Kapitalistler bazen seçim demokrasisine uyum gösterirler. Ancak tarihin hiçbir döneminde kapitalistler, kapitalist mülkiyet ilişkilerini tehdit edebilecek seçim sonuçlarını kabul etmemişlerdir
Günümüzün siyasi uzlaşısı, kapitalizm ve demokrasi arasındaki yakınlık konusunda ısrarcıdır. Serbest piyasa ideologlarına göre, sermayenin dilediğini yapma özgürlüğüne getirilecek her türlü önemli kısıtlama, toplumları Friedrich Hayek’in meşhur deyimiyle “serfliğe giden yola” sürükleyecektir. Piyasaların düzenlenebileceğine ve düzenlenmesi gerektiğine inanan liberaller ve sosyal demokratlar, özgürlüğün korunması için ekonomik kaynakların özel mülkiyetine dayalı bir sistemin gerekli olduğunu kabul etmektedirler.
Oysa tarihsel kayıtlara şöyle bir göz atmak bile kapitalistlerin Hitler’in Üçüncü Reich’ından Güney Afrika apartheid’ına ve Latin Amerika’daki cuntalara kadar tarihin en kötü şöhretli otoriter rejimlerinden bazılarının başlıca destekçileri olduğunu göstermektedir. “Demokrasiyi” en minimal anlamda, hükümet ekiplerinin resmi olarak barışçıl yöntemlerle değiştirilmesine yönelik bir dizi prosedür olarak tanımlasak bile, kapitalizm ile böyle bir siyasi çerçeve arasında zorunlu bir bağ olmadığı açıktır; bir arada var olmaları mümkündür ancak hiçbir şekilde kaçınılmaz değildir.
En köklü kapitalist demokrasilerde bile sağcı otoriter güçlerin yeniden başını kaldırdığı bir dönemde, kapitalistlerin demokrasi karşısında nerede durduğuna dair gerçekçi bir değerlendirme hayati önem taşımaktadır. Kapitalist sınıflar ne indirgenemez bir şekilde demokrasiye düşmandır ne de değişmez bir şekilde demokrasiyi destekler. Aksine, diğer sınıflar gibi onların da siyasi çıkarları, sınıf ilişkileri içindeki özgül yapısal konumlarından ve sınıf mücadelesinin somut koşullarından kaynaklanır.
Kapitalistlerin ayırt edici sınıf çıkarlarını açıkça tanımlayarak işe başlamalıyız. Bir grup olarak kapitalistler kendine özgü bir sınıf türü oluşturduğundan, “zenginler” gibi erişilebilir görünen ancak aslında onları tanımlamak için ölümcül derecede kesin olmayan kategorilerin kullanılmasına direnmek önemlidir. Kapitalistler ne “zenginler”, ne “yüzde bir” ne de “şirket elitleri ”dir. Onlar, antagonistik artı çıkarma ilişkilerinde kendine özgü yapısal bir konuma sahip bir grup aktördür. İleri kapitalist toplumlarda siyasetin karakterinin büyük bir kısmı bu grubun kendine özgü siyasi davranışından kaynaklanmaktadır.
Tüm büyük kapitalist demokrasiler “rekabetçi elitizm” ya da “biçimsel demokrasi ”nin mükemmel örnekleri olmaktan çok uzaktır. Hepsinde, temsil ile toplumdaki siyasi görüşlerin gerçek dağılımı arasında bir uçurum yaratan büyük çarpıklıklar -seçim kolejleri, önce-sonra oylama sistemleri, süper çoğunluk ödülleri- bulunmaktadır. Ancak aşağıdaki açıklamalar en mükemmel şekilde organize edilmiş temsili sistem için de geçerli olacaktır.
Kapitalistler Nasıl Yönetir?
Kapitalistler, doğrudan üreticilerden artı-değer elde etmenin tipik yolu nedeniyle önceki tüm egemen sınıflardan farklıdır. Kapitalistler, toplumdaki temel üretim araçlarının mülkiyeti üzerindeki yasal olarak desteklenen iddiaları sayesinde işçiler tarafından üretilen meyvelere el koyarlar. Buna karşılık, kapitalistler tipik olarak üreticilerden artığı doğrudan siyasi araçlarla (şiddet tehdidi ya da fiili şiddet kullanımı ya da devlet yetkililerinin resmi olarak artığın üretimini zorlaması gibi) elde etmezler. Bunun yerine, kapitalistler üretim sürecinde, işçinin emek gücü karşılığında paranın resmi olarak serbestçe takas edilmesinden sonra artı-değer elde ederler.
Dolayısıyla kapitalist toplumu tanımlayan merkezi sınıf ilişkisi doğrudan siyasi değil ekonomik bir ilişkidir. Kapitalistlerin toplumsal konumu bu ekonomik ilişkinin sürdürülmesine bağlı olduğu için, genel olarak siyasi otoriteyle (ya da devletle) özel bir ilişkileri vardır.
Kapitalistlerin sömürü ilişkileri içinde işgal ettikleri konumun en önemli sonucu, temel sınıf çıkarlarının hükümeti doğrudan kontrol etmelerini gerektirmemesidir.
Bunun iki önemli siyasi sonucu vardır: Birincisi, kapitalist sömürü, devletteki yönetici ekiplerin dönüşümlü olmasıyla uyumludur; ikincisi, bu ekipleri oluşturan bireylerin kendilerinin kapitalist olması gerekmez. Aslında, birçok kapitalist devlet teorisinin de savunduğu gibi, kapitalist olmayanlar kapitalizmin siyasi yöneticileri olarak genellikle kapitalistlerin kendilerinden çok daha iyi performans gösterirler.
Diğer bir deyişle, kapitalist ekonomik sistem seçimle ya da resmi demokrasiyle uyumludur. Elbette kapitalizm, kapitalist bir ekonomiyle birlikte var olan pek çok siyasi otoriterlik örneğinin de gösterdiği gibi, liberal demokrasi dışındaki siyasi biçimlerle de uyumludur. Ancak kapitalizmin asıl ayırt edici özelliği, biçimsel seçim demokrasisi ile uyumlu olmasıdır. Tarihte başka hiçbir artı-değere el koyan sınıf, doğrudan üreticilerin en azından önemli bir kısmına oy hakkı tanıyan bir siyasi sisteme izin vermemiştir. Kapitalistlerin çoğu durumda böyle bir sisteme müsamaha göstermiş olmaları, son derece özgül sınıf çıkarlarından kaynaklanmaktadır.
Kapitalistlerin Özel Siyasi Çıkarları
Bu genel uyumluluğun yanı sıra, kapitalist sınıf çıkarları ile liberal demokrasi arasında daha özel bir bağlantı vardır. Bu bağlantı, kapitalizmin karakteristik özelliği olan “sınıf içi” iliĢkilerden kaynaklanmaktadır. Kapitalistler başlıca üretim araçlarının özel, bireysel mülkiyeti yoluyla artıya el koyduklarından, bu artıyı piyasada ürün satışı yoluyla gerçekleştirmek zorundadırlar. Sonuç olarak, kapitalistler pazar payı için diğer kapitalistlerle rekabet ederler. Ayrıca, kapitalistler rekabetin oluştuğu yeni üretim alanlarına girmeye çalışırlar.
Bu iki süreç – üretim dalları arasındaki rekabet ve yeni üretim dallarına giriş – kapitalistlerin özgül ekonomik çıkarlarının, ortak bir sınıf çıkarına sahip olsalar da tarihteki diğer egemen sınıfların aksine oldukça farklılaşmış olduğu anlamına gelir. Örneğin petrol şirketlerinin, fotovoltaik hücre üreticilerinin ve yel değirmeni üreticilerinin çıkarları birbirinden farklıdır. Bu farklı kapitalistler arasında süren Hobbesçu savaş, hepsine kişisel olmayan bir yasal düzenin sürdürülmesinde ortak bir çıkar sağlar; ve böyle bir düzenin korunması, farklı hükümet ekiplerinin devlet içinde ve dışında rotasyonunu gerektirir.
Basitçe, kapitalistler seçim demokrasisine yalnızca potansiyel olarak hoşgörülü olmakla kalmaz, aynı zamanda seçim demokrasisine olumlu bir ilgi duyarlar.
Kapitalistlerin Demokrasiye Hoşgörüsünün Sınırları
Seçim demokrasisinin kapitalistler tarafından hoş görülmesinin iyi tanımlanmış iki sınırı vardır: biri sınıf mücadelesinden, diğeri ise kapitalist ekonomilerin yapısal koşullarından kaynaklanır.
İlk sınır kümesini ele alalım. Ekonomik büyüme dönemlerinde kapitalistler, toplumsal artığın ücretlere doğru yeniden dağıtılması için baskı yapan işçi sınıfı örgütlerinin ortaya çıkmasını kabul edebilirler. Ancak bu tutum kesinlikle koşulludur. Kapitalistlerin örgütlü kitlesel işçi hareketlerine ve siyasi partilere hoşgörü gösterdiğinin tek örneği, bu partilerin devlet iktidarını ele geçirme ve kullanma yoluyla özel mülkiyeti aşma hedefini ya yumuşattığı ya da tamamen bir kenara bıraktığı zaman ortaya çıkmıştır.
Bir başka deyişle, kapitalist sınıfların, kısa vadede bile olsa, devlet iktidarını ele geçirerek kapitalist mülkiyet ilişkilerini ortadan kaldırmayı amaçlayan işçi sınıfına dayalı kitle partilerine hoşgörü gösterdiğine dair hiçbir tarihsel örnek yoktur. Kapitalizm içinde kitlesel işçi sınıfı partilerinin var olduğu durumlarda, bu partiler her zaman sosyalist amaçlarını temelde terk etmek ya da örtbas etmek zorunda kalmışlardır: bu durum İtalyan komünizmi için olduğu kadar İskandinav sosyal demokrasisi için de geçerlidir.
Bunun sosyalistler için çok önemli bir anlamı vardır. Sosyalizm için mücadele eden bilinçli bir işçi sınıfı hareketi zafere ulaşmaya yakın göründüğünde, kapitalistler demokrasiye olan bağlılıklarını hızla terk edecek ve acil durum önlemlerine başvuracaklardır. Sonuç olarak, kapitalist sınıf düşmanı bastırılmadan sosyalizme geçiş gerçekleşmeyecektir. Bu da seçim demokrasisi çerçevesinde gerçekleşemez.
Diğer bir ifadeyle, demokratik sosyalizmin kuruluşu salt seçimsel anlamda demokratik olamaz; aynı zamanda katılımcı anlamda çok daha demokratik olmalıdır.
İkinci sınır kapitalist ekonominin yapısal özelliklerinden kaynaklanmaktadır. Kapitalistler, yukarıda da belirttiğim gibi, ekonomik büyüme ortamında iĢçilerin maddi tavizler için harekete geçmesini tolere edebilirler. Bu koşullar altında kapitalistler, genişleyen pastanın kazançlarını siyasi taleplerini ılımlı hale getirmiş bir işçi sınıfı ile paylaşabilirler. Ancak büyüme yavaşladığında, sermaye ve emek arasında bu pasta üzerindeki rekabet giderek sıfır toplamlı bir karaktere bürünür. Aynı zamanda, kapitalistlerin kendi aralarındaki çatışma da sertleşir.
Bu ortamda, kapitalistlerin büyümeden elde ettikleri yetersiz kazançları paylaşma konusunda giderek daha isteksiz hale geldikleri “kazanan hepsini alır” stratejileri ortaya çıkar.
Dahası, büyüme yavaşladığında, kapitalistler üretim araçlarına yatırım yapma stratejisinden, artıktan aldıkları payı artırmak için siyasi araçları kullanma stratejisine geçmeye başlarlar. Bu alternatif strateji, kiralarını ödemeyen sakinleri tahliye etmek için polis güçlerinin kullanılmasından, borçlulara karşı mali sermayenin çıkarlarını uygulamak veya fikri mülkiyet hakları üzerinde tekelci kontrolü güvence altına almak için yasaların kullanılmasına kadar birçok farklı biçim alabilir.
Bu gelişmelerin her ikisi de -sınıflar arasında ve kapitalist sınıfın kendi içinde bölüşümün giderek artan sıfır toplamlı karakteri- “hoşgörü” ve seçimlerin tesadüfi sonuçlarını meşru olarak kabul etmeye istekli olmayı gerektiren liberal-demokratik mekanizmaya derinden zarar vermektedir.
Tüm Bunlar Ne Anlama Geliyor
Kapitalistler, tarihte sömürülen sınıfın önemli bir bölümünü kucaklayan geniş bir imtiyaza dayalı seçim demokrasisine tahammül edebilen tek artıya el koyan sınıftır. Kapitalistler, artı-değer çıkarma ilişkilerindeki kendilerine özgü konumları nedeniyle, hem yönetim ekiplerinin değişimine hem de devlette kapitalist olmayanların varlığına tahammül edebilirler. Ancak, seçim demokrasisine tahammülleri kesinlikle sınırlı ve koşulludur.
Kapitalistlerin, kapitalist mülkiyet ilişkilerini tehdit edebilecek seçim sonuçlarını tolere ettiklerine dair tarihsel bir örnek yoktur. Dahası, dünya ekonomisi giderek durgunlaştıkça ve tesis ve teçhizata yapılan yatırım oranları genel olarak düştükçe, hem kapitalistler arasında hem de kapitalistler ve üreticiler arasında sıfır toplamlı bir mücadele ortaya çıkmaya başlıyor.
Yeniden canlanan bir demokratik sosyalizm ve krizdeki bir kapitalizm başka ne anlama gelirse gelsin, rekabetçi elitizmin geleceği için iyi bir işaret değildir. Kapitalizmin ötesinde sosyalist bir demokrasinin kurulmasına yol açıp açmayacakları ise tamamen farklı bir konudur.
*Bu yazı Jacobin Magazin’deki orijinal halinden Gaste Avrupa için Nihal Kalender tarafından çevrilmiştir.



