgürlüğünü kültürel bir savaşın aracına dönüştürmek yerine, onun sınıfsal ve ekonomik boyutunu da görmek gerekir.

13. Sınırların Ötesinde Bir Demokrasi 

Demokratik yaklaşım ulusal devletlerin varlığını yok saymak zorunda değildir. Fakat ulusal sınırların insan haklarının mutlak sınırı haline getirilmesini de kabul edemez. Bugün iklim değişikliği, savaşlar, ekonomik krizler ve küresel sermaye hareketleri ulusal sınırları aşmaktadır. O halde sosyal adalet mücadelesi de sınırların ötesinde düşünülmelidir.

Avrupa’nın ihtiyacı yalnızca daha güvenli sınırlar değildir. Avrupa’nın ihtiyacı: daha adil bir küresel ekonomik düzen, daha güçlü kamu hizmetleri, emekçilerin uluslararası dayanışması ve insan haklarını merkeze alan ortak bir göç politikasıdır. Göçü tamamen ortadan kaldırmak mümkün olmadığı gibi, bunu hedeflemek de gerçekçi değildir.

Asıl mesele göçün hangi koşullarda gerçekleşeceği dir. İnsan kaçakçılarının eline bırakılan düzensiz göç yerine güvenli ve yasal yollar. Ucuz ve güvencesiz işçilik yerine eşit çalışma hakları. Gettolaşma yerine sosyal konut. Kültürel dışlama yerine kamusal eğitim. Sınır dışı etme politikaları yerine adil ve hızlı sığınma prosedürleri.

14. Demokratik Bir Göç Politikası Nasıl Olmalı?

 Demokratik bir yaklaşımın temel politikaları birkaç başlık altında toplanabilir.

a.  Eşit emek ve sendikal haklar Göçmen işçilerin ücretlerinin ve çalışma koşullarının yerli işçilerin altında tutulmasına izin verilmemelidir.

 b. Güçlü sosyal devlet Göçmenleri dışlamak yerine sağlık, eğitim, konut ve sosyal güvenlik sistemlerinin kapasitesi artırılmalıdır.

c. Servet ve sermayenin daha adil vergilendirilmesi Refah devletinin finansman açığı göçmenlerden değil, toplumdaki servet dağılımından hareketle tartışılmalıdır.

 d. Sosyal konut politikası Konut bir yatırım aracı olmaktan çıkarılıp temel sosyal hak olarak yeniden ele alınmalıdır.

e. Gettolaşmaya karşı sosyal entegrasyon Mahallelerin yıkılması veya sakinlerinin dağıtılması yerine eğitim, istihdam, ulaşım, sağlık ve konut yatırımları güçlendirilmelidir.

f. İnsan haklarına dayalı sığınma sistemi Sığınmacılar kriminalize edilmemeli; başvurular hızlı, adil ve şeffaf biçimde değerlendirilmelidir.

g. Güvenli ve yasal göç yolları İnsan kaçakçılığını besleyen düzensiz yollar yerine kontrollü, güvenli ve insan onuruna uygun göç mekanizmaları oluşturulmalıdır.

h. Entegrasyonun iki taraflı kabul edilmesi Göçmenin topluma katılım sorumluluğu olduğu kadar, toplumun da göçmene eşit yurttaşlık koşullarını sağlama sorumluluğu vardır.

 i. Avrupa çapında ortak sosyal standartlar Göçmen işçilerin ülkeden ülkeye farklı hak rejimlerine tabi tutulması önlenmelidir.

j. Göçün kaynaklarına müdahale Savaş, ekonomik sömürü, yoksulluk, iklim krizi ve küresel eşitsizliklerle mücadele edilmeden göçün nedenleri ortadan kaldırılamaz.

15. Danimarka’nın Önündeki Asıl Tercih

Danimarka bugün önemli bir tarihsel tercih ile karşı karşıyadır. Bir yol, refah devletinin sınırlarını daha fazla daraltarak sosyal hakları “önce Danimarkalılar” anlayışıyla savunmaktır.  Bu yol, göçmenleri toplumsal sorunların nedeni olarak gösterir.  Diğer yol ise sosyal devletin gerçek nedenlerini yeniden tartışmaktır.

Neden konut pahalı?

Neden bazı işlerde ücretler düşüyor?

Neden bazı kamu hizmetlerinde kapasite sorunu yaşanıyor?

Neden zenginlik giderek daha fazla belirli kesimlerde toplanıyor?

Neden sendikaların pazarlık gücü geçmişe kıyasla farklı bir konumda?

Ve en önemlisi:

Neden emekçiler birbirlerini rakip olarak görmek zorunda bırakılıyor?

Demokratik cevap, bu soruların tamamını aynı yerde birleştirir: Sorun göçmenin varlığı değil, zenginliğin ve iktidarın bölüşümüdür.

Sonuç:  Emekçilerin Birbirine Değil, Eşitsizliğe Karşı Birleşmesi

Avrupa’nın göç tartışması aslında yalnızca göç tartışması değildir.

Bu tartışma, Avrupa’nın nasıl bir toplum olmak istediğiyle ilgilidir. İnsan haklarını sınırların gerisinde bırakan bir Avrupa mı? Yoksa sosyal adaleti sınırların ötesine taşıyan bir Avrupa mı? Göçmenleri ekonomik sorunların nedeni olarak gösteren bir siyaset mi? Yoksa servet eşitsizliğini, sermaye gücünü ve emeğin zayıflamasını sorgulayan bir siyaset mi? Demokratik yaklaşımın önündeki görev tam da burada başlamaktadır.

Sol, aşırı sağın dilini kullanarak aşırı sağın yükselişini durduramaz. Çünkü sağın sorularını kabul edip onun cevaplarını yumuşatmak, sonunda sağın çerçevesini meşrulaştırır. Avrupa sosyal demokrasisi eğer yalnızca “daha insancıl sınır kontrolü” öneren bir merkez siyasete dönüşürse, kendi tarihsel iddiasını kaybetme tehlikesiyle karşı karşıyadır.

 Demokratik siyasetin temel sorusu “Kim içeride, kim dışarıda?” değildir.

Temel soru şudur: Kim üretiyor, kim kazanıyor, kim karar veriyor ve üretilen zenginlik nasıl bölüşülüyor? Bu nedenle Danimarka’da da Avrupa’nın geri kalanında da göçmen işçi ile yerli işçinin karşı karşıya getirilmesine değil, ortak çıkarlarının görünür hale getirilmesine ihtiyaç vardır. Bir işçinin doğduğu ülke, onun emeğinin değerini değiştirmez. Bir insanın sınırı geçmesi, onun insan haklarını ortadan kaldırmaz. Bir çocuğun ailesinin göçmen olması, onun eğitim hakkını azaltmaz. Ve sosyal devletin güçlü olması, onun kapılarının yalnızca belirli bir etnik grubun üyelerine açık olması anlamına gelmez. Tam tersine, güçlü sosyal devlet evrensel olduğu ölçüde sosyal devlettir.

Bugün Avrupa’nın ihtiyacı daha yüksek duvarlar değil, daha güçlü sosyal haklardır. Daha fazla polis değil, daha fazla sosyal konut. Daha fazla sınır dışı etme değil, daha güçlü kamu hizmetleri. Emekçileri birbirine düşüren kimlik siyaseti değil, toplumsal dayanışma. Ve nihayetinde “önce biz” diyen dar bir milliyetçilik değil, insan onurunu ve eşit yurttaşlığı savunan demokratik bir siyaset. Çünkü kapitalizm karşısında işçinin en büyük gücü pasaportu değil, örgütlü emeğidir. Ve Avrupa’nın geleceği, emekçilerin birbirine karşı değil, onları bölen eşitsizlik düzenine karşı birleşip birleşemeyeceğine bağlıdır.

Cemal Ozsaygi   9 Eylul 2026