İsviçre’de 14 Haziran’da yapılan halk oylamasında, aşırı sağcı İsviçre Halk Partisi’nin (SVP) “10 Milyonluk İsviçre’ye Hayır” girişimi yüzde 54,8 oyla reddedildi. Oylama sonrasında birçok siyasi çevre, sendika ve demokratik kurum sonucu haklı olarak memnuniyetle karşıladı. Gerçekten de sığınma hakkını, aile birleşimini ve serbest dolaşımı hedef alan bir girişimin kabul edilmemiş olması önemlidir. Ancak tabloya yalnızca bardağın dolu tarafından bakmak yeterli değildir.
Çünkü aynı oylamada seçmenlerin yüzde 45,2’si bu girişime destek verdi. Başka bir ifadeyle, İsviçre’de sandığa giden her iki kişiden neredeyse biri göçmenleri ülkenin temel sorunlarının kaynağı olarak gösteren bir politikaya “evet” dedi. Bu gerçek, kutlamalardan çok daha fazla dikkat edilmesi gereken bir siyasal eğilime işaret ediyor.
Bu oran, günlük yaşamın içinde karşılaştığımız insanların önemli bir bölümünün göçmen karşıtı söylemlerden etkilendiğini gösteriyor. Markette yan yana alışveriş yaptığımız, işyerinde birlikte çalıştığımız, okulda aynı sıraları paylaştığımız ya da komşumuz olan insanların neredeyse yarısı, göçü sınırlandırmayı ve göçmenlerin haklarını kısıtlamayı amaçlayan bir projeye destek vermiş durumda.
Bu nedenle 14 Haziran sonucu yalnızca bir yenilgi yaşayan SVP’nin hikâyesi değildir. Aynı zamanda İsviçre toplumunda kök salmaya devam eden göçmen karşıtlığının da göstergesidir.
Altmış yıllık tartışma bitmedi
İsviçre’de göçmen karşıtlığı yeni bir olgu değil. Son altmış yılda göç ve yabancılar konusunda yaklaşık yirmi halk oylaması yapıldı. 1968’deki ilk “yabancıların aşırı artışını durdurma” girişiminden başlayarak, göçmenleri sınırlandırmayı hedefleyen sayısız referandum sandığa taşındı.
Bu oylamaların önemli bir bölümü reddedildi. Ancak dikkat çekici olan nokta, göçmen karşıtı söylemlerin sürekli yeniden üretilmesi ve belirli dönemlerde çoğunluk desteğine ulaşabilmesidir.

1970’te James Schwarzenbach’ın yabancı nüfusu yüzde 10 ile sınırlamayı amaçlayan girişimi yüzde 46 destek aldı. 1984’teki “vatanın satılmasına karşı” girişiminde evet oranı yüzde 49’a kadar yükseldi.
2000’li yıllarla birlikte tablo daha da dikkat çekici hale geldi. 2009’da minare yasağı yüzde 57,5 oyla kabul edildi. 2010’da “suçlu yabancıların sınır dışı edilmesi” girişimi yüzde 52 destek aldı. 2014’te “kitlesel göçe karşı” girişim yüzde 50,3 ile kabul edildi. 2021’de Müslüman kadınları hedef alan yüz örtme yasağı yüzde 51 oyla geçti.
Bu kronoloji, İsviçre’de göçmen karşıtı ve kültürel dışlayıcılığa dayanan sağ popülist siyasetin belirli dönemlerde çoğunluk yaratabildiğini ortaya koyuyor.2026’daki son oylamada girişim reddedilmiş olsa da yüzde 45,2’lik destek oranı bu siyasal damarın canlılığını koruduğunu gösteriyor. Dolayısıyla ortada gerileyen değil, farklı biçimler altında kendisini yeniden üreten bir eğilim bulunuyor.
İsviçre Avrupa’dan ayrı değil
Bu gelişmeyi yalnızca İsviçre’ye özgü bir durum olarak değerlendirmek de yanıltıcı olur.
Son yıllarda Avrupa’nın birçok ülkesinde aşırı sağ partiler güç kazandı. Almanya’da AfD, Fransa’da Marine Le Pen’in temsil ettiği aşırı sağ blok, İtalya’da Giorgia Meloni hükümeti, Hollanda ve Avusturya’daki sağ popülist hareketler göçmen karşıtlığını siyasal merkezlerden biri haline getirdi.
Ekonomik krizler, konut sorunu, hayat pahalılığı, kamu hizmetlerindeki yetersizlikler ve güvenlik tartışmaları giderek daha fazla biçimde göçmenlere fatura ediliyor. Sermayenin yarattığı sorunlar görünmez kılınırken, göçmenler kolay hedef haline getiriliyor.
İsviçre’de SVP’nin yıllardır sürdürdüğü siyaset de tam olarak bu mantık üzerine kurulu. Konut krizi varsa suçlu göçmenlerdir. Trafik yoğunluğu varsa suçlu göçmenlerdir. Kamu hizmetleri yetersizse yine suçlu göçmenlerdir.
Oysa sorunların kaynağı göçmenler değil; kârı önceleyen ekonomik politikalar, kamusal yatırımların yetersizliği ve sosyal devlet mekanizmalarının aşındırılmasıdır.
Göçmen emeği olmadan İsviçre ekonomisi düşünülemez
Göçmen karşıtı söylemlerin en büyük çelişkisi burada ortaya çıkıyor.
İsviçre ekonomisi onlarca yıldır göçmen emeğine dayanıyor. Hastanelerde çalışan sağlık emekçilerinin önemli bir bölümü göçmen kökenli. İnşaatlarda, lojistik sektöründe, gastronomide, temizlik hizmetlerinde, bakım sektöründe ve sanayide yüz binlerce göçmen işçi çalışıyor.
İsviçre’nin refahının oluşmasında İtalyan, İspanyol, Portekizli, Türkiyeli, Kürt, Asuri/Süryani/Keldani, Sırp, Alban, Makedon, Suriyeli, Afgan ve daha birçok halktan gelen emekçilerin büyük payı bulunuyor.
Bugün nüfusun yaklaşık üçte birinin yabancı pasaport taşıdığı bir ülkede, göçmen emeğini dışlayarak ekonominin işlemesi mümkün değildir. Buna rağmen göçmenler sürekli olarak ekonomik ve toplumsal sorunların sorumlusu gibi gösterilmektedir.
Bu durum yalnızca göçmenlere yönelik bir haksızlık değil, aynı zamanda işçi sınıfının bölünmesine yönelik bilinçli bir siyasal tercihtir.
Tehlike büyüyor
14 Haziran oylaması SVP açısından bir yenilgi olabilir. Ancak yüzde 45,2’lik destek oranı hafife alınabilecek bir veri değildir.

İsviçre’de aşırı sağın ve göçmen karşıtlığının toplumsal etkisi sürmektedir. Avrupa genelindeki gelişmeler de bu eğilimin geçici olmadığını göstermektedir.
Bu nedenle demokratik, sosyalist, sendikal ve ilerici güçlerin önündeki görev yalnızca seçim dönemlerinde aşırı sağa karşı kampanya yürütmek değildir. Asıl görev, göçmen işçiler ile yerli işçi sınıfı arasında ortak mücadele zeminlerini güçlendirmektir.
Çünkü hayat pahalılığının, düşük ücretlerin, konut krizinin ve sosyal hak kayıplarının sorumlusu göçmenler değil; emek pahasına büyüyen eşitsizliklerdir.
İsviçre’de son oylama bardağın dolu tarafında bir rahatlama yaratmış olabilir. Ancak bardağın boş tarafına bakıldığında görünen gerçek daha farklıdır: Göçmen düşmanlığı ortadan kalkmıyor, yeniden ve yeniden üretiliyor.
Bu nedenle tehlike geçmiş değil. Tam tersine, büyümeye devam ediyor. Buna karşı en güçlü yanıt ise göçmenlerin, yerli işçilerin ve tüm demokratik güçlerin ortak mücadelesini büyütmekten geçiyor.
Tuncay Yılmaz
15.06.2026, Bern



