Türkiye’de LGBTİ+ların hikâyesini anlatırken çoğu zaman aynı yerden başlıyoruz: yasaklardan, polis şiddetinden, nefret cinayetlerinden, ayrımcılıktan… Oysa bu hikâyenin başka bir tarafı daha var. Birbirini bulan insanların hikâyesi. Evlerinden kovulanların birbirlerine ev olması, ailesi tarafından reddedilenlerin kendilerine yeni aileler kurması, sokakta yalnız bırakılanların sokakta yan yana gelmesi, görünmez kılınanların kendi görünürlüklerini yaratması… Belki de Türkiye’nin LGBTİ+ tarihini anlatmanın en doğru yolu, “kimsesiz bırakılmış insanlar” ile “birbirine sahip çıkan insanlar” arasındaki bu gerilimden geçiyor. Çünkü LGBTİ+lar hiçbir zaman gerçekten kimsesiz değildi. Onlar kimsesiz bırakıldılar. Ve bu ikisi arasında büyük bir fark var.
Görünmez olmak da bir hak ihlalidir
Türkiye’de LGBTİ+ların yaşadığı hak ihlallerinin önemli bir bölümü, uzun yıllar boyunca doğrudan “eşcinsellik suçtur” şeklinde kurulmadı. Buna gerek de duyulmadı. “Genel ahlak” vardı. “Kamu düzeni” vardı. “Müstehcenlik” vardı. “Aile değerleri” vardı. Ve bütün bunların arkasına sığınılarak LGBTİ+ların kamusal alandaki varlığı sınırlandırıldı.
Böylece devlet her zaman “LGBTİ+ olmak yasaktır” demek zorunda kalmadı. Bazen yalnızca LGBTİ+ olarak görünür olmayı zorlaştırdı. Sokağa çıkmak, ev kiralamak, işe girmek, sağlık hizmeti almak, örgütlenmek, bir dergi çıkarmak, sevdiğin insanın elini tutmak, kendi bedenin hakkında söz söylemek… Bunların her biri LGBTİ+lar açısından uzun yıllar boyunca bir mücadele alanına dönüştü.
Bu nedenle görünürlük meselesi basitçe “kendini göstermek” meselesi değildi. Görünürlük, eşit yurttaşlık talebiydi.
12 Eylül’ün gölgesinde
1980 darbesi Türkiye’de yalnızca siyasal muhalefeti değil, toplumun farklı yaşam biçimlerini de ağır biçimde baskıladı. LGBTİ+lar bu baskının dışında kalmadı. Özellikle trans kadınlar polis operasyonlarının, sürgünlerin, çalışma yasaklarının ve sistematik dışlamanın hedefi haline geldi.
Devletin “makbul yurttaş” tarifine sığmayan bedenler kamusal alandan temizlenmek istendi. Bülent Ersoy’a getirilen sahne yasağı da bu dönemin en sembolik örneklerinden biriydi. Burada mesele yalnızca bir sanatçının sahneye çıkıp çıkamaması değildi. Devlet, hangi bedenin kamusal alanda nasıl görünebileceğine dair bir sınır çiziyordu.
Bir beden kadın gibi görünüyorsa, bir insan toplumsal cinsiyet normlarına uymuyorsa, bir sanatçı milyonların önüne kendi kimliğiyle çıkıyorsa ne olacaktı?
Cevap uzun süre belliydi: Görünmeyecekti.
Türkiye’de LGBTİ+ların tarihindeki en önemli meselelerden biri tam da bu yüzden görünürlük meselesidir.
“Artık yeter” diyenler
1987’de Taksim Gezi Parkı’nda gerçekleştirilen açlık grevi, Türkiye LGBTİ+ hareketinin kamusal alandaki erken kolektif eylemlerinden biri oldu. Transların maruz kaldığı polis baskısı ve şiddetine karşı başlayan eylem, müdahale sonrasında evlerde devam etti.
Bugünden baktığımızda bu görüntü bize çok şey anlatıyor. Çünkü henüz meydanlar yoktu. Büyük dernekler yoktu. On binlerce kişilik Onur Yürüyüşleri yoktu. Ama insanlar vardı. Ve birbirlerini buluyorlardı.
Belki de hareketin en önemli kırılmalarından biri burada gerçekleşti: LGBTİ+lar hakkında başkalarının konuştuğu bir dünyadan, LGBTİ+ların kendileri hakkında konuştuğu bir dünyaya geçiş başladı.
“Bize ne yapıldığını anlatın” demek yerine, “Biz konuşacağız” dediler.

Ülker Sokak: Kimin şehri?
1990’ların ortasında İstanbul’un Cihangir semtindeki Ülker Sokak, Türkiye’de transların kent hakkı açısından yaşadığı en önemli kırılmalardan birine sahne oldu.
Trans kadınların yaşadığı sokak, 1996 Habitat II Konferansı öncesinde operasyonlar ve baskılarla karşı karşıya kaldı. Evlerinden çıkarılan, şiddet gören ve bölgeden uzaklaştırılan translar, kentin “istenmeyen” sakinleri haline getirildi.
Ülker Sokak bize bugün hâlâ sormamız gereken bir soru bırakıyor:
Bir şehir kimin?
Bir kentin “güzelleştirilmesi” kimin hayatının oradan gönderilmesi anlamına geliyor? Turistlere gösterilecek bir İstanbul yaratılırken kimler görünmez hale getiriliyor? Hangi bedenler vitrinlere yakışıyor, hangileri saklanıyor?
Bu sorular yalnızca LGBTİ+ların soruları değil. Kent hakkının, sınıfın, yoksulluğun, toplumsal cinsiyetin ve iktidarın kesiştiği yerde duran sorular bunlar.
Çünkü şehirler yalnızca binalardan oluşmaz. Şehirler, içinde yaşayabilen insanların toplamıdır.
Birilerini şehirden temizleyerek “güzel” bir şehir yaratıyorsanız, aslında yalnızca mekânı değil, o insanların hayatını da yeniden düzenliyorsunuz demektir.
Devletin kapısında ikinci kez mağdur olmak
LGBTİ+ların yaşadığı şiddetin en ağır taraflarından biri de şiddete uğradıklarında başvurabilecekleri kurumlara güvenememeleriydi.
Bir trans kadın saldırıya uğradığında polise gittiğinde ne olacaktı? Bir eşcinsel erkek tehdit edildiğinde şikâyetçi olduğunda ciddiye alınacak mıydı? Bir LGBTİ+ aktivisti gözaltına alındığında hakları korunacak mıydı?
2000’li yıllarda İnsan Hakları İzleme Örgütü’nün raporladığı çok sayıda olay, özellikle transların polis şiddeti, kötü muamele ve keyfi gözaltılarla karşı karşıya kaldığını ortaya koydu.
Bu, meselenin yalnızca “toplumdaki homofobi” olmadığını gösteriyor. Çünkü devletin görevi toplumsal önyargıları yeniden üretmek değil, yurttaşını korumaktır.
Bir insan saldırıya uğradığında önce saldırganla, sonra devletin kayıtsızlığıyla mücadele etmek zorunda kalıyorsa ortada yalnızca bireysel bir şiddet olayı yoktur.
Bir hak ve adalet sorunu vardır.
Bir dergi çıkarmak neden bu kadar zor?
1990’larda Lambda İstanbul’un, Kaos GL’nin ve başka LGBTİ+ örgütlenmelerinin ortaya çıkışı bu yüzden çok önemliydi. Çünkü insanlar yalnızca birbirlerini bulmadılar. Kendi sözlerini de kurdular.
Kendi dergilerini çıkardılar. Kendi kavramlarını ürettiler. Kendi mücadelelerini örgütlediler.
1993’te İstanbul’da düzenlenmek istenen Cinsel Özgürlük Etkinlikleri’nin yasaklanması ve sonraki yıllarda Onur Haftası etkinliklerine yönelik müdahaleler, devletin LGBTİ+ların örgütlenme ve ifade özgürlüğü karşısındaki tutumunu gösteriyordu.
Lambda İstanbul’un dernek statüsü nedeniyle yıllarca süren hukuk mücadelesi de aynı hikâyenin parçasıydı.
Bir grup insanın dernek kurması neden bu kadar büyük bir meseleydi?
Çünkü örgütlenmek yalnızca bir tabela asmak değildir. Örgütlenmek, “Biz buradayız ve kendi hayatımız hakkında söz söyleyeceğiz” demektir.
Suç olmamak yetmez
Türkiye’deki tartışmalarda sık sık önemli bir yanılgıya düşülüyor: “Eşcinsellik zaten suç değil.”
Evet.
Ama suç olmamakla eşit yurttaş olmak aynı şey değildir. Bir insanın hapse atılmaması onun eşit olduğu anlamına gelmez. İşe alınmıyorsa, ev kiralayamıyorsa, sağlık hizmetinde ayrımcılığa uğruyorsa, ailesi tarafından şiddete maruz bırakılıyorsa, sokakta saldırıya uğradığında korunmuyorsa, örgütlenemiyorsa, kimliği nedeniyle işinden atılıyorsa, kamusal alanda kendisi gibi yaşayamıyorsa, hukuken “suçlu” olmaması hayatının özgür olduğu anlamına gelmez.
Tam da bu nedenle 2004’te yeni Türk Ceza Kanunu görüşülürken LGBTİ+ hareketinin cinsel yönelim temelinde ayrımcılık yasağının açıkça düzenlenmesi yönündeki talebi önemliydi. Talep yasaya girmedi.
Bu, Türkiye’deki LGBTİ+ mücadelesinin temel sorunlarından birini açıkça ortaya koydu:
Yasal olarak suç sayılmamak, ayrımcılığa karşı korunmakla aynı şey değildir.
Sonra İstiklal Caddesi’ne çıktılar
2003 yılında İstanbul’da ilk Onur Yürüyüşü yaklaşık 30 kişinin katılımıyla gerçekleşti. Sonra sayı büyüdü. Yüzler oldu. Binler oldu. On binler oldu.
2014’te İstanbul’daki yürüyüşe yaklaşık 100 bin kişinin katıldığı tahmin edildi.
Bir zamanlar birbirini bulmak için evlerde, barlarda, derneklerde gizlice bir araya gelen insanlar artık İstiklal Caddesi’nde birlikte yürüyordu.
Bu yalnızca sayısal bir büyüme değildi. Bir toplumsal dönüşümdü. Bir zamanlar korkunun yönettiği bedenler, korkuya rağmen sokağa çıkıyordu.
Ve “gizli” olmak zorunda bırakılan insanlar hep birlikte şunu söylüyordu: Buradayız.

Fakat hiçbir hak kendiliğinden kalıcı değil
2015’ten itibaren İstanbul Onur Yürüyüşü polis müdahaleleri ve yasaklarla karşılaşmaya başladı. Yürüyüşün yasaklandığı, katılımcıların gözaltına alındığı, LGBTİ+ etkinliklerinin farklı kentlerde engellendiği yıllar birbirini izledi.
Bugün geldiğimiz noktada LGBTİ+ örgütleri; toplantı ve gösteri hakkı, ifade özgürlüğü, örgütlenme özgürlüğü, çalışma hakkı, sağlık hakkı ve yaşam hakkı alanlarında devam eden sorunlara dikkat çekiyor.
Son yıllarda üniversitelerde LGBTİ+ öğrenci kulüplerinin faaliyetlerinin engellenmesinden konser ve etkinlik yasaklarına, Onur yürüyüşlerine yönelik polis müdahalelerinden LGBTİ+ aktivistleri hakkında yürütülen soruşturmalara kadar pek çok gelişme yaşandı.
Bütün bunların ortak bir sonucu var:
Kamusal alan yeniden daraltılıyor. Bir insanın kendisi olabileceği alan daraldıkça, toplumun tamamının özgürlük alanı da daralıyor.
Çünkü bugün LGBTİ+ların susturulması için kullanılan gerekçeler, yarın başka bir toplumsal grubun susturulması için de kullanılabilir.
“Genel ahlak” bunun en eski örneklerinden biridir.
Kimsesizler miydi? Hayır. Asıl mesele bu.
LGBTİ+lar hiçbir zaman kimsesiz değildi. Birbirleri vardı. Birbirlerinin kapısını çalan trans kadınlar vardı. Evlerde toplantı yapan aktivistler vardı. Dergi çıkaran insanlar vardı. İlk Onur Yürüyüşü’nde yan yana duran birkaç düzine insan vardı. Sonra yüzlerce, binlerce insan oldu. Anneler vardı. Feministler vardı. İşçiler vardı. Öğrenciler vardı. Gazeteciler vardı. Avukatlar vardı. İnsan hakları savunucuları vardı.
Ve bütün bunların ötesinde, LGBTİ+ların kendi dayanışmaları vardı.
Bu yüzden LGBTİ+ları yalnızca “mağdur” olarak anlatmak da eksik bir hikâye anlatmaktır. Evet, mağdur edildiler. Ama aynı zamanda mücadele ettiler. Örgütlendiler. Yazdılar. Yürüdüler. Mahkemelere gittiler. Sokakları geri aldılar. Birbirlerine aile oldular. Kendilerine biçilen hayatı reddettiler.
Ve kendilerine yıllarca “ayıp”, “günah”, “hastalık” ya da “sapıklık” denilen yerde başka bir kelimeyi büyüttüler: ONUR.
Hafıza da bir mücadeledir. Bugün geçmişte öldürülen, işkence gören, evlerinden atılan, sürgün edilen, işinden kovulan ya da sokakta saldırıya uğrayan LGBTİ+ların çoğunun adını bilmiyoruz.
Bu da meselenin başka bir yüzü. Çünkü bir insanın ölümünden sonra unutulması, şiddetin son bulduğu anlamına gelmiyor.
Hafıza yalnızca geçmişi hatırlamak değildir. Kimin hayatının hatırlanmaya değer olduğunu söylemektir. Ülker Sokak unutulursa orada yaşananlar yalnızca eski bir “olay” haline gelir. 1987 unutulursa bugünkü LGBTİ+ hareketinin nereden geldiği unutulur. İlk dernekler unutulursa bugün örgütlenmenin neden bu kadar önemli olduğu unutulur. Öldürülen trans kadınların isimleri unutulursa cinayetler yalnızca istatistiklere dönüşür.
Oysa her sayı bir hayattır. Her gözaltı bir insanın bedenine dokunur. Her yasak bir insanın sesini kısar. Her ayrımcı karar bir hayatın yönünü değiştirir. Ve her dayanışma, bütün bunlara rağmen bir hayatı yeniden mümkün kılar.
Kimsesiz bırakılanların tarihi
“Zamanın Kimsesizleri” derken aslında bir çelişkiyi anlatıyorum. LGBTİ+lar kimsesiz değildi. Onları kimsesiz bırakan bir düzen vardı. Ailenin “ayıp” diyerek kapattığı kapılar… Okulun susturduğu çocuklar… İşyerinin dışladığı çalışanlar… Medyanın alay konusu yaptığı insanlar… Polisin korumadığı mağdurlar… Hukukun görmezden geldiği ayrımcılıklar… Kapatılan dernekler… Yasaklanan yürüyüşler… Hedef gösterilen aktivistler…
Ve bütün bunların üzerine kurulan “makbul toplum” fikri. Türkiye’nin LGBTİ+ tarihi bu yüzden yalnızca LGBTİ+ların tarihi değildir.
Aynı zamanda Türkiye’de devletin bireyin hayatına ne kadar müdahale edebileceği, toplumun kimin hayatını “makbul” kabul edeceği ve farklı olanın kamusal alanda ne kadar yaşayabileceği üzerine bir tarihtir.

Belki de bu yüzden LGBTİ+ların hikâyesine yalnızca “onlara ne yapıldı?” diye bakmamak gerekir.
Bir başka soru daha sormalıyız: Kim onların yanında durdu? Tarih yalnızca baskı yapanların tarihi değildir. Direnenlerin de tarihidir.
Ve Türkiye’nin LGBTİ+ hareketinin bize bıraktığı en güçlü ders belki de şudur: Kimsesiz bırakılan insanlar birbirlerini bulduğunda, kimsesizlik kader olmaktan çıkar.
Birbirlerinin elini tuttuklarında… Birbirlerinin hikâyesini anlattıklarında… Ölülerini unutmadıklarında… Sokakta yan yana geldiklerinde… Kendi sözlerini kurduklarında…
Ve “buradayız” demekten vazgeçmediklerinde… Tarih, kendilerine yazılan hikâyeyi değiştirmeye başlar. Belki de LGBTİ+ hareketinin bütün hikâyesi, tek bir cümlede saklıdır:
Bizi yalnız bıraktınız, birbirimizi bulduk.



