Türkiye devleti ile Kürt hareketi arasında yeniden başlayan görüşmeler ve PKK lideri Öcalan’ın sunduğu “barış ve demokratik toplum” çağrısıyla bölge siyasetinde bambaşka bir dönemin kapısı aralandı ve Cumhuriyetin ikinci yüzyılında yeni bir dönemin kapısı aralanmış oldu.
Tekrardan başlayan bu görüşmeleri kimi kesimler demokratik bir yeniden kuruluşun imkânı oluşabilir mi diye sorgularken kimi kesimler ise Kürtler devletle uzlaşıyor mu endişesine kapıldı. Ancak meseleye yalnızca barış, uzlaşı ya da çatışmasızlık gibi sınırlı kavramlarla değil; sınıfsal, tarihsel ve devrimci bir derinlikle bakmak gerekmektedir. Çünkü bu tür süreçler, sadece Kürt halkının değil, Türkiye’deki tüm ezilenlerin kaderini doğrudan etkileyecektir.
Tarihsel olarak Türkiye devletiyle Kürtler arasında yürütülen tüm “barış süreçleri”, devletin ihtiyaçları ve konjonktürel sıkışmışlıkları doğrultusunda gündeme geldi. Bugün Türkiye’de yaşanan ekonomik kriz, bölgesel gelişmeler ve hükümete karşı büyüyen hoşnutsuzluklar, iktidarın yeni bir manevra arayışına girmesine yol açtı. Bu bağlamda PKK’nin silah bırakması devletin sisteme tam entegrasyon arzusunun bir parçasıdır.
Silahların susması, eğer halkların ortak mücadelesini yükseltecek bir stratejinin parçası olabilirse anlamlıdır. Ancak, kapitalist sistemle uzlaşma veya devletinin güdümünde muhalefet olma hedefiyle gerçekleşiyorsa, bu durum toplumsal kesimlerinin umutlarını kırma, kazanımlarını geriletme potansiyeli taşır.
Sosyalistlerin Görevi: Gerçek Barışı İnşa Etmek
Tüm endişe ve tereddütlere rağmen PKK’nin silahlarını susturduğu ve demokratik çözüme imkan taşıdığı bu aşamada sürecin evirileceği yönü halkların lehine çevirmek herkesin sorumluluğu. Sosyalistler ve devrimciler nasıl ki tarihleri boyunca birçok alanda cesurca mücadele edip direnişler gerçekleştirmişse bu yeni süreçte de barışı tesis etme konusunda cüretinden ödün vermemeli, ezilen halkların mücadelesine güç vererek gerçek bir halk barışını inşa etmeye çabalamalı.
Dolayısıyla sürecin uzaktan takipçisi olmamalı, sorumluluk alıp öznesi olmalı. Endişeler, eleştiriler ve itirazlar masada muhataplarına iletmeli, halkla paylaşılmalı. Öneri ve katkılar söylem düzeyinden pratiğe aktarılmalı.
Bir tarafta AKP-MHP-Devlet diğer tarafta Kürt Özgürlük Hareketiyle sınırlı bir sürecin başarıya ulaşma ihtimalinin olmadığı aşikâr. Elbette yüz yıllık devlet aklı bu topraklarda barış, demokrasi, eşitlik, adalet hasıl olsun, sömürü düzeni ortadan kalksın istemez. Bunlar Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş ilkelerine ters. Devletin en kirli yüzünü en iyi tanıyan Sosyalist Hareket ve Kürt hareketinin tarihi bu konuda deneyimlerle dolu. Bu sebeple sürecin gerçek anlamda bir barışa evirilebilmesi veya daha öncekiler gibi sonuçsuz kalmaması sadece savaşan tarafların değil, toplumsal dinamiklerin, halkların sürece etkin bir şekilde katılmasıyla mümkün olacaktır.
Barış, Mücadelemizin Bir Parçası
Sadece Kürtler değil Ermeniler, Rumlar, Araplar, yıllardır emeğinin karşılığını yoksulluk olarak alan işçiler, ayrımcılığa ve kültürel dışlanmaya maruz bırakılan Aleviler, hayatın her alanında erkek şiddetine maruz kalan kadınlar, yok sayılan LGBTİ+lar, geleceksizleştirilen gençler, köyleri ve ormanları talan edilen ekolojistler, yaşam alanları yok olan depremzedeler, özgür basın mensupları, insan hakları savunucuları, sivil toplum örgütleri ve sendikalar bu süreçte devleti yüz yıllık tarihi ile yüzleştirmek zorunda.
Öte yandan CHP ve tabanı, yani Cumhuriyetin kurucu unsurları sürece ikna edilmeli, halkın genelinde asgari toplumsal mutabakat oluşturup meşruiyet sağlanmalı. Nasıl ki Demirtaş, Yüksekdağ gibi tüm sosyalist, devrimci ve Kürt siyasi tutsaklara özgürlük talep ediliyorsa İmamoğlu ve tüm CHP’lilerin de tutsaklıklarının son bulması için verilen mücadeleden geri durulmamalı. Müzakerelerin sürüyor olması hem Batıda hem Kürdistan’da hukuki darbelerle ve siyasi baskılarla mücadelede ikircikliliğe neden olmamalı, AKP-MHP iktidarının faşist politikalarına karşı mücadelede vites düşürmemeli.
Gerçek barış, Kürt, Türk, Arap, Ermeni, Rum, Laz, Süryani ve diğer halkların, tüm toplumsal kesimlerin özgür ve eşit bir gelecek için omuz omuza vereceği devrimci mücadelenin sonucunda mümkündür. Bu nedenle silahların susması, tam anlamıyla barış ve demokrasiyi kazanma mücadelemizin başlangıcıdır.
Ali Cem Kalkandelen
21.08.2025
* Bu yazı SYKP İsviçre Bülteni YENİDEN’in Eylül 2025 sayısından alınmıştır.



