Her akşam, insanlar ellerinde pankartlarla, bayraklarla ve üzerinde protestonun kaçıncı günü olduğunu gösteren yeni bir afişle İskender Bey Meydanında toplanıyor. Sonra hep birlikte başbakanlık binasına doğru yürüyorlar. Kürsü kuruluyor, mikrofon elden ele dolaşıyor, sloganlar yükseliyor. Peki ya sonrası?
Bu görüntünün kendisi bile Arnavutluk açısından başlı başına politik bir olay.
Çünkü mesele yalnızca Edi Rama hükümetine karşı bir protesto değildir. Daha derinde, yurttaşın siyasetten dışlandığı, kamusal kararların kapalı kapılar ardında alındığı ve ülkenin geleceğinin giderek daha fazla sermaye, turizm ve siyasal iktidar arasındaki ilişkiler tarafından belirlendiği bir düzene karşı bir itiraz var.
Hikâye Tiran’ın merkezinde değil, Vlorë yakınlarındaki Zvërnec’te başladı.
Doğal güzelliğini büyük ölçüde korumuş bir kıyı alanında, özel bir şirketin devasa turizm projesine yol açmak için kumulların tahrip edilmesi ve halka açık alanın tel örgülerle çevrilmesi, başlangıçta çevre mücadelesi gibi görünen bir tepkiyi büyüttü.
Ardından barışçıl bir protestocunun özel güvenlik görevlileri tarafından darp edilerek sürüklenmesi, biriken öfkenin fitilini ateşledi.
Burada önemli olan şudur: Bir toplumun siyasal öfkesi çoğu zaman büyük ideolojik bildirilerden değil, insanların gündelik hayatlarında karşılaştıkları küçük görünen adaletsizliklerden doğar.
Bir plaja girememek.
Kamu arazisinin özel çıkarlara tahsis edildiğini görmek.
Doğanın bir yatırım projesinin önünde engel olarak görülmesine tanık olmak.
İş bulmak için ülkeyi terk eden gençleri görmek.
Ve bütün bunların karşısında, devletin yurttaşına hesap vermek yerine kendisini savunmaya devam ettiğini görmek.
Zvërnec’te başlayan öfkenin Tiran meydanlarına taşınmasının nedeni tam olarak budur.
Mesele artık yalnızca bir turizm projesi değildir.
Arnavutluk’un son yıllardaki ekonomik hikâyesinin merkezinde turizm var.
İktidar bunu ekonomik büyüme, modernleşme ve Avrupa’ya yaklaşma hikâyesi olarak sunuyor. Ancak burada sorulması gereken basit bir soru var:
Bir ülkenin kıyıları hızla lüks turizm bölgelerine dönüşürken, yerel halkın kamusal alanlara erişimi daralıyorsa; konut fiyatları yükseliyor, gençler ülkeyi terk ediyor ve doğal alanlar yatırım nesnesine dönüşüyorsa, yalnızca turist sayısındaki artışa bakarak buna toplumsal ilerleme demek mümkün müdür?
Ekonomik büyüme ile toplumsal refah aynı şey değildir.
Bir ülkede havaalanları, oteller ve restoranlar çoğalabilir. Şehirlerin silueti değişebilir. Fakat bütün bunlar, yurttaşın kendi ülkesinde daha fazla söz sahibi olduğu anlamına gelmez.
Tam tersine, ekonomik gelişme kamu yararından koparıldığında yeni bir eşitsizlik biçimi yaratabilir: Kamuya ait olanın özel çıkarlar lehine yeniden dağıtılması.
Flamingoların sembol haline gelmesi bu nedenle tesadüf değildir.
Çünkü flamingo burada yalnızca korunması gereken bir kuşu temsil etmiyor. Kamusal olanın, doğal olanın ve henüz tamamen metalaştırılmamış olanın sembolüne dönüşüyor.
Korkunun kırılması
Bu protestoların en önemli sonucu belki de henüz herhangi bir yasa değişikliği değildir.
Asıl sonuç, insanların yeniden sokağa çıkabilmiş olmasıdır.
Burada eleştirilmesi gereken yalnızca Rama’nın kendisi değildir.
Daha geniş bir sistem söz konusudur.
Otuz beş yıllık siyasal düzen boyunca yurttaşın seçenekleri çoğu zaman iki büyük parti ve onların liderleri arasındaki rekabete sıkıştırıldı. Oysa toplumun gerçek meseleleri bu ikiliğin çok ötesindeydi.
Göç.
İşsizlik.
Barınma.
Çevre.
Kamu mülkiyeti.
Yolsuzluk.
Siyasal temsil.
Bu sorunların hiçbirinin çözümü yalnızca iktidar değişikliğinden geçmiyor.
Asıl soru veya sorun şudur: Devlet kimin için yönetecek?
Yurttaşın siyasete geri dönüşü
Protestonun belki de en değerli tarafı, siyasi partilerin toplum üzerindeki tekelini kırmasıdır.
Yurttaş yeniden bir siyasi aktör haline gelmiştir.
Bu küçümsenecek bir şey değildir.
Demokrasi yalnızca dört yılda bir sandığa gidip bir partiye oy vermekten ibaret değildir. Demokrasi, yurttaşın kamusal kararları etkileyebilme kapasitesidir.
Bir doğal alanın geleceği belirlenirken söz söyleyebilmek.
Bir kentsel dönüşüm projesine itiraz edebilmek.
Kamu arazisinin nasıl kullanılacağını sorgulayabilmek.
Devlet kurumlarından hesap sorabilmek.
Ve gerektiğinde iktidara açıkça “Hayır” diyebilmek.
Tam da burada hareketin en zor sınavı başlıyor.
Meydanda kalmak elbette önemli bir başarıdır. Fakat bir protestonun uzun sürmesi, onun otomatik olarak siyasi değişime dönüşeceği anlamına gelmez.
Sokak öfkesi ile siyasal program arasında büyük bir mesafe vardır.
Bir hükümete “istifa et” demek kolaydır.
Peki ertesi gün ne olacak?
Kamu kaynakları nasıl yönetilecek?
Turizm yatırımları hangi kurallara tabi olacak?
Doğal alanlar nasıl korunacak?
Kamu mülkiyeti nasıl güvence altına alınacak?
Gençlerin ülkede kalmasını sağlayacak ekonomik model ne olacak?
Konut hakkı nasıl korunacak?
Seçim sistemi nasıl değiştirilecek?
Devlet kurumlarının siyasi iktidardan bağımsızlığı nasıl sağlanacak?
Ve belki de en önemlisi: yerine gelecek olanın aynı sistemi yeniden üretmesi nasıl engellenecek?
İşte protestonun hareket olup olmayacağını belirleyecek sorular bunlar.
Çünkü protesto geçmişte yaşananlara karşı bir tepkidir.
Hareket ise geleceğin nasıl olması gerektiğine dair bir iddiadır.
Arnavutluk’un ihtiyacı yalnızca bir liderin değiştirilmesi değildir.
Edi Rama gider, başka biri gelir ve aynı ekonomik ayrıcalıklar, aynı kamu-özel çıkar ağları devam ederse ne değişmiş olur?
Hiçbir şey.
Bu nedenle flamingoların temsil ettiği siyasal itirazı kişisel bir Rama karşıtlığına indirgemek, bu hareketin asıl potansiyelini küçültmek olur.
Mesele Rama’nın kişiliğinden daha büyüktür.
Mesele, devletin piyasa karşısındaki konumudur.
Mesele, kamusal alanın sermayeye karşı korunmasıdır.
Mesele, doğanın yalnızca yatırım yapılabilir bir arazi olarak görülmemesidir.
Mesele, gençlerin ülkeyi terk etmek zorunda kalmadığı bir ekonomik düzen kurabilmektir.
Mesele, siyasetin yurttaşın katılımına yeniden açılmasıdır.
Ve bütün bunların üzerinde, devletin yurttaşa değil, yurttaşın devlete hükmettiği demokratik bir düzen fikri vardır.
Yüzüncü günün sorusu
Tiran’ın bulvarlarında yüz gündür aynı soru dolaşıyor:
Bu bir protesto mu, yoksa bir hareketin başlangıcı mı?
Cevabı henüz bilmiyoruz.
Ama bildiğimiz bir şey var.
İnsanlar korkuyu kırmaya başladığında, siyaset değişir.
Bir toplum kendisine ait olan kamusal alanın, doğanın ve geleceğin başkaları tarafından pazarlanmasına itiraz etmeye başladığında, siyasal dengeler değişmeye başlar.
Flamingonun sembol olması da bu yüzden anlamlıdır.
Çünkü flamingo yalnızca doğanın değil, kamusal olanın savunulmasının sembolüne dönüşmüştür.
Şimdi asıl mesele, bu sembolün bir sonraki seçim kampanyasının logosuna dönüşmesini engellemektir.
Çünkü Arnavutluk’un ihtiyacı yeni bir siyasi marka değil.
İhtiyacı olan şey, halkın yeniden siyasetin öznesi olduğu bir düzen.



