O gün Agos’un önünde yere düşen yalnızca Hrant Dink’in bedeni değildi. Bu ülkede “birlikte yaşama” fikri de kanadı, yaralandı. Ama ölmedi. Çünkü Hrant Dink’in hayatı gibi ölümü de bir cümleye dönüştü: Yarım bırakılmış ama hâlâ tamamlanmayı bekleyen bir cümle.
Aynı ten rengi, aynı dil, aynı ırk, aynı topraktan olmak mı gerek?
Bir çocuğa bakmak için
Dokuz ay karnımızda taşımak mı gerek?
Aynı göğe bakıp, aynı güneş ısıtmıyor mu tenlerimizi?
Bulutlar, kuşlar hepimizin üstünden geçmiyor mu?
Farkında olmadan aynı göğün altında yaşamıyor muyuz?
Umut etmiyor muyuz sevmiyor muyuz?
Kim için varız?
Birbirimize sarılamayacak isek neden var ki kollarımız
Ağlayamayacak isek birbirimizin acılarına,
Gözyaşları neden var?
Neden var kahkahalarımız?
Mutluluklarımızı paylaşamayacak isek…
Hrant Dink’i anmak, yalnızca bir insanı anmak değildir.
Hrant Dink’i anmak, bu ülkenin vicdanına bakmaktır.
Her yıl olduğu gibi bu yıl da, 19 Ocak’ta, vurulduğu yerde; Osmanbey’de Sebat Apartmanı’nın önünde, 23,5 Hrant Dink Hafıza Mekânı’nda toplanılacak. Saat 14.30’da başlayacak anmada “Hakikatin İzinde, Adaletin Peşinde” denilecek bir kez daha. Aynı sözler belki, ama her yıl biraz daha ağırlaşarak, biraz daha çoğalarak…
Hrant’ın Arkadaşları’nın çağrısında denildiği gibi; Hrant Dink, tam 30 yıl önce bu topraklara bir tohum ekti: Agos. O tohum, yalnızca bir gazete değil; birlikte yaşama iradesiydi. Bugün hâlâ o iradenin peşindeyiz. Çünkü adalet hâlâ yerini bulmadı. Çünkü hakikat hâlâ yaralı.
19 Ocak, takvimde sıradan bir gün değildir.
Bir eşiktir.
Bir daha asla eskisi gibi olamayacağımızın tarihidir.
O gün Agos’un önünde yere düşen yalnızca Hrant Dink’in bedeni değildi. Bu ülkede “birlikte yaşama” fikri de kanadı, yaralandı. Ama ölmedi. Çünkü Hrant Dink’in hayatı gibi ölümü de bir cümleye dönüştü: Yarım bırakılmış ama hâlâ tamamlanmayı bekleyen bir cümle.
Bugün o cümle, yalnızca İstanbul’da değil; Paris’te, Londra’da, Stockholm’de de tamamlanmaya çalışılıyor. Çünkü Hrant Dink’in sesi, bu ülkenin sınırlarını çoktan aştı.
Paris’te, 4 Şubat’ta “Türkiye’nin Dününde ve Bugününde Adiller” başlığıyla yapılacak anmada; barış umudu, toplumsal vicdan ve yüzleşme konuşulacak. Ermeni Soykırımı sırasında emirlere karşı gelenleri, direnenleri, kurtaranları anlatanlar söz alacak. Bu, yalnızca geçmişin değil, bugünün de meselesi. Çünkü inkâr süreklidir; yüzleşme ise cesaret ister.
Londra’da, “dialogues without borders” girişiminin düzenlediği anmada adalet ve hafıza politikaları ele alınacak. İnsan hakları savunucuları, gazeteciler, akademisyenler; Hrant Dink’in mücadelesini bugünün dünyasında yeniden düşünecek. Bir başka Londra etkinliğinde ise soykırım hukuku, uluslararası adalet ve cezasızlık tartışılacak. Bu da bize şunu hatırlatıyor: Hrant Dink cinayeti, yalnızca bir ülkenin değil, insanlığın meselesidir.
Stockholm’de yapılacak anma ise uluslararası dayanışmanın altını kalın bir çizgiyle çiziyor. İfade özgürlüğü, basın özgürlüğü ve adalet mücadelesi, yalnızca Türkiye’nin iç meselesi değil. Çünkü bir ülkede hakikat boğuluyorsa, dalgaları başka kıyılara da vurur.
Hrant Dink, “Bu ülkede güvercin tedirginliğiyle yaşamak” dediğinde, korkuyu estetize etmiyordu. Tam tersine, korkunun nasıl sıradanlaştırıldığını yüzümüze vuruyordu. Bir ülkede bir gazeteci, bir Ermeni, bir insan güvercin gibi yaşamak zorunda kalıyorsa; sorun güvercinde değil, gökyüzündedir. Ve o gökyüzü bugün de bulutlu.
Hrant Dink’in öldürülmesi münferit bir cinayet değildi.
Bir zihniyetin, bir inkâr rejiminin, bir suskunluk ittifakının sonucuydu.
Devletin bildiği, gördüğü, duyduğu ama önlemediği bir suçtu.
Sonrasında yaşananlar ise cinayetin kendisi kadar öğreticiydi: Karartılan deliller, korunan failler, yıllara yayılan yargı süreçleri… Bütün bunlar bize şunu söyledi: Bu ülkede bazı hayatlar hâlâ daha az değerli sayılıyor.
Ben bir engelli kadın, bir gazeteci, bir hak savunucusu olarak Hrant Dink’in mirasını başka bir yerden de okurum. Bu ülkede “farklı” olan herkesin kaderi birbirine benzer. Ermeniler, Kürtler, Aleviler, LGBTİ+’lar, engelliler, kadınlar… Hepimiz “fazla” sayıldığımız anlarla büyüdük. Hepimize yer yer “sus”, “bekle”, “şimdi sırası değil” dendi.
Hrant Dink’in sesi bu yüzden hâlâ kulaklarımızda.
Çünkü o ses, yalnızca Ermenilere değil; bu ülkede nefes almak isteyen herkese aitti.
Onun gazeteciliği, iktidara yakın olmanın değil; halka yakın durmanın gazeteciliğiydi. Hakikati yumuşatmadan ama insanı incitmeden konuşmanın mümkün olduğunu gösterdi. Bugün hoyratlaşan dile baktığımızda, Hrant Dink’in ne kadar yalnız bırakıldığını daha iyi anlıyoruz.
Evet, onu koruyamadık.
Ama hatırasını savunabiliriz.
Hrant Dink’i anmak, yalnızca “unutmadık” demek değildir. Bugün de inkâra karşı söz kurmaktır. Bugün de milliyetçiliğin zehrine karşı yaşamı savunmaktır. Bugün de “bir arada yaşamak mümkündür” cümlesini ısrarla tekrar etmektir.
Agos’un önünde yüz binlerin “Hepimiz Hrant’ız, hepimiz Ermeniyiz” diye haykırdığı o gün, bir ihtimali görmüştük. Korkunun duvarını bir anlığına aşan bir toplumu. O ihtimal hâlâ burada. Yaralı ama canlı.
Hrant Dink’in ardından yazılan her yazı eksik kalır. Çünkü onun tamamlayamadığı cümle, artık bizim sorumluluğumuzdadır. O cümle adaletle bitecek. O cümle eşitlikle tamamlanacak. O cümle, kimsenin kimliğinden, dilinden, bedeninden, inancından dolayı hedef alınmadığı bir hayatla son bulacak.
Ve Hrant Dink’in kendi sözleriyle bitirmek istiyorum:
“Ey sevgilim, ey aşkım!
Sen var ya sen, hep uğruna mücadele ettiğim barıştın, huzurdun.
Farklı olma hakkımın, eşit yaşama arzumun ve özgürlük sevdamın köküydün…
Bedelin pahalıydı, ödedim… Ödeyeceğim.”
Hrant Dink’i;
sevgiyle,
saygıyla,
öfkeyle
ve umutla anıyorum.
Elif Gamze Bozo



