“Her uçak havalandığında birbirimize bakıyoruz. Kimse konuşmuyor. Sonra birimiz ağlamaya başlıyor. Bazen hepimiz aynı anda ağlıyoruz.”
Bu sözler, İsviçre’nin Zürih kentindeki ZAA Geri Gönderme Merkezi’nde tutulan Gamze Yılmaz’ın Aarau Göçmen Kadın Dayanışması’na (Aarau Migrantinnen-Solidarität / MISO) gönderdiği mektuptan. “Her Uçak Sesiyle Biraz Daha Çöküyoruz” başlıklı mektup, geri gönderme merkezlerinde sınır dışı edilmeyi bekleyen kadınların yaşadığı görünmeyen insani krizi tüm çıplaklığıyla ortaya koyuyor.
“Burada zaman geçmiyor, sadece korku büyüyor”
Gamze Yılmaz, 23 Haziran’dan bu yana ZAA Geri Gönderme Merkezi’nde tutulduğunu anlatıyor.
Aynı merkezde Mardinli 53 yaşındaki Gülden Öztürk ile üç aylık hamile Etiyopyalı Yordanos Yared Tedla da bulunuyor. Üç kadın farklı ülkelerden geliyor; ancak aynı kaderi paylaşıyor: Belirsizlik, kapalı kapılar ve her an zorla sınır dışı edilme korkusu.
Mektubunda geri gönderme merkezini şu sözlerle tarif ediyor:
“Dışarıdan bakanlar burayı sadece kapıları kilitli bir bina olarak görebilir. Ama içeride yaşananları kelimelerle anlatmak çok zor. Burada zaman geçmiyor; sadece korku büyüyor.”

Her uçak sesi yeni bir travma
Merkezin Zürih Havalimanı’nın hemen yanında bulunması, içeride tutulanlar için psikolojik baskıyı her an yeniden üretiyor.
Dışarıdakiler için sıradan olan her kalkış, içerideki kadınlar için “Bugün sıra bana mı geldi?” sorusuna dönüşüyor.
Gamze Yılmaz bunu şöyle anlatıyor:
“Her uçak sesi korku demek. Her uçak havalandığında birbirimize bakıyoruz. Kimse konuşmuyor. Sonra birimiz ağlamaya başlıyor. Bazen hepimiz aynı anda ağlıyoruz.”
Kadınların geceleri uyuyamadıkları, en küçük sese irkildikleri, sürekli kaygı yaşadıkları ve giderek hem ruhsal hem fiziksel olarak çöktükleri mektupta ayrıntılarıyla anlatılıyor. Özellikle üç aylık hamile Yordanos’un yaşadığı ağır stres, diğer kadınlar için de ayrı bir kaygı kaynağı olmuş durumda.
“Biz suçlu değiliz”
Gamze Yılmaz, mektubunda en çok altını çizdiği noktanın bu olduğunu söylüyor.
Haklarında herhangi bir ceza kararı bulunmuyor.
Herhangi bir suçtan hüküm giymiş değiller.
Ancak özgürlüklerinden mahrum bırakılmış durumdalar.
“Biz suçlu değiliz. Hakkımızda verilmiş bir ceza yok. Buna rağmen özgürlüğümüz elimizden alınmış durumda. Sanki görünmez bir ceza çekiyoruz.”
Mektubun sonunda ise kamuoyuna şu çağrıyı yapıyor:
“Bizi sadece dosya numaralarından ya da sınır dışı edilmeyi bekleyen insanlar olarak görmeyin. Biz insanız. Bizim de hayallerimiz, korkularımız, ailelerimiz ve yaşama hakkımız var.”
Bir kadın sığınmacının hikâyesi
Gamze Yılmaz’ın yaşadıkları geri gönderme merkezinde başlamadı.
Destekçileri tarafından paylaşılan bilgilere göre Yılmaz, Mardin’de yaşarken Alevi Kürt bir erkekle evlenmek istemesi nedeniyle ailesinin ağır baskısına, fiziksel şiddetine ve ölüm tehditlerine maruz kaldı.
Çift, farklı şehirlere taşınarak yaşam kurmaya çalıştı.
Ancak saldırılar devam etti.
Suç duyurularının sonuç vermemesi üzerine Türkiye’yi terk ederek İsviçre’ye sığındılar.
İsviçre’deki iltica başvurularının reddedilmesinin ardından Almanya’ya geçerek yeniden koruma talebinde bulunan Gamze Yılmaz, Dublin prosedürü kapsamında tekrar İsviçre’ye gönderildi.
Bugün ise Zürih’teki geri gönderme merkezinde tutuluyor.
Tecrit, çıplak arama ve sağlık hakkı iddiaları
Gamze Yılmaz’ın destekçileri, geri gönderme merkezindeki uygulamaların insan onuruyla bağdaşmadığını savunuyor.
Paylaşılan bilgilere göre Yılmaz;
- ağır tecrit koşullarında tutuluyor,
- defalarca çıplak aramaya maruz bırakıldı,
- gluten ve laktoz alerjisine rağmen uygun beslenemiyor,
- kendi parasıyla satın almak istemesine rağmen içme suyuna erişimde sorun yaşıyor.
Destekçileri, bu koşulların psikolojik çöküşü derinleştirdiğini belirtiyor.
Bir mektubun anlattığı daha büyük tablo
Gamze Yılmaz’ın mektubu yalnızca üç kadının hikâyesi değil.

Mektup, Avrupa’nın giderek sertleşen iltica politikalarının geri gönderme merkezlerinde yarattığı psikolojik ve insani sonuçlara da dikkat çekiyor.
Aylarca hatta kimi zaman yıllarca süren belirsizlik içinde tutulan insanlar, herhangi bir ceza hükmü olmamasına rağmen özgürlüklerinden mahrum bırakılıyor; sınır dışı edilme korkusu ise her gün yeniden üretiliyor.
Kadın örgütleri ve insan hakları savunucuları, özellikle yaşam hakkı riski bulunan sığınmacılar açısından bu uygulamaların uluslararası insan hakları standartları ve geri göndermeme (non-refoulement) ilkesi çerçevesinde yeniden değerlendirilmesi gerektiğini savunuyor.
Gamze Yılmaz dosyası
Gamze Yılmaz’ın destekçileri, Türkiye’ye gönderilmesi halinde ciddi yaşam tehlikesiyle karşı karşıya kalacağını belirtiyor.
Dosyada, ailesinden kaynaklanan ölüm tehditlerinin sürdüğü, Türkiye’de kadınlara yönelik şiddetin etkili biçimde önlenemediği ve daha önce benzer koşullarda sınır dışı edilen bir kadının “namus cinayeti” sonucu yaşamını yitirdiği iddialarına da yer veriliyor. Ayrıca Gamze Yılmaz’ın hukuki sürecini sürdürebilmesi için avukata vekâlet verebilmesinin dahi ancak kamuoyu baskısıyla mümkün olabildiği ifade ediliyor.
Gamze Yılmaz’ın mektubu, bir geri gönderme merkezinin duvarları arasından yükselen kişisel bir tanıklık olmanın ötesinde, Avrupa’nın iltica politikalarının insan hayatı üzerindeki sonuçlarına ilişkin vicdani bir çağrı niteliği taşıyor.



