fbpx

Siyasi tasfiyenin seyyar giyotini Akın Gürlek

Paylaş

İrem Kabataş

Yakın zamanda başıma gelen bir olaydan bahsetmek istiyorum. Aslında sadece benim değil, şu sıralar hepimizin başı Akın Gürlek ile dertte. Onunla ilgili argo bile içermeyen en ufak bir paylaşımınız X (Twitter) hesabınızın erişim engeli almasına sebep olabilir. Keza benim de öyle oldu. Türkiye’de yargının, erkek egemen devlet şiddetinin ve siyasi tahakkümün nasıl kusursuz bir aparatı hâline dönüştüğünü anlamak için mahkeme salonlarına bakmamıza gerek yok. Bizler o salonlardan çıkıp iktidarın zirvesine tırmananların siciline bakmalıyız. Karşımızda yalnızca tartışmalı kararlara imza atmış bir hukukçu yok. Adaletin boynunu kesen, hukuku muhalifleri ezmek için bir silaha çeviren ve bizzat kamuoyunda “seyyar giyotin” olarak adlandırılan bir isim duruyor. Taşra hâkimliğiyle başlayıp İstanbul’daki kritik Ağır Ceza Mahkemeleri başkanlıklarına, oradan bakan yardımcılığı ve İstanbul Başsavcılığına uzanan bu olağanüstü tırmanış, hukuku savunarak değil, hukuku bizzat katlederek yazıldı.

Enis Berberoğlu davasıyla başlayalım. Bu dava, ülkedeki anayasal düzenin nasıl da yerle yeksan edildiğinin en açık kanıtlarından biri olarak önümüzde duruyor. Anayasa Mahkemesinin “hak ihlali” kararı, Gürlek’in başkanı olduğu mahkeme tarafından fütursuzca tanınmadı. Anayasa’nın en üst merciine açıkça direnen ve anayasal düzeni çiğneyen Gürlek’e ceza verilmesi gerekirken HSK, kendi kurallarını ayaklar altına alarak onu ödüllendirircesine “birinci sınıf hâkimliğe” terfi ettirdi. Bu kanunsuz terfiyle tüm yargı teşkilatına “hukuku çiğnemenin ve iktidara sadakatin ödüllendirileceği” mesajı verildi ve adalet sistemi içten çürütüldü.

Akın Gürlek, muhalefetin siyaset yapma imkânlarını ve halkın ses çıkarma hakkını yargı eliyle dizayn eden bir rejim aygıtıdır. Selahattin Demirtaş’a “terör örgütü propagandası” iddiasıyla hızla 4 yıl 8 ay hapis cezası vermesi, AİHM’in tahliye kararını fiilen boşa düşürmek için kasıtlı bir yargısal manevraydı. Evrensel hukukun etrafından dolanılarak siyasi isimlerin haksız yere cezaevinde tutulmasının önünü açtı. Dönemin CHP İl Başkanı Canan Kaftancıoğlu’na sosyal medya paylaşımlarından dolayı 9 yıl 8 ay ceza verirken hiçbir indirim uygulamadı çünkü amacı Kaftancıoğlu’nu siyasi yasaklı hâle getirerek sahadan kasten silmekti. Gezi davasında Osman Kavala, Can Atalay ve Mücella Yapıcı gibi isimlerin tutukluluğuna yapılan itirazları toptan reddederek rehinelik siyasetini onayladı. Sulh Ceza Hâkimi iken tahliye edilen Atilla Taş ve Murat Aksoy’u tahliye edildikleri gün “darbeye teşebbüs” yalanıyla yeniden cezaevine yollayan da bizzat kendisiydi.

ÇHD ve HBB davası ise hukukun nasıl sinsi bir pusuya dönüştüğünün en korkunç itiraflarından biriydi. Tahliye kararı veren bağımsız mahkeme heyeti hızla görevden alınmış, yerlerine özel olarak Gürlek ve ekibi atanmıştı. Bu yeni heyet ilk iş olarak tahliye kararlarını kaldırmış, avukatları yeniden tutuklatmış ve hukuku hiçe sayarak toplamda 159 yılı aşan devasa hapis cezaları yağdırmıştı. Üstelik bu kararlar, Gürlek’in önce tutuklayıp mahkeme başkanı olunca tahliye ettiği ve sonra da yalan beyanlarına sarıldığı itirafçı Berk Ercan üzerinden kurgulandı. Barış Akademisyenlerine ve Şebnem Korur Fincancı’ya yağdırılan cezalar da ifadenin ve akademik özgürlüklerin aynı giyotinle doğranmasından az değildi.

Erkek devlet şiddetinin ve karanlık dehlizlerin sadık bir koruyucusu olduğunu da Erzurum’da 15 yaşındaki bir kız çocuğuna yönelik, aralarında Fethullah Gülen’in akrabalarının da bulunduğu iddia edilen tecavüz skandalının örtbas edilmesinde çok iyi gördük. Dosyayı kapatan devlet görevlilerini ve Gülen ailesini korumak için konuyu gündeme getiren Barış Terkoğlu’nun haberlerine ve “Mahrem” kitabına erişim engeli getirdi. Hrant Dink davasında cinayeti sadece FETÖ parantezine hapsederek dönemin emniyet müdürlerini ve devletin kurumsal sorumluluğunu hasıraltı etti. Sözcü gazetesi yönetici ve yazarlarını “örgüte bilerek yardım etme” gibi ucube ve safsata bir suçlamayla mahkûm etti, Can Dündar’ı “kaçak” ilan edip mal varlığına çöktü. Kendi verdiği hukuksuz kararları haberleştiren Canan Coşkun, Mansur Çelik ve Barış Terkoğlu gibi gazetecileri “terörle mücadele edenleri hedef göstermek” yalanıyla yargılatıp cezalandırdı. Terörle Mücadele Kanunu’nu özgür basını susturmak ve kendine zırh yaratmak için silah olarak kullandı.

Adaleti katlederken bir yandan da akıl almaz bir ekonomik rant ağının merkezinde yer aldığı belgelendi. Hâkim ve savcıların ticari faaliyette bulunması yasakken devlet iştiraki Eti Maden’in Lüksemburg merkezli uluslararası şirketi EtiMine S.A.’da yönetim kurulu üyesi yapılarak görevini açıkça ihlal etti. YENİ Parti Lideri Özgür Özel’in ortaya koyduğu belgelere göre, 19 yıllık tüm memuriyet maaşını hiç harcamasa dahi ancak 45 milyon TL biriktirebilecekken kaynağı açıklanamayan, tapu kayıtlarına geçmiş 452 milyon TL (yaklaşık 10-15 milyon dolar ediyor, eğer bu yazıyı yazarken kur yine oynamadıysa) değerinde devasa bir gayrimenkul serveti edindiği ortaya çıkmıştır. Bu, ancak 190 yıl çalışılarak kazanılabilecek bir servetken Lüksemburg’da lüks bir yat almak için tam 87 yıllık maaşına denk gelen bir pazarlık yaptığı da iddialar arasında. Bakanlık koltuğuna oturduğu Şubat 2026’da patlak veren, üst düzey finans bürokrasisine uzanan ve 433 şüphelinin yer aldığı milyarlarca liralık devasa “fon vurgunu”nda da asıl payı alan siyasetçileri özenle korumak ve aklamakla görevini layığıyla yerine getirdiği su götürmez bir gerçek.

Adalet Bakanımızın adaletsizlikleri burada bitiyor sanıyorsanız büyük yanılgı içindesiniz demektir. İstanbul Başsavcısı olarak atanır atanmaz Esenyurt ve Beşiktaş gibi muhalefet belediyelerine yönelik ağır siyasi operasyonların ve kayyım darbelerinin düğmesine bizzat basan da kendisiydi. Eleştirilere tahammül edemediği için İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu’na bizzat “mağdur” sıfatını kullanarak 7 yıl 4 aya kadar hapis ve siyasi yasak talep eden taraflı bir iddianame düzenleten, yargı makamını tamamen siyasi rakipleri yok eden bir intikam aygıtına dönüştüren de yine Akın Gürlek’ti.

Şimdi tüm bu karanlık sicilin, kumpasların ve orantısız servet iddialarının gölgesinde ironik bir şekilde Adalet Bakanı sıfatıyla karşımızda duruyor.

Soruyoruz Akın Gürlek: Geçmişte adalet dağıtmanız gereken mahkemeleri giyotine çevirirken kimlerin hayatını, özgürlüğünü ve siyaset yapma hakkını hangi karanlık pazarlıklarla belirlediniz? 15 yaşındaki çocuğun tecavüzcülerini korurken, anayasayı ayaklar altına alırken, gazetecileri hapsederken ve Lüksemburg’daki şirketlerden 452 milyonluk gayrimenkul imparatorluklarına uzanırken güvendiğiniz o siyasi güç, bugün hesap vermekten kaçınmanıza yetecek mi? Adalet Bakanlığı, susturulan gazetecilerin, iradesi gasp edilen kadınların, hapsedilen siyasetçilerin ve hukuksuzlukla ömrü çürütülenlerin sorularından kaçabileceğiniz bir sığınak değildir. Er ya da geç bu halka hesap vereceksiniz!