Avrupa göçmen sorununu çözmüyor, dışarıya itiyor
Avrupa’nın yeni göç politikası artık daha açık konuşuluyor:
İstemediğin insanı sınırın içinde tutma, sınırın dışına gönder.
Kopenhag’da beş Avrupa ülkesi bir araya geldi.
Danimarka, Almanya, Avusturya, Hollanda ve Yunanistan…
Masadaki konu basit gibi görünüyordu:
Geri dönüş merkezleri.
Ama meselenin adı ne kadar bürokratik olursa olsun, altında çok daha sert bir gerçek yatıyor.
Avrupa, yıllardır çözemediği göç ve iltica sorununu artık kendi sınırlarının dışına taşımaya hazırlanıyor.
Ve bunun adına da “çözüm” diyor.
Formül aslında oldukça basit
Avrupa’ya geldin.
İltica başvurusunda bulundun.
Başvurun reddedildi.
Fakat seni kendi ülkene göndermek çeşitli nedenlerle mümkün olmadı.
O zaman?
Avrupa’da kalmayacaksın.
AB dışında kurulacak bir “geri dönüş merkezine” gönderileceksin.
Ne kadar süre?
Hangi hukuki statüyle?
Hangi koşullarda?
Hangi ülkeye?
İşte bu soruların önemli bölümü hâlâ cevap bekliyor.
Fakat siyasi mesaj artık son derece net:
Avrupa, reddettiği göçmeni kendi topraklarında tutmak istemiyor.
Peki bu gerçekten çözüm mü?
Benim asıl sorum burada başlıyor.
Avrupa gerçekten göç sorununu mu çözüyor?
Yoksa sadece göçmenleri kendi gözünün önünden mi uzaklaştırıyor?
Çünkü insanları Afrika’da, Orta Doğu’da veya başka bir coğrafyada kurulacak merkezlere göndermek, göçün nedenlerini ortadan kaldırmıyor.
Savaş devam ediyorsa savaş devam ediyor.
Yoksulluk devam ediyorsa yoksulluk devam ediyor.
Siyasi baskı devam ediyorsa baskı devam ediyor.
İnsan kaçakçılığı devam ediyorsa kaçakçılık devam ediyor.
Avrupa’nın yaptığı şey, bütün bunları çözmek yerine sonuçla daha sert biçimde mücadele etmeye hazırlanmak.
Bu elbette Avrupa devletlerinin egemenlik hakkı ve sınırlarını kontrol etme isteği açısından anlaşılabilir.
Ama insani ve hukuki boyutu görmezden gelindiğinde mesele çok daha tehlikeli bir yere gidiyor.
“Avrupa dışında” demek sorumluluk dışında demek değildir
İşte en kritik nokta bu.
Bir insanı Avrupa dışındaki bir merkeze gönderdiğinizde, o insanın hakları da Avrupa sınırlarında mı kalıyor?
Hayır.
İnsan hakları sınır kapısında bırakılan bir valiz değildir.
Bu nedenle Avrupa Konseyi’nin insan hakları makamları şimdiden uyarıyor.
Bağımsız denetim olacak mı?
Yargıya erişim sağlanacak mı?
Avukatlara ulaşılabilecek mi?
Kötü muamele iddiaları nasıl soruşturulacak?
Merkezlerde tutulacak kişilerin hakları kim tarafından korunacak?
Bunlar ayrıntı değil.
Meselenin ta kendisi.
Avrupa’nın siyasi hesabı
Bir de işin sandık tarafı var.
Avrupa siyasetinde göç meselesinin seçmen üzerindeki ağırlığı her geçen yıl artıyor.
Merkez ve sağ partiler göç konusunda daha sert politikalar geliştirirken, aşırı sağ partiler de hükümetlere sürekli olarak daha ileri adımlar atmaları için baskı yapıyor.
Sonuç?
Siyasetçi artık yalnızca “mülteciye nasıl yardım ederiz?” sorusunu cevaplamıyor.
Seçmen ona şunu soruyor:
“Kaç kişiyi geri gönderdiniz?”
İşte Avrupa’nın göç politikasındaki dönüşümün arkasındaki siyasi gerçeklerden biri bu.
Kopenhag’daki toplantı bu nedenle sadece bir bakanlar toplantısı değildir.
Seçmene verilmiş siyasi bir mesajdır.
Ve Avrupa’nın hesabı Türkiye’yi de ilgilendiriyor
Burada Türkiye açısından da dikkat çekici bir tablo var.
Türkiye yıllardır milyonlarca göçmen ve mülteciyle ilgili ekonomik, sosyal ve siyasi yük taşıyor.
Avrupa ise göçü kendi sınırlarında kontrol etmek için Türkiye ile çeşitli dönemlerde anlaşmalar yaptı.
Şimdi ise yeni bir aşamaya geçiliyor:
Göç yönetimini Avrupa sınırlarının daha da dışına taşıma aşaması.
Bu gelişme Türkiye açısından iki yönlü okunmalı.
Bir taraftan Avrupa’nın düzensiz göçü azaltma çabası Türkiye’nin üzerindeki baskıyı azaltabilir.
Ama diğer taraftan Avrupa’nın üçüncü ülkeleri göç yönetiminin parçası haline getirme politikası, Türkiye’ye yönelik yeni taleplerin de kapısını açabilir.
Yani Avrupa’nın yeni göç stratejisini Ankara’nın çok yakından takip etmesi gerekiyor.
Çünkü mesele sadece Avrupa’nın meselesi değil.
Göç yollarının üzerinde bulunan her ülkenin meselesi.
Kopenhag’ın en tehlikeli ihtimali
Asıl tehlike ise şu:
Bugün “geri dönüş merkezi” denilen uygulama yarın Avrupa’nın göç politikasının standart mekanizmasına dönüşebilir.
Bugün beş ülke.
Yarın daha fazlası.
Sonra AB’nin ortak politikası.
Ve bir süre sonra Avrupa’nın iltica sistemi şu mantığa dönüşebilir:
“Avrupa’ya başvurabilirsin ama başvurunun sonucunu Avrupa’da beklemeyebilirsin.”
İşte bu, Avrupa’nın geleneksel iltica anlayışında çok büyük bir değişim olur.
Ve Avrupa bu değişimi yaparken bir şeyi kanıtlamak zorunda:
İnsan haklarını sınırlarının dışında da savunabildiğini.
Aksi halde “hukuka uygun geri dönüş” ile “insanı Avrupa’dan uzaklaştırmak” arasındaki çizgi giderek silinir.
Fakat Avrupa’nın da gerçek bir sorunu var
Burada Avrupa’yı eleştirirken başka bir gerçeği de görmezden gelmemek gerekir.
Bir ülkenin iltica sisteminin, reddettiği başvuruları fiilen uygulayamaması sürdürülebilir değildir.
Bir devlet “hayır” diyorsa, bu kararın hukuki olarak uygulanabilir olması gerekir.
Aksi halde iltica sistemi kamuoyu nezdinde güvenilirliğini kaybeder.
İşte Avrupa’nın bugün çözmeye çalıştığı gerçek sorun bu.
Dolayısıyla tartışma sadece “Avrupa göçmenleri istemiyor” cümlesine indirgenemez.
Devletlerin sınırlarını kontrol etme hakkı vardır.
Ama aynı zamanda sığınma hakkı ve insan hakları da vardır.
Mesele, bu iki ilkeyi aynı anda koruyabilmektir.
Kopenhag’da karar değil, bir yön belirlendi
Bütün bunlar nedeniyle Kopenhag toplantısını bir “nihai anlaşma” gibi görmek doğru olmaz.
Henüz hangi ülkede merkez kurulacağı kesinleşmiş değil.
Hangi hukuki mekanizmanın kullanılacağı bütün ayrıntılarıyla ortaya çıkmış değil.
Uygulamanın maliyeti belli değil.
Ve en önemlisi, bu sistemin gerçekten işe yarayıp yaramayacağı bilinmiyor.
Fakat yön belli.
Avrupa göç konusunda daha sert bir döneme giriyor.
Danimarka bu politikanın öncülerinden biri.
Almanya, Avusturya, Hollanda ve Yunanistan da bu arayışın içinde.
Şimdi sırada Avrupa dışındaki ortak ülkeleri ikna etmek var.
Son söz: Avrupa sınırlarını genişletmiyor, sınırın dışına yeni duvarlar örüyor
Kopenhag’daki gelişmenin bence en çarpıcı tarafı burada.
Avrupa’nın sınırları artık sadece dikenli tellerden, sınır polislerinden ve kameralarından oluşmuyor.
Yeni sınır anlayışı, Avrupa’nın çok daha uzağına taşınmaya hazırlanıyor.
Avrupa’ya girmeden önce durdurmak…
Girdikten sonra geri göndermek…
Geri gönderemiyorsan Avrupa dışında tutmak…
Bu zincirin son halkası “geri dönüş merkezleri” olabilir.
Avrupa bunu güvenlik ve göç kontrolü açısından savunabilir.
Fakat tarih bize şunu öğretiyor:
Bir sorunu sınırın dışına taşımak, o sorunu ortadan kaldırmaz.
Kopenhag’da beş ülke bir masa etrafında oturdu.
Şimdi dünyanın geri kalanı, özellikle de Avrupa’nın göç yolları üzerinde bulunan ülkeler, bu masada alınan kararların sonuçlarını bekliyor.
Çünkü Avrupa’nın göç politikası değişirken, göçün kendisi ortadan kalkmıyor.
Sadece Avrupa’nın ona bakış biçimi değişiyor.
Ve belki de asıl soru şu:
Avrupa göçü yönetmeyi mi öğreniyor, yoksa sadece göçmeni Avrupa’dan daha uzağa göndermeyi mi?
Cemal Özsaygı
5 Eylül 2026
Kopenhag



