“Delilik” kavramı tarih boyunca yalnızca bilimin değil, iktidarın, kapitalizmin ve toplumsal denetimin de konusu oldu. Psikiyatr Cemal Dindar, bu durumu değerlendirdi
Hatay’da bir gencin yaşadığı ruhsal bozuklukların adeta magazinsel hâle getirilerek tartışılması yeniden insanın psikolojik sağlığının toplumsal pek çok parametreyle doğrudan ilintili olduğunu gösterdi. “Delilik” kavramı, tarih boyunca pek çok dışsal nedenle; egemen anlayışla iç içe biçimlendi. Bu dönüşüm yalnızca bilimin ilerlemesiyle değil, aynı zamanda kapitalizmin, toplumsal denetimin ve eşitsizliklerin yeniden üretimiyle de ilgili.
Günümüzde “akıl sağlığı” demenin sınırlarını, tanımından teşhisine kadar egemen anlayışı ve onun kaynağını Psikiyatr Cemal Dindar anlattı.
Tarihsel olarak “delilik” kavramının ortaya çıkışı hangi parametrelerle ilintili?
Kutsallığın düzenlenişi ile ‘delilik’in edindiği yer arasında tarihsel olarak bir diyalektik vardır. Kabaca söylersek deli, halkların ruhsallığında başlıca kapitalizm ile veliliğinden kopartılmış ve başta akıl hastanelerine, şimdilerde yoğun ilaç kullanımıyla kendi bedenine kapatılmıştır. Elbette Hipokrat’ta, galenik tıpta belli ruhsal kategorileri daha erken buluyoruz. Fakat bugünkü manzara epey yenidir.
‘Akıl/ruh sağlığı’ olarak ifade edilen durumda “sağlıklı” olanı tarihsel olarak ne belirler?
Normal ve anormalin ayrımı, günümüzde de temel olarak yapay bir ayrımdır. Ruh sağlığı alanında kişilere ilaç başlama veya belli haklarını ve sorumluluklarını taşıyamayacağı yargısında bulunma veya bir akıl hastanesine kapatma gerekçesi olan ruhsal rahatsızlık tanıları bir grup uzmanın uzlaşısına dayanır. Dünya Psikiyatri Derneğinin ilk ICD sisteminde ruhsal hastalık tanıları tasarlanırken Sahraaltı Afrikası’ndan katılmış tek bir psikiyatr yoktu. Başlıca Batı kültürü ile biçimlenmiş tanılarla da bakarsanız birçok ifadeyi akıl hastalığı ile damgalayabilirsiniz. Darwinist anlamda bir doğal sınıflama yoktur psikiyatride ve döneme göre baskın ideolojik kabullerle çok bulaşıktır.
Ruh sağlığına dair teşhis ve tedavi yöntemleri toplumda başka nasıl unsurlarla ilişkilenir?
Başta elbette eşitsizliklerle biçimlenir. Batı’da bir mülteciyseniz daha fazla akıl hastalığı ile damgalanma riski altındasınızdır. Psikiyatrinin ve psikiyatrın aşina olduğu dili konuşmayanlar daha fazla damgalanırlar. Bu sadece ana dili konusu değil, o da önemli elbette. Orta-üst sınıfın dilini konuşmaktan da söz ediyorum. Dil sınıflara göre de biçimlenir. Paranız varsa ruh sağlığı alanı size daha konuşkan ve cömerttir, 45 dakika ayırır, yoksa dili ketumlaşır, 5 dakikalık görüşmeyle elinizde bir kutu ilaçla çıkarsınız odadan. Bugün çok kaba, insan karşıtı bir sistem var ruh sağlığında. “Varsıllara terapi, yoksullara ilaç” mottosuyla işleyen. Bu, toplumların kitleleştirilmesine hizmet eden bir sistem… Bir toplumda psikotrop ilaç kullanımının bu kadar yoğun olması bir halk sağlığı sorunudur. Yani ilaç kullanımının yaygınlığı ve dozların yüksekliği toplumları bastırmanın araçlarından biri.
Bugün açısından, özellikle de akademide psikoloji biliminin toplumsal dinamiklerine dair ne söyleyebiliriz?
Türkiye’de ruh sağlığı alanı ağır bir tıp hegemonyası altında. Yeni yasal düzenlemelerle sistem bunu daha da perçinleme eğilimini belirtti. Psikoloji, tuhaf bir açmazın içinde gördüğüm kadarıyla… Bir yandan yasasız bir uygulama alanı. Bunu toplum ruhsallığı açısından çok riskli buluyorum. Öte yandan de facto bir durum da var, benim neoliberal inanç sistemleri dediğim kişisel gelişim, koçluk benzeri alanlarca yersizleştirilmeyle yüz yüze psikoloji.
Akademinin hali ise bunlarla uyumlu. Özellikle özel üniversitelerdeki birçok psikoloji bölümünde öğretim üyesi olarak psikiyatr hakimiyeti var. Bu başlıca garabetlerden biri. Ayrıca bilişsel davranışçılık ve bunun eşlikçisi Amerikan kültürcülüğü akademik aklı kötürümleştiren bir etki yaratıyor.



