fbpx

Andy Burnham Brexit’ı Brenter’a dönüştürecek mi?

Paylaş

Birleşik Krallık’ın Avrupa Birliği’nden ayrılmasının üzerinden altı yılı aşkın süre geçti. Ancak Brexit’in İngiliz siyaseti üzerindeki etkisi sona ermediği gibi, Londra ile Brüksel arasındaki ilişki de hâlâ yeni bir denge arıyor.

Birleşik Krallık’ta Andy Burnham’ın başbakanlık koltuğuna oturması, Londra ile Avrupa Birliği arasındaki ilişkilerde yeni bir dönemin kapısını araladı. Burnham’ın kişisel olarak Avrupa yanlısı tutumu biliniyor; ancak siyasi olarak Brexit’i geri alma vaadinde bulunmuyor. Önündeki seçenek, İngiltere’yi AB’ye yeniden üye yapmak değil, Brexit’in yarattığı ekonomik, sosyal ve siyasi kopuşu mümkün olduğunca tersine çevirmek. Ticaret, gençlerin hareketliliği, enerji, savunma ve eğitim alanındaki görüşmeler, bu yeni dönemin sınırlarını belirleyecek.

Birleşik Krallık’ın Avrupa Birliği’nden ayrılmasının üzerinden altı yılı aşkın süre geçti. Ancak Brexit’in İngiliz siyaseti üzerindeki etkisi sona ermediği gibi, Londra ile Brüksel arasındaki ilişki de hâlâ yeni bir denge arıyor.

Şimdi bu arayışın merkezinde yeni bir isim var: Andy Burnham.

Burnham’ın başbakan olmasıyla birlikte İngiltere’nin Avrupa ile ilişkilerinde yeni bir “yakınlaşma” dönemi başlayabileceği beklentisi Brüksel’de güçleniyor. Ancak bu yakınlaşmanın sınırları da oldukça açık: Burnham hükümeti İngiltere’nin AB Tek Pazarı’na, Gümrük Birliği’ne veya serbest dolaşım sistemine yeniden katılmasını gündemine almıyor.

Dolayısıyla tartışma artık “İngiltere Brexit’ten vazgeçecek mi?” sorusundan çok, “Brexit’in sonuçları ne ölçüde geri çevrilebilir?” sorusuna odaklanıyor.

Burnham: Avrupa yanlısı ama Brexit’i geri almıyor

Andy Burnham’ın Avrupa ile ilişkiler konusunda kişisel olarak İşçi Partisi içindeki birçok isimden daha açık bir Avrupa yanlısı çizgide olduğu biliniyor.

Burnham, 2025’te yaşamı boyunca İngiltere’nin Avrupa Birliği’ne yeniden katılmasını umduğunu söylemişti. Council on Foreign Relations uzmanı Matthias Matthijs de onu Tony Blair’den bu yana “kişisel olarak Avrupa’ya en yakın” İngiliz başbakan olarak değerlendiriyor.

Ancak başbakanlık koltuğuna giden yol, Londra’nın Avrupa yanlısı kesimlerinin taleplerinden çok daha karmaşık.

Burnham, Brexit lehine oy kullanmış olan Makerfield seçim bölgesindeki siyasi tabanını koruyabilmek için Brexit tartışmasını yeniden açmayacağını açıkça gösterdi. Dolayısıyla onun yaklaşımı, Brexit’i “iptal etmek” değil, Brexit sonrası oluşan ekonomik ve siyasi maliyetleri azaltmak olarak şekilleniyor.

Bu nedenle Burnham döneminin temel formülü şu olabilir:

AB’ye yeniden katılmadan Avrupa’ya yeniden yaklaşmak.

Bu, ilk bakışta çelişkili görünse de İngiltere ile AB arasındaki mevcut müzakerelerin tam olarak merkezinde bu yaklaşım bulunuyor.

Londra-Brüksel hattında yeni “reset”

Keir Starmer hükümeti döneminde başlayan “reset” süreci, Burnham hükümetine devredilmiş durumda.

Yeni hükümetin Avrupa ile ilişkilerden sorumlu bakanı Hamish Falconer, Starmer dönemine kıyasla Brüksel ile daha derin ve daha iddialı bir ilişki kurulabileceğinin mesajını verdi. Falconer’ın İrlandalı mevkidaşı Thomas Byrne ile yaptığı görüşmelerin ardından Londra ve Dublin, yıl sonundan önce yeni bir AB-İngiltere zirvesi gerçekleştirme hedefini yineledi.

AB ile İngiltere arasında görüşülen başlıklar oldukça geniş:

  • Tarım ve gıda ürünlerinde ticaret engellerinin azaltılması,
  • Elektrik piyasalarının yeniden birbirine bağlanması,
  • Emisyon ticaret sistemlerinin ilişkilendirilmesi,
  • Erasmus+ kapsamında işbirliği,
  • Gençlerin karşılıklı olarak çalışma, eğitim ve seyahat imkanlarının genişletilmesi,
  • Savunma ve güvenlik işbirliğinin güçlendirilmesi.

AB Konseyi de 2026’da İngiltere’nin AB iç elektrik piyasasına katılımı ve Erasmus+ programına yeniden dahil olması konusunda müzakerelerin önünü açtı.

Bunlar teknik anlaşmalar gibi görünse de aslında Brexit’in gündelik hayatta yarattığı kopuşların önemli bir bölümünü doğrudan ilgilendiriyor.

En kritik dosya: Gençlerin hareketliliği

Londra ile Brüksel arasındaki en zor pazarlıklardan biri gençlerin hareketliliği.

AB, İngiliz ve Avrupalı gençlerin 18-30 yaş arasında karşılıklı olarak çalışabilmesini, eğitim alabilmesini, seyahat edebilmesini ve gönüllü faaliyetlere katılabilmesini sağlayacak bir sistem istiyor.

İngiliz hükümeti ise yıllık katılımı yaklaşık 50 bin kişiyle sınırlandırmak istiyor. AB tarafının beklentisi ise 100 binin üzerinde bir kapasite. Ayrıca AB, İngiltere’deki Avrupa Birliği vatandaşlarının üniversite eğitiminde İngiliz öğrencilerle aynı “yerli öğrenci” ücretlerinden yararlanmasını talep ediyor.

Bu mesele, Brexit’in yalnızca ticaret anlaşmalarından ibaret olmadığını gösteriyor.

Brexit’ten önce Londra, Paris, Berlin, Madrid veya Roma’da eğitim görmek ya da çalışmak isteyen İngiliz gençleri için Avrupa’da hareket etmek büyük ölçüde olağan bir durumdu. Aynı şekilde Avrupa’daki gençler için de İngiltere eğitim ve çalışma açısından önemli bir merkezdi.

Şimdi ise vize, harç, çalışma izni ve bürokrasi sınırları bulunuyor.

Bu nedenle gençlerin hareketliliği konusunda yapılacak bir anlaşma, Brexit sonrası kaybedilen serbest dolaşımın tamamını geri getirmese bile, onun en görünür sonuçlarından birini yumuşatabilir.

Ancak Burnham açısından sorun siyasi.

Nigel Farage liderliğindeki Reform UK’nin yükselişi ve göçün İngiliz siyasetindeki ağırlığı düşünüldüğünde, AB vatandaşlarına yönelik hareketlilik düzenlemesinin sağ tarafından “yeniden açık kapı politikası” olarak hedef alınması muhtemel.

Dolayısıyla Burnham’ın önündeki mesele yalnızca Brüksel’le anlaşmak değil; bu anlaşmayı İngiliz seçmenine anlatabilmek.

Brexit’in ekonomik faturası

Brexit’in İngiltere ekonomisi üzerindeki etkileri konusunda farklı hesaplamalar ve tartışmalar bulunuyor. Ancak bağımsız İngiliz bütçe kurumu Office for Budget Responsibility’nin (OBR) uzun süredir kullandığı temel varsayım, AB’den ayrılmanın uzun vadede İngiltere’nin potansiyel verimliliğini AB üyeliğinin devam edeceği senaryoya kıyasla yaklaşık yüzde 4 azaltacağı yönünde. OBR, bunun temel nedenlerinden birinin ticaret yoğunluğundaki düşüş ve AB ile ticarette ortaya çıkan tarife dışı engeller olduğunu belirtiyor.

2026’da yayımlanan Centre for European Reform araştırması ise Brexit’in İngiltere’nin AB’ye ihracatını yaklaşık yüzde 12, ithalatını ise yüzde 16 azalttığı sonucuna ulaşıyor. Araştırmaya göre özellikle gümrük beyannameleri, menşe kuralları, veterinerlik sertifikaları ve düzenleyici kontroller şirketler açısından önemli yeni maliyetler yarattı.

Üstelik sorun yalnızca malların sınırdan geçişi değil.

Hizmetler sektörü de Brexit’ten ciddi biçimde etkileniyor. İngiliz ekonomisinin önemli bölümünü oluşturan finans, danışmanlık, eğitim, yaratıcı endüstriler ve diğer hizmet alanlarında AB pazarına erişim artık Brexit öncesindeki kadar otomatik değil.

Bu nedenle Burnham’ın ekonomik programı açısından Avrupa ile ilişkilerin yeniden kurulması yalnızca dış politika meselesi değil.

Ekonomik büyüme stratejisinin de bir parçası.

Tek Pazar yok, Gümrük Birliği yok

Ancak Londra’nın önünde önemli bir duvar bulunuyor.

İngiltere İşçi Partisi, Brexit’in temel sonuçlarından üçünü değiştirmeyeceğini açıkça belirtiyor:

Tek Pazar’a yeniden katılım yok.
Gümrük Birliği’ne yeniden katılım yok.
AB’nin serbest dolaşım sistemine dönüş yok.

Brüksel açısından da mesele basit değil.

AB, İngiltere’nin Tek Pazar’ın avantajlarından yararlanırken onun kurallarını ve yükümlülüklerini kabul etmemesini istemiyor. Daha önce Starmer hükümetinin yalnızca mallar için Tek Pazar’a dönme girişimi Brüksel tarafından reddedilmişti.

Bu nedenle Burnham’ın hükümeti, bir taraftan Avrupa pazarına erişimi genişletmek isterken diğer taraftan Brexit’in siyasi kırmızı çizgilerini korumaya çalışacak.

Bu, kolay bir denklem değil.

Avrupa’nın güvenlik ihtiyacı Londra’yı yeniden önemli kılıyor

Brexit sonrası dönemin bir başka ironisi ise güvenlik alanında ortaya çıkıyor.

İngiltere AB’den ayrılmış olsa da Avrupa’nın en büyük askeri güçlerinden biri ve kıtanın iki nükleer gücünden biri olarak Avrupa güvenlik mimarisinin dışında tutulması mümkün değil.

Rusya-Ukrayna savaşı sonrasında bu gerçek daha da görünür hale geldi.

Burnham hükümeti NATO’nun “Avrupa ayağının” güçlendirilmesi, İngiltere-Fransa-Almanya arasındaki E3 formatının canlandırılması ve Avrupa savunma sanayisiyle daha yakın işbirliği yapılması fikrini öne çıkarıyor.

Burnham ayrıca Ukrayna’ya desteğin sürdürüleceğini açıkça ilan etti.

Bu noktada Brexit’in yarattığı paradoks daha belirgin hale geliyor:

İngiltere Avrupa Birliği’nin dışında; ancak Avrupa’nın güvenliği açısından Avrupa’dan kopması mümkün değil.

Bu nedenle savunma, ticaret ve enerji alanındaki yeni anlaşmalar Londra ile Brüksel arasındaki siyasi mesafeyi azaltabilir.

Enerji ve sanayi: Brexit sonrası yeni ortaklık alanı

Elektrik piyasası da ilişkilerin yeniden kurulabileceği alanlardan biri.

AB ve İngiltere, İngiltere’nin AB iç elektrik piyasasına yeniden katılımı konusunda görüşmeler yürütüyor. AB Konseyi 2026’da bu konuda resmi müzakerelerin başlamasına izin verdi.

Bu özellikle Kuzey Denizi’ndeki enerji yatırımları, enerji güvenliği ve yenilenebilir enerji açısından önem taşıyor.

Benzer biçimde İngiliz sanayisinin Avrupa’nın yeni “Made in Europe” stratejisine ne ölçüde dahil edilebileceği de tartışılıyor.

Bu gelişme, Brexit sonrası dönemde ortaya çıkan başka bir gerçekliğe işaret ediyor:

Küresel rekabetin ABD ve Çin ekseninde sertleştiği bir dönemde Avrupa ülkeleri ekonomik egemenliklerini ve üretim kapasitelerini yeniden güçlendirmeye çalışıyor.

İngiltere ise bu dönüşümün dışında kalmanın maliyetini azaltmak istiyor.

Burnham’ın asıl sınavı: Brexit seçmeni

Burnham’ın Avrupa politikasının önündeki en büyük engel Brüksel değil, Westminster ve İngiliz seçmeni olabilir.

Brexit referandumunda ülke genelinde yüzde 51,9 “Leave”, yüzde 48,1 “Remain” oyu çıktı. Ancak sonuç ülke içinde son derece eşitsizdi: İngiltere ve Galler ağırlıklı olarak Brexit yönünde oy kullanırken İskoçya ve Kuzey İrlanda’da çoğunluk AB’de kalmayı tercih etti.

Dolayısıyla Brexit yalnızca bir dış politika tercihi değil, İngiltere’nin sınıfsal, bölgesel ve siyasal bölünmelerinin de ifadesi oldu.

Burnham’ın “Makerfield testi” olarak adlandırdığı yaklaşım tam burada devreye giriyor:

Brüksel’le yapılan herhangi bir anlaşma, İngiltere’nin Brexit’e oy veren işçi sınıfı bölgelerinde yaşayan insanların hayatına ne katacak?

Bu sorunun yanıtı Burnham için kritik.

Eğer Avrupa ile daha yakın ticaret ilişkileri yeni istihdam yaratır, sanayi bölgelerinde yatırımı artırır, gıda ve enerji maliyetlerini aşağı çeker ve gençlere yeni eğitim ve çalışma imkanları sağlarsa, Avrupa ile yakınlaşma “Brexit’in geri alınması” olarak değil, Britanya ekonomisinin yeniden ayağa kaldırılması olarak sunulabilir.

İngiltere Avrupa’ya geri mi dönüyor?

Henüz değil.

Daha doğrusu Burnham’ın önündeki siyasi proje Avrupa Birliği’ne geri dönmek değil.

Ancak Brexit’in altı yıl içinde ortaya çıkardığı ekonomik ve toplumsal maliyetler, Londra ile Brüksel arasındaki ilişkinin yeniden tanımlanmasını zorunlu hale getiriyor.

Bu nedenle Burnham döneminin Avrupa politikası üç aşamalı bir stratejiye dönüşebilir:

Birincisi: Brexit’in yarattığı ticari engelleri azaltmak.

İkincisi: İnsanların, özellikle gençlerin Avrupa ile yeniden daha kolay ilişki kurabilmesini sağlamak.

Üçüncüsü: Savunma, enerji, iklim, sanayi ve teknoloji alanlarında İngiltere’yi Avrupa’nın ortak stratejik kapasitesinin bir parçası haline getirmek.

Bütün bunlar gerçekleşse bile İngiltere AB üyesi olmayacak.

Fakat ortaya Brexit öncesinden farklı, Brexit sonrasından ise çok daha yakın bir ilişki modeli çıkabilir.

Başka bir ifadeyle Burnham’ın projesi “Brexit’i tersine çevirmek” değil, Brexit’in duvarlarını aşındırmak olabilir.

Önümüzdeki aylarda yapılması planlanan İngiltere-AB zirvesi bu açıdan kritik önem taşıyor. Gençlerin hareketliliği, tarım-gıda ticareti, elektrik piyasası, emisyon ticareti ve savunma işbirliği başlıklarında sağlanacak ilerleme, Burnham’ın Avrupa politikasının gerçek sınırlarını gösterecek.

Ve belki de Brexit tartışmasının yeni sorusu şu olacak:

İngiltere Avrupa Birliği’nden çıktıktan sonra Avrupa’dan ne kadar uzak kalabilir?


BREXIT NASIL GERÇEKLEŞTİ?

23 Haziran 2016: İngiltere’de AB üyeliği referandumu yapıldı. Seçmenlerin yüzde 51,9’u AB’den ayrılmayı, yüzde 48,1’i AB’de kalmayı tercih etti. Katılım yüzde 72,2 oldu.

29 Mart 2017: Theresa May hükümeti, AB Antlaşması’nın 50. maddesini işleterek İngiltere’nin birlikten ayrılma sürecini resmen başlattı.

31 Ocak 2020: İngiltere resmen Avrupa Birliği’nden ayrıldı. Ancak taraflar arasında Brexit’in pratik sonuçlarının devreye girmesini erteleyen bir geçiş dönemi başladı.

31 Aralık 2020: Geçiş dönemi sona erdi.

1 Ocak 2021: İngiltere ile AB arasındaki yeni ticaret düzeni fiilen uygulanmaya başladı. 24 Aralık 2020’de imzalanan Ticaret ve İşbirliği Anlaşması, İngiltere’nin AB Tek Pazarı ve Gümrük Birliği dışındaki yeni ilişkisini belirledi.

Sonuç: İngiltere AB’den ayrıldı ancak Avrupa ile ekonomik, siyasi ve güvenlik bağları ortadan kalkmadı. Brexit sonrasında gümrük işlemleri, düzenleyici farklılıklar ve insan hareketliliğine getirilen kısıtlamalar yeni bir ilişki biçimi yarattı. 2025’ten itibaren Londra ve Brüksel bu ilişkide yeni bir “reset” süreci başlattı.

2026: Andy Burnham hükümeti, bu “reset” sürecini hızlandırma iddiasıyla göreve başladı. Tartışmanın merkezinde ise artık Brexit’in yapılıp yapılmayacağı değil, Brexit’in yarattığı kopuşların ne ölçüde giderilebileceği bulunuyor.