Kerim Tepeli, Türkiye’de demokrasi ve insan hakları savunuculuğuyla tanınan bir siyasetçi, yazar ve şairdir. Onlarca yıl süren siyasi mücadelesi, Türkiye’nin otoriter rejiminin baskılarına karşı direnişle şekillenmiştir. 13 yıl hapis yatmış, işkencelere maruz kalmış, ülkesini terk etmek zorunda bırakılmış ve bugün İsviçre’de iltica sürecinin hukuksuzluklarıyla mücadele etmektedir. Tepeli’nin yaşam öyküsü, Türkiye’deki siyasi baskılar ve İsviçre’nin mülteci politikalarının uluslararası hukuk ihlalleri nesnel bir şekilde anlatmaktadır.
Türkiye’deki Devrimci Mücadele ve Hapis Yılları
Kerim Tepeli, 1990’larda Türkiye Devrimci hareketi ve insan hakları mücadelesi içinde aktif bir figür olarak yer aldı. Kürt sorunu, emekçi hakları ve demokratik reformlar gibi konularda çalışan Tepeli, yazıları ve şiirleriyle ezilen kesimlerin sesini duyurdu. Ancak bu faaliyetleri, otoriter yönetim tarafından tehdit olarak algılandı ve Tepeli, 1990’ların sonlarında siyasi gerekçelerle tutuklandı. 13 yıl süren hapis dönemi, onun fiziksel ve ruhsal sağlığını derinden etkiledi.
Bu süreçte, 19 Aralık 2000’de gerçekleşen “Hayata Dönüş” operasyonu, Tepeli’nin tanık olduğu en ağır travmalardan biri oldu. F tipi cezaevlerine geçişi gerekçe gösteren devlet, 22 devrimci tutsağı katletti, yüzlercesine işkence uyguladı. Tepeli, bu operasyonda yoğun fiziksel ve psikolojik işkencelere maruz kaldı. Bugün hâlâ sırt ve eklem ağrıları, travma sonrası stres bozukluğu gibi kronik sağlık sorunlarıyla yaşıyor; bu durum, günlük hayatını ciddi şekilde kısıtlıyor. Resmi raporlar ve insan hakları örgütlerinin belgeleri, bu dönemin sistematik devlet şiddetini doğrular nitelikte.
Serbest bırakıldığında, Tepeli mücadelesine devam etti. Halkların Demokratik Partisi (HDP) ve Halkların Demokratik Kongresi (HDK) içinde barış, demokrasi ve çoğulculuk için çalıştı; yerel örgütlenmelerde ve yayın faaliyetlerinde görev aldı. Ancak Türkiye’deki siyasi baskılar durmadı. AKP-MHP faşist iktidarının HDK’ye yönelik “kumpas” soruşturması, içeriği belirsiz suçlamalarla Tepeli’yi hedef aldı. Bu soruşturma, devrimci muhalifleri susturmak için hazırlanmış bir komplo; benzer şekilde, 2025’te 30’dan fazla kişinin tutuklandığı operasyonlar,” cadı” avının bir parçası. Hakkındaki yeni tutuklama kararları, Tepeli’yi ülkesini terk etmeye zorladı.
İsviçre’deki İltica Süreci ve Hukuksuzluk
1 Kasım 2020’de İsviçre’nin Bern kantonuna sığınan Tepeli, iltica başvurusunda bulundu. İsviçre, uluslararası insan hakları sözleşmelerine taraf bir ülke olmasına rağmen, Tepeli’nin dört yıllık başvuru süreci Devlet Göçmenlik Sekreterliği (SEM) tarafından reddedildi. Ardından 10 Ağustos 2025’te deport kararı alındı ve Tepeli, Bern-Konolfingen’deki bir deport kampına yerleştirildi. Bu kamp, sınırlı sağlık erişimi, dar yaşam alanları ve sürekli gözetimle modern bir gözaltı merkezi gibi işliyor.

Tepeli’nin avukatları, Birleşmiş Milletler’e (BM) itiraz etti ve deport kararını iptal ettirdi. BM Mülteciler Yüksek Komiserliği’nin (BMMYK) non-refoulement (geri göndermeme) ilkesi, siyasi aktivistlerin zulme iadesini yasaklar. Ancak SEM, bu kararı tanımıyor ve Tepeli’yi kötü koşullarda kampta tutmaya devam ediyor. Türkiye’ye iadesi durumunda, HDK soruşturması kapsamında uzun hapis cezaları ve olası işkenceyle karşı karşıya kalacağı açık. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) Türkiye’deki siyasi tutuklamalara ilişkin kararları, bu riski teyit ediyor.
İsviçre’nin mülteci politikaları, son yıllarda Türkiye kökenli siyasi aktivistlere karşı sertleşti. Dublin III Yönetmeliği’ni gerekçe gösteren SEM, başvuruları hızlıca reddediyor; ancak bu retler, Türkiye’deki insan hakları ihlallerini görmezden geliyor. Örneğin, 2025’te Türkiye’den gelen sığınmacıların yüzde 60’ından fazlası ret aldı; bu oran, ekonomik mülteciler için daha düşük. Diplomatik ilişkiler, özellikle Türkiye ile NATO ve ticaret anlaşmaları, bu politikaları şekillendiriyor. Benzer vakalar –Avusturya’da Cebrail Ider veya Almanya’da Mustafa Kaşka– Avrupa’daki sistematik baskıyı yansıtıyor.
Sistematik Sorun: İltica Kampları ve İnsan Hakları İhlalleri
İsviçre’deki iltica kampları, sığınmacıları rehabilite etmekten çok, izolasyon ve cezalandırma aracı haline geldi. Kısıtlı hareket özgürlüğü, yetersiz sağlık hizmetleri ve belirsizlik, sığınmacılar arasında depresyon ve intihar vakalarını artırıyor. BM raporları, Avrupa’daki mülteci kamplarında intihar oranlarının son beş yılda %25 yükseldiğini gösteriyor. Tepeli gibi siyasi aktivistler, bu koşullarda özellikle hedef alınıyor; zira “güvenlik tehdidi” gibi muğlak gerekçeler, ret kararlarını meşrulaştırıyor. BM Mülteci Sözleşmesi’nin 33. maddesi ve AİHM içtihatları, bu uygulamaların uluslararası hukuka aykırı olduğunu açıkça ortaya koyuyor.
Dayanışma ezilenlerin inceliğidir
Kerim Tepeli’nin durumu, bireysel bir vaka olmanın ötesinde, İsviçre’nin mülteci politikalarının ve Türkiye’nin siyasi muhaliflere yönelik baskılarının kesişim noktasında yer alıyor. SEM’in BM kararını yok sayması, uluslararası hukukun erozyonuna işaret ediyor. Türkiye’deki otoriter rejim, Tepeli’yi HDK kumpasıyla hedef alırken, İsviçre’nin ret ve deport politikaları, onun hayatını riske atıyor.
İsviçre hükümeti, mülteci hukukuna uymalı, SEM’in hukuksuz uygulamalarına son vermeli ve Kerim Tepeli’nin sığınma başvurusunu olumlu sonuçlandırmalıdır. Uluslararası toplum, bu tür vakalara sessiz kalmamalı; insan hakları örgütleri ve BM, Tepeli’nin serbest bırakılması için baskı yapmalıdır. Onun mücadelesi, küresel adalet arayışının bir parçasıdır ve görmezden gelinmemelidir.
Haber: Coşkun Özdemir / Zürich



