(Kapitalizm ve Patriyarka)
Epstein dosyası, tek bir erkeğin “olağanüstü” suçlarının hikâyesi değil, patriyarka, kapitalizm ve devlet aygıtının iç içe geçerek kadınların ve çocukların bedenleri üzerindeki tahakkümü nasıl kurduğunu, bu suçları nasıl görünmez kıldığını ve failleri onlarca yıl boyunca nasıl sistematik biçimde koruduğunu gösteren tarihsel bir kayıttır. Milyonlarca sayfalık belgeye, tanıklığa ve ifşaya rağmen adaletin işletilmemesi bir tesadüf değil; cezasızlığın bilinçli olarak üretildiği ve gücün kendisini yeniden örgütlediği yapısal bir düzendir.
Eski dönemlerde kölelik vardı; insanlar doğrudan bedenleri, emekleri ve yaşamları üzerinden sahipleniliyor, sömürülüyor ve toplumsal olarak meşrulaştırılıyordu. Kadınlar, çocuklar ve yoksullar bu düzenin en görünür hedefleriydi. Bugün “kölelik” kelimesi kullanılmıyor ama aynı tahakküm, farklı araçlarla ve daha görünmez biçimlerde sürüyor: Yoksulluk, eğitim ve iş fırsatlarının eşitsiz dağılımı, insanların hayatta kalmak için sisteme mecbur bırakılması… Zenginler hâlâ bu sistemden ayrıcalık ve güç elde ediyor, ayrıcalıklarını koruyor. Kapitalizm ve patriyarka, birbirine içkin bir düzen olarak güç ve tahakküm ilişkilerini sürdürmeye devam ediyor.
Yıllardır, dönem dönem Epstein dosyası yeniden ortaya çıkıyor. Bir belge sızıyor, bir tanıklık konuşuluyor, bir isim daha ekleniyor. Sonra sessizlik. Dosya kapanmıyor ama gerçek anlamda gündeme de girmiyor. Ve bu insanların çoğu tanınmış erkekler; dünya çapında güç ve etki sahibi olanlar. Bu dosya, tek bir adamın “olağanüstü” suçlarının hikâyesi değil. Kadınların ve çocukların bedenleri üzerinde kurulan tahakkümün nasıl işlediğini, nasıl korunduğunu ve nasıl cezasız bırakıldığını gösteren bir sistem kaydı.
Cinsel şiddet, taciz, alıkoyma ve istismar… Bunlar sadece bireysel suçlar değil; toplumsal ve kurumsal yapının sürdürülebilirliği ile mümkün kılınan süreçlerdir. Epstein’i “uç örnek”, “pedofil” ya da “sapkın” olarak tanımlamak doğru olduğu kadar eksiktir. Bu yaklaşım suçu tek bir kişiye yükler, onu mümkün kılan sistemi görünmez kılar. Oysa bu sistem; patriyarka, kapitalizm ve devlet aygıtının birlikte ürettiği güç ilişkileri çerçevesinde çalışır. Kadınların, çocukların ve savunmasız bedenlerin sömürülmesi bir istisna değil; kurumsallaşmış ve sürekli üretilen bir olgudur.
Dosyada milyonlarca sayfalık belge, tanıklık ve kayıt olmasına rağmen suçların onlarca yıl boyunca sürmesi tesadüf değildir. İlk şikâyetlerin ciddiye alınmaması, soruşturmaların ertelenmesi, davaların hafif cezalarla kapatılması, delillerin karartılması… Bunlar, cezasızlığın bilinçli olarak üretildiğini gösterir. Üstelik bu suçlar hâlâ işlemeye devam ediyor; çünkü tahakküm ve güç ilişkileri korunuyor ve görünmez kılınıyor.
Kadınlar öldürüldüğünde “iyi hâl”, “tahrik” gibi gerekçelerle failler aklanıyor. Çocuk istismarında “bir kereden bir şey olmaz”, “rıza vardı”, “karşı koymadı” gibi söylemler devreye giriyor. Epstein dosyasında da benzer bir mekanizma işliyor; yalnızca kelimeler değişiyor: “pedofil”, “sapkın”, “uç örnek”… Bu etiketler gerçeğin yalnızca küçük bir parçasını gösteriyor, sistemi aklıyor ve tahakkümü görünmez kılıyor.
Bu bir tarihsel sürekliliktir. Kadınlar, çocuklar ve diğer ötekileştirilmiş gruplar, toplumsal olarak inşa edilmiş konumları nedeniyle tahakküm altında yaşıyor. Bedenler üzerinde güç ve kontrol kurulduğunda, bu bedenlere yönelen şiddet ve sömürü toplumsal olarak meşrulaştırılır, normalleştirilir ve cezasız bırakılır. Bugün yaşananlar, yüzyıllardır süregelen bu yapının güncel bir devamıdır.
Tahakküm yalnızca doğrudan şiddetle kurulmaz. Kadınların, LGBTİ+ bireylerin, çocukların ve diğer ötekileştirilmiş grupların kamusal ve özel alanları sınırlandırılır; hareket alanları kısıtlanır ve toplumsal normlar ile güç ilişkileri aracılığıyla sürekli denetlenir. Hedef gösterilir, görünmez kılınır.
Kadınlar evlerinde ölü bulunur, balkondan “düşer”, yakılır, kaybolur. Failler çoğu zaman yanı başındadır ama bulunmaz ya da cezasız kalır. Epstein dosyasında mağdurların ifadelerinin yıllarca ciddiye alınmaması, dosyaların sürüncemede bırakılması ve belgelerin hâlâ açıklanmaması, bu yapısal tahakkümün gücün bir parçası olduğunu gösterir. Bu süreçler tesadüf değil, bilinçli olarak sürdürülmektedir.
Cezasızlık sadece mahkeme salonlarında üretilmez. Sorular sorulmadığında, dosyalar bekletildiğinde, zaman uzatıldığında, kamuoyu yorulduğunda ve gerçekler saptırıldığında kurulur. Fail hayatına devam ederken mağdurun yaşamı altüst olur. Dahası, cezasızlık bir koruma ağı yaratır. Suçlar cezasız kaldıkça, bu suçlara göz yumanlar, örtbas edenler ve sessiz kalanlar birbirini koruyan ilişkiler ağına dönüşür — bu davada olduğu gibi. Bu ağ yalnızca geçmişi saklamaz; bugünü ve geleceği de şekillendirir. Aynı güç odakları hâlâ ülkeleri, holdingleri, medyayı, film ve eğlence endüstrisini kontrol ediyor; “üst sınıf erkekler” hâlâ en görünür ve en etkili pozisyonlarda. Dünyanın giderek daha otoriter, daha sert ve daha cinsiyetçi bir hâl alması tesadüf değildir. Bu düzen sürdükçe, kadınların, çocukların ve ötekileştirilmiş grupların yaşamı sürekli tehlike altında kalır.
Epstein dosyası yalnızca Amerika’ya ait bir “skandal” değildir. Türkiye’de Gülistan Doku’nun kayboluşu ve hâlâ bulunamaması, Rojin Kabaiş’in ölümünün aydınlatılmaması; delillerin karartılması ve dosyaların askıda bırakılması da aynı mekanizmanın parçasıdır. Boyutlar farklıdır ama işleyiş aynıdır: Güçlü olan, sistem tarafından korunur.
Adalar, villalar, yatlar, oteller, sokaklar, iş yerleri, evler… Her yer suç mahallidir. Gücün yoğunlaştığı her yerde tahakküm ve suç artar.
Ve evet, bu düzen kendiliğinden geri çekilmez. Ama bu, karşısında bir mücadele olmadığı anlamına gelmez. Kadın mücadelesi yüzyıllardır var; sessiz kalmayan, itiraz eden, yan yana gelenler sayesinde bugün daha görünür ve daha güçlü bir ses var. Cinsiyet, norm ve tahakküm ilişkileri sabit değildir; toplumsal olarak inşa edilir, performatiftir ve dolayısıyla sorgulanabilir, dönüştürülebilir. Kadınlar, LGBTİ+’lar ve diğer ötekileştirilmiş gruplar, #MeToo ve #JinJiyanAzadi gibi kolektif hareketlerle bu tahakkümü görünür kılıyor ve sorguluyor.
Cezasızlık bir tesadüf değilse, bu direniş de tesadüf değildir. Bu düzen ancak yılmadan, durmadan, kolektif ve örgütlü bir mücadeleyle geri püskürtülebilir.



