“Hayırla meşgul olan kişi, hayırlı ameller ve salih işlerle ne kadar ilgilenirse, şerden o kadar uzakta kalır. Aynı şekilde, kötülük ve fesatta ısrar eden kimse de, salih amellere asla rağbet etmez, etmeye çalışsa da çok zorluk çeker.” (İbn-i Haldun, Mukaddime, s.192).
Suriye’de her gün yeni bir durum ortaya çıkıyor. 10 Mart mutabakatı diye anılan anlaşma, Kürtçeyi resmî dil ilan eden Colani’nin Cumhurbaşkanı Kararnamesi ve Kürtlere tanınması düşünülen tüm diğer sosyal, ekonomik ve kültürel haklar bir gün içinde rafa kaldırıldı; Türkiye destekli cihatçı çeteler Rojava’ya saldırdı.
Bayram havası ve inkâr siyaseti
Kürtler kendilerini bir kez daha büyük güçler tarafından ihanete uğratılmış hissederken, ulusalcısından dincisine Türk televizyon kanallarında adeta bir bayram havası, bir kutlama ve coşku hâkim. Evler şenlikli.
Erdoğan–Bahçeli ittifakıyla dincilik ve ulusalcılıkla kavrulmuş otoriter rejimin sevinç çığlıklarını anlamak mümkün. Ancak kendilerini laik-demokrat olarak tanımlayan Kemalistlerin ve onların bileşenlerinin bu sevince ortak olmasını anlamak mümkün değil. Kaybedenlerin aslında kendileri olduğunun farkında bile değiller.
Rojava’nın kaderi ve Türkiye siyaseti
Bahçeli üzerinden “Kurucu Lider” projesi ilk ortaya atıldığında ve Bahçeli’nin tek başına İmralı’ya gitmeye hazır olduğunu ilan ettiğinde, bu sürecin Rojava’nın zaferiyle sonuçlanmasının Bahçeli ve Erdoğan’ın sonunu getireceğini; tersinin gerçekleşmesi, yani Bahçeli’nin ve dolayısıyla “sürecin” asıl hedefi olan Rojava’nın tasfiyesi durumunun ise Erdoğan ve Bahçeli’nin iktidarını kalıcılaştıracağını çeşitli yerlerde dile getirmiştim.
Yarın ne olacağı hâlâ belli değil. SDG lideri Mazlum Abdi bugün bir kez daha Şam’a giderek Colani ile görüşüyor. Yukarıdaki tezimizi yeniden tekrarlamaktan başka bir şey gelmiyor elimizden. Rojava gerçekten kaybederse, yalnızca Rojava değil; Türkiye’nin tüm gerçek demokratları, sosyal demokratları, emekçileri, sosyalistleri, kısacası bugün kendisini tek adam rejimine karşı muhalif olarak gören tüm toplumsal kesimler kaybedecek.
Suriye’deki sorun yalnızca Suriye’nin sorunu değildir. Yanlış bir biçimde cihatçı güçlerle sürece müdahil olan Türkiye’nin de doğrudan sorunudur.
Şer, fesat ve tarihsel uyarı
Yanlış işlerin peşinde olanlar, yanlış işler içinde telef olurlar ve düştükleri o yoldan kendi çabalarıyla kolay kolay dönemezler. Bunu anlayabilmek için modern sosyal bilimlere başvurmamıza bile gerek yok; 620 yıl öncesine gitmek yeterli. Ne yazık ki bu denli gericileşmiş bir ülkeyi, kullanım tarihi çoktan geçmiş teorilerle anlatabiliyoruz.
Ünlü İslam tarihçisi İbn-i Haldun, Mukaddime adlı eserinde hayır ve şer, hak ve adalet meselelerini ele alırken şöyle der: “Hayırla meşgul olan kişi, hayırlı ameller ve salih işlerle ne kadar ilgilenirse, şerden o kadar uzakta kalır. Aynı şekilde, kötülük ve fesatta ısrar eden kimse de, salih amellere asla rağbet etmez; etmeye çalışsa da çok zorluk çeker.” (s.192).
Kişiler için geçerli olan bu buyruk, devletler için de esastır.
Cihatçı ittifaklar ve hukuksuzluk
Türkiye’nin, özellikle Bahçeli ve Erdoğan’la birlikte, büyük bir şer ve fesat içinde hemen her konuda yanlış bir yolda olduğu apaçık ortadadır. Hak, hukuk ve adalet alanında Türkiye’de yaratılan yıkımı bir kenara bıraksak bile, cihatçı çetelerle önce Irak’ta, şimdi de Suriye’de ortak hareket edilmesi; uluslararası hukuka aykırı davranıldığını ve açık suç işlendiğini defalarca ortaya koymuştur.
Bunun en bilinen örneklerinden biri, gazeteciyken IŞİD’e silah taşıyan MİT TIR’ları haberini yaptığı için soruşturmaya uğrayan ve silahlı bir saldırının ardından yurtdışına çıkmak zorunda kalan Can Dündar’dır.
Toplumsal dönüşüm ve hegemonya
Erdoğan ve Bahçeli, cihatçılarla kurdukları ilişkiler ve Türkiye’de yarattıkları hukuksuzluklar, daha doğrusu ilkesizlikler üzerinden, toplumun tüm sosyal ve siyasal dokusunu şekillendirmektedir. Toplum giderek daha sert biçimde dinci ve ulusalcı bir ideolojinin hegemonyası altına sokulmaktadır. Türkiye’nin en muhalif güçleri dahi bu hegemonya karşısında büyük ölçüde dirençsizdir.
Kürtlerin hiçbir yerde statü sahibi olmaması pahasına, Rojava’daki son gelişmeler karşısında herkes Erdoğan ve Bahçeli’nin arkasına bir kez daha dizilmiştir. Toplum, farkında olmadan bir bütün olarak giderek Erdoğan ve Bahçeli’ye benzemektedir.
Kimler kaybedecek?
Bu sürecin asıl kaybedenleri yine bunlar olacaktır. Erdoğan ve Bahçeli, şer ve fesat dolu zafer arabasına toplumun tüm kesimlerini bir kez daha koşmayı başarmıştır. Ancak bunun en ağır bedelini; seküler bir toplum hayali kuran laik demokratlar, sosyalistler ve en çok da toplumun en korunmasız kesimleri olan kadınlar ve çocuklar ödeyecektir. Kısacası otoriter bir sisteme karşı çoğulcu, huzurlu ve demokratik bir toplum özleyen herkes bu tablodan zarar görecektir.
Bugün bir kez daha Erdoğan’a alkış tutanlar; “Yanı başımızda kurulmak istenen Kürt devleti hayalinin çökmesine elbette sevinirim. Dış politika bir AKP değil, memleket meselesidir” diyen Bahar Feyzan gibi ya da laik-demokrat bir cehaletle Erdoğan’la birlikte sevinç çığlıkları atan daha niceleri, yarın kendilerini Ekrem İmamoğlu’nun yanında bulduklarında çok daha fazla hayıflanacaktır.
Faşizme karşı ortak uyarı
Suriye’de ya da Türkiye’de, Bertolt Brecht’e atfedilen “Faşizme karşı birleşmeyenler, faşizmin zindanlarında buluşurlar” sözünü bir kez daha hatırlatmak gerekir. Ulusalcı ya da dinci faşizme karşı mücadeleden taviz vermeden kaygılarımızı dile getirmeliyiz.
Dileğimiz, Rojava’daki savaşı cihatçı faşist çetelerin değil; demokratik bir toplum idealinden vazgeçmeyen, özgürlükçü ve barışçıl güçlerin kazanmasıdır.
Erkan Kurukavak – 19.01.2026



