En tehlikeli an ise kadının boşanma veya ayrılma kararı aldığı o eşik; kadınların özgürleşme adımı attığı, kendi hayatına sahip çıkmak istediği andır ve bu yüzden en büyük tehlikeyle karşı karşıya kalırlar. Çünkü kadınlar ‘artık yeter’ dediğinde hayatları her zamankinden daha tehlikeye giriyor.
Tam da 25 Kasım’a yaklaşırken açıklanan istatistikler, kadın cinayetlerinin her gün, her hafta, her ay ve her yıl arttığını gösteriyor. Bu cinayetler yalnızca patriyarkanın şiddetini değil; kadınlar özgürleşmek, eşitliği talep etmek ve kendi hayatına sahip çıkmak konusunda güçlendikçe erkek şiddetinin de bir karşı saldırı olarak tırmandığını ortaya koyuyor. Yine yeniden “Aile dışında hayat var!” vurgusu, patriyarkanın aile kurumuna dayalı düzenine meydan okuyan güçlü bir çıkıştır.
Dünyanın her yerinde olduğu gibi Almanya’da da kadın cinayetlerinin en az %80’i “aile” denilen, en güvenli ve kutsal kabul edilen alanın içinde gerçekleşiyor: eş, eski eş, sevgili, flört, partner ya da aileden biri…
En tehlikeli an ise kadının boşanma veya ayrılma kararı aldığı o eşiktir; kadınların özgürleşme adımı attığı, kendi hayatına sahip çıkmak istediği andır ve bu yüzden en büyük tehlikeyle karşı karşıya kalırlar.
2024 verileri bu tehlikeyi gözler önüne seriyor: Almanya Federal Kriminal Dairesi’ne göre 265.942 kişi aile içi şiddet mağduru olarak kaydedildi ve mağdurların %73’ü kadındı. Yalnızca bir yıl içinde 308 kadın ve kız çocuğu öldürüldü; bunların 191’i partner ya da eski partner tarafından. Yani kadınlar “artık yeter” dediğinde hayatları her zamankinden daha tehlikeye giriyor.
Boşanma sadece hukuki bir süreç değil; kadının kendi hayatına sahip çıkma iradesidir. Kadın boşanmak veya ayrılmak istediğinde, ondan beklenen “itaat, katlanma, fedakârlık, kendinden vazgeçme, sadece aile için yaşama” rollerini reddettiğinde erkek şiddetinin tırmanması tesadüf değildir. Bu şiddet, çözülmekte olan bir iktidarın kendini yeniden var etme refleksidir.
Boşanma ya da ayrılma gerçekleşse dahi ölüm ve şiddet gölge gibi peşini bırakmıyor kadınların.
Kadınlar “Aile dışında hayat var!” dediğinde patriyarkanın aile kurumuna çomak sokmuş oluyor; bu aynı zamanda direnişin sesidir.
Patriyarka ve devlet, şüpheli kadın ölümlerini resmi verilerde görünmez kılarak cinayetleri gizlemeye çalışıyor; yasaları, yargıyı ve devlet mekanizmalarını erkekleri koruyup kollayarak bu şiddetin sürdürülmesine hizmet ediyor.
Asıl tehlike şudur: Şüpheli kadın ölümleri her gün artıyor ve çoğu zaman doğru düzgün istatistik tutulmuyor. Pek çok ölüm “intihar”, “kaza” ya da “şüpheli” başlıklarına sıkıştırılıyor. Uzmanlar, şiddet verilerinin yalnızca görünen kısmını yansıttığını ve kayıtlara geçmemiş, karanlıkta kalan çok sayıda vaka olduğunu vurguluyor. 2024’te kayıtlara geçen 308 kadın cinayetinin gerçekte çok daha fazlasının “şiddet bağlantılı ölüm” olduğu kadın örgütleri tarafından defalarca belirtildi. Kayıtlara geçmeyen şey, toplumun vicdanında da yer etmiyor. Elbette mesele, bu cinayetleri yalnızca rakamlara indirgemek değil; gerçeğin hafızalarda yer etmesini sağlamak ve görünmezliğin kırılmasını mücadelenin bir parçası hâline getirmektir.
Kadınlar bütün bu şiddet ve tehditlere rağmen yalnız durmuyor; birbirine dayanışmayı, yan yana durmayı, birbirini korumayı ve birbirinin sesini duymayı öğreniyor ve örgütleniyor. Bu dayanışma, toplumsal cinsiyet eşitliği mücadelesini güçlendiriyor; patriyarkanın sınırlarını görünür kılıyor ve toplumu dönüştürme potansiyeli yaratıyor.
Tam da bu noktada yasaların sorumluluğu belirginleşiyor. Eğer boşanma tehlikeyi artıran bir eşikse, devletin görevi bu eşiği güvenli hâle getirmektir. Kadının beyanı şüpheyle değil, ciddiyetle karşılanmalıdır. Koruma kararlarına hızlı erişim, kararlı takip, etkili denetim, ısrarlı takip karşısında caydırıcı yaptırımlar, güvenli konaklama ve hukuki destek tüm bunların ayrılık sürecinin ayrılmaz parçası olması gerekir.
2024 verileri hukukun mevcut hâliyle bu yükü taşımadığını açıkça ortaya koyuyor. Aile içi şiddet vakalarının artması, partner cinayetlerinin sürmesi ve kadınların koruma taleplerinin çoğu zaman yetersiz kalması, devletin bu süreci ciddiyetle yeniden düzenlemesi gerektiğini gösteriyor. Boşanma sürecinde kadınlar için risk değerlendirmesi ve güvenlik planları zorunlu hâle getirilmeli; elektronik kelepçe gibi izleme araçları failler açısından standart önlem olmalı; kadına hukuki ve sosyal destek ücretsiz ve erişilebilir olmalıdır.
Boşanma, bir düzenin çöküşü değil; kadının kendi yaşamının öznesi olma hakkıdır. Evlilik, doğurganlık ve aile gibi kavramlar kadının üzerinde kurulan bir tahakkümün aracı olmaktan çıkarılmadıkça kadın özgürlüğünden söz etmek yalnızca bir yanılsama olarak kalır.
Bugün dünyanın pek çok yerinde kadınlar aynı eşikte duruyor:
Ölüm ve yaşam arasındaki eşik.
Ve o eşikte devletin, yasaların ve toplumun kimin yanında durduğu, bir kadının yaşamıyla ölümü arasındaki farkı belirliyor.
Kadının boşanma hakkını korumak yalnızca hukuki bir görev değil, en temel insanlık görevidir. Çünkü patriyarkanın kırıldığı yer, kadının yeniden hayata tutunduğu yerdir.



