Avrupa yeniden silahlanırken İsviçre de bu sürecin bir parçası hâline geliyor. Milyarlarca franklık silahlanma bütçeleri hazırlanırken sosyal güvenlik, eğitim ve kamusal hizmetler kemer sıkma politikalarının hedefi oluyor. Oysa güvenlik, daha fazla silahlanmakla değil, insanların barınma, sağlık, bakım ve yaşam koşullarının güvence altına alınmasıyla mümkün. Savaşın hazırlığı yalnızca silahlarla değil, toplumsal yaşamın militaristleştirilmesiyle de yürütülüyor.
Bu yazı, BastA! (Basel Alternatifleri) partisinin internet sitesinde yayımlanan, parti sekreteri Franziska Stier’in değerlendirmelerinden Türkçeye uyarlanmıştır.
Avrupa yeniden silahlanıyor, İsviçre de bu yarışın içinde
Avrupa yeniden silahlanıyor. İsviçre de bu sürecin dışında değil. Kasım ayında silah ihracatının genişletilmesine yönelik bir oylamaya hazırlanılırken, İsviçre Devletler Konseyi’nde de devasa bir silahlanma yarışının nasıl finanse edileceği tartışılıyor.
Bu amaçla, 2027 gibi erken bir tarihte 24 milyar franklık bir borç fonu oluşturulması planlanıyor. Üstelik başlangıçta bu fonun herhangi bir dengeleyici finansman olmadan hayata geçirilmesi öngörüldü. Ardından halka bir oldubitti dayatılması planlanıyor. Böylece toplumun önüne iki seçenek konulacak: Katma değer vergisinin artırılması ya da kamu hizmetlerine yönelik yeni bir kemer sıkma paketinin uygulanması. Ulusal Konseyin bu konudaki tutumu aralık ayında netleşecek.
Tartışmalar, güvenlik kavramının ne kadar dar ve tek boyutlu ele alındığını şimdiden gösteriyor. Çünkü “ulusal güvenlik” için ayrılan kaynaklar çoğu zaman “sosyal güvenlik” pahasına sağlanıyor. Almanya’da sosyal alandaki kesintilerin etkileri şimdiden hissedilmeye başlandı. Alman sendikası ver.di’nin baş ekonomisti Dierk Hirschl’in hesaplamalarına göre asıl sonuçlar, borçların faiz ödemeleri gündeme geldiğinde ortaya çıkacak.
Burada da silahlanma borçlanmayla finanse ediliyor. Ingar Solty, bu politikanın toplumsal sonuçlarına dikkat çekerek şu değerlendirmeyi yapıyor: “Nüfusun bir kesiminin, konut sorununu ve çocuk bakım krizini gelecekte hepimizin tanklarda yaşayarak ve her sabah küçük çocuklarımızı kışlalara bırakarak çözemeyeceğimizi fark etmesi oldukça muhtemel.”
Almanya açısından yeni olan, yeniden silahlanma ideolojisinin toplumun geniş kesimlerinde de karşılık bulmaya başlaması. Solty bu durumu “içsel bir dönüm noktası” olarak tanımlıyor.
Görünürdeki tartışma, savunma amaçlı silahlanma ihtiyacı etrafında yürütülüyor. Rusya’nın Ukrayna’ya yönelik saldırgan savaşı, uluslararası hukukun sistematik biçimde ihlal edilmesi ve Putin’in tekrarlanan nükleer tehditleri, Avrupa’da gerçek bir güvenlik kaygısı yaratmış durumda. Ancak meselenin daha az dile getirilen, fakat bir o kadar önemli başka bir boyutu var. Avrupa Birliği’nin yeniden silahlanması, ABD’nin yanında ya da ondan bağımsız olarak, Almanya’nın öncülüğünde yeni bir jeopolitik güç oluşturma projesi olarak da şekilleniyor.
Bu nedenle asıl soru yalnızca Avrupa’nın ne kadar silahlanacağı değil, bu silahlanmanın toplumsal sonuçlarının ne olacağıdır. Silahlanma, bugün belirsiz bir dünyaya karşı kaçınılmaz bir yanıt olarak sunuluyor. Oysa bu süreç yalnızca dış tehditlere karşı alınan bir önlem değil. Aynı zamanda siyasi öncelikleri değiştiriyor, devasa kamu ve özel kaynakları belirli alanlara yönlendiriyor ve toplumun güvenlik algısını yeniden şekillendiriyor. Böylece militarizasyon, kendi başına toplumsal bir projeye dönüşüyor.
Tarafsızlık statüsüne rağmen İsviçre, coğrafi ve ekonomik açıdan Avrupa’ya derinden entegre olmuş durumda. Bu nedenle İsviçre’nin savaş öncesi döneme ilişkin konumunu değerlendirmek için Avrupa Birliği ve NATO içerisindeki gelişmeleri de dikkate almak gerekiyor.
Silahlanma yarışının arkasındaki güçler
NATO’nun daha önce gayrisafi yurt içi hasılanın yüzde 2’si olarak belirlediği savunma harcaması hedefi, 2025 yılında 2035’e kadar yüzde 5’e çıkarıldı. Bu hedef yalnızca doğrudan askerî harcamaları değil, savunmayla bağlantılı altyapı yatırımlarını da kapsıyor. Özellikle Donald Trump döneminde bu hedefe ulaşılması yönündeki baskı daha da arttı.
Dünyanın en büyük beş silah şirketinin ABD merkezli olması da bu sürecin ekonomik boyutunu ortaya koyuyor. Dolayısıyla yeniden silahlanma yalnızca bir güvenlik politikası değil, aynı zamanda savunma harcamaları üzerinden beslenen ve silah şirketlerine büyük kazançlar sağlayan Keynesyen bir ekonomik teşvik programı niteliği taşıyor.
İsviçre için de benzer bir savunma borç fonu planlanıyor. Bunun yanı sıra emeklilik fonları aracılığıyla milyonlarca franklık kaynak zaten silah şirketlerine aktarılıyor. WAV araştırma grubunun araştırmasına göre en az sekiz İsviçre emeklilik fonunun silah şirketlerinde toplam 638 milyon franklık yatırımı bulunuyor. Bu şirketler arasında nükleer silah ve misket bombası geliştirenler de var. Üstelik bu tür silahların finansmanı, Savaş Malzemesi Yasası kapsamında aslında yasaklanmış durumda.
Kasım ayında oylanacak Savaş Malzemesi Yasası’nda yapılması planlanan gevşetme, Avrupa’nın yeniden silahlanma sürecini daha da hızlandıracak. Bu değişiklikten en fazla yararlanması beklenen şirketlerden biri Alman silah tekeli Rheinmetall.
İsviçre Ekonomi Sekreterliği (SECO), 2025 yılında toplam 2,77 milyar frank değerinde savaş malzemesi ihracatına onay verdi. Bu ihracatın yüzde 71’i Rheinmetall’in üç iştiraki ve bir ortak girişimine yapıldı. Böylece silahlanma, İsviçre ekonomisi açısından da önemli bir iş koluna dönüşmüş durumda.
Ancak dış politika alanında söz konusu olan yalnızca silah sanayisinin ekonomik çıkarları değil. Avrupa’daki dış politika uzlaşması, ekonomik çıkarları jeopolitik güç hedefleriyle birleştiriyor. Solty, dış politika çevrelerinde iki temel yaklaşımın öne çıktığını belirtiyor. Bir tarafta ABD ile ayrıcalıklı ortaklığını sürdürerek küresel güç olmayı hedefleyen transatlantikçiler, diğer tarafta ise ABD ve NATO’dan bağımsız askerî kapasite oluşturmak isteyen Almanya merkezli Avrupa jeopolitiği savunucuları bulunuyor.
Askerî açıdan küçük, ancak ekonomik açıdan önemli bir aktör olan İsviçre’nin bu gerilim içerisinde nasıl bir konum alacağı henüz net değil. Bununla birlikte, ülkenin dış politika tercihlerinde ekonomik çıkarların belirleyici olması bekleniyor.
Sosyalistler olarak bu mayınlı alana girmemeliyiz. Bizim meselemiz kiminle silahlanacağımız ya da nasıl “savaşa hazır” hâle geleceğimiz değil, barış kapasitemizi nasıl yeniden inşa edeceğimiz olmalı. Maja Apelt’in ifade ettiği gibi, “Savaşa hazır olmak, başkalarının yaşamlarını ve geçim kaynaklarını tehlikeye atmaya istekli ve yetenekli olmak, aynı zamanda kendi hayatını da tehlikeye atmak anlamına gelir.”
Peki, iş bölümüne ve hiyerarşik biçimde örgütlenmiş öldürme düzenine nasıl engel olabiliriz?
Militarizasyonun üç boyutu
Maja Apelt, militarizasyon sürecini üç temel müdahale alanı üzerinden değerlendiriyor.
Maddi militarizasyon: Ulusal ekonomik kaynakların çok büyük bir bölümünün yeniden silahlanmaya ayrılması anlamına geliyor. Bu durum silah şirketlerinin kazançlarını artırırken eğitim, sağlık ve sosyal refah gibi kamusal alanların kaynaklardan yoksun bırakılmasına yol açıyor.
İdeolojik militarizasyon: Toplumun ahlaki, ideolojik ve psikolojik açıdan yeniden silahlandırılmasını ifade ediyor. Savunma anlayışının toplumsal zihniyetin ayrılmaz bir parçası hâline getirilmesi hedefleniyor. Bu süreç psikolojik ve fiziksel olarak zırhlanmayı, belirli erkeklik biçimlerinin yüceltilmesini ve kadınların doğurganlık üzerinden tanımlanmasını da içeriyor.
Bunun örneklerinden biri Fransa’da “demografik yeniden silahlanma” adı altında başlatılan, devlet desteğiyle doğum oranlarını artırmayı hedefleyen kampanya. Militarize edilmiş bir toplumda çocukların ve gençlerin savaşta yaşamlarını yitirmesinin “zorunlu savunma” adına kabul edilebilir bir fedakârlık olarak görülmesi isteniyor.
Kurumsal militarizasyon: Ordunun teknolojik ve teknik donanımına büyük yatırımlar yapılmasını ve asker sayısının artırılmasını kapsıyor. İsviçre’de bunun yansımaları, sivil hizmete ilişkin düzenlemelerin sıkılaştırılmasında ve 14 Haziran 2026’da az farkla kaybedilen referandumda görülebilir.
Savaş öncesi dönem ne zaman başladı?
Yeniden silahlanma üzerine yürütülen kamusal tartışmalar, sanki başka hiçbir seçenek yokmuş gibi bir atmosfer yaratıyor. “Barış istiyorsanız savaşa hazırlanın” sloganı bu yaklaşımın özeti hâline gelmiş durumda. Ingar Solty ise bu mantığı ironik bir biçimde eleştirerek, böyle düşünülürse silah şirketlerinin dünyanın en etkili barış savunucuları sayılması gerektiğini belirtiyor.
Oysa şiddetin, özellikle liberal demokrasiler tarafından örgütlendiğinde, meşrulaştırılması gerekiyor. Afganistan işgalinin gerekçelerinden biri olarak Afgan kadınlarının özgürleştirilmesinin gösterilmesini hatırlamak yeterli. O dönemde askerî müdahaleyle özgürleştirileceği söylenen kadınlar, bugün bir kez daha korunmaya ihtiyaç duyan insanlar olarak sunuluyor. Bu nedenle, kadınların özgürlüğü ve korunması söylemiyle gerekçelendirilse bile savaşın siyasi bir araç olarak normalleştirilmesine kararlılıkla karşı çıkmalıyız.
Christa Wolf, “Kassandra” adlı eserinde, kahramanına harekete geçmeyi gerektiren şu soruları sordurur: “Giderek içine zorlandığımız savaş hâli aslında ne zaman başladı? Ve sözde geri dönüşü olmayan noktaya nasıl ulaştık?”
Wolf’un üzerinde durduğu savaş öncesi dönem kavramı, kurallarının söylenmesi, yazılması ve kuşaktan kuşağa aktarılması gereken bir tarihsel uyarıyı ifade eder. Wolf’un sözleriyle, “Kendi halkınız tarafından aldatılmayın.”
Bu aldatmacalardan biri, militarizasyonu modern, kapsayıcı, hatta özgürleştirici bir süreç gibi göstermektir. Kadınların askerî kurumlara daha fazla dâhil edilmesi, militarizmin şiddet mantığını değiştirmez. Aksine bu durum, militarizasyonun toplumda yeniden meşruiyet kazanmasına hizmet edebilir.
Bir başka aldatmaca ise caydırıcılık, yeniden silahlanma ve nükleer silahlar konusunda başka hiçbir seçeneğin bulunmadığı iddiasıdır. Brunner’e göre bu yaklaşım, Avrupa’nın barış projesini bir savunma birliğine dönüştürmeyi amaçlıyor. Burada mesele yalnızca gerçekçi siyaset adına iki kötü seçenekten daha az kötü olanı tercih etmek değil. Aynı zamanda toplumun düşünme, hissetme ve davranma biçiminin askerî seferberliğe uygun şekilde değiştirilmesidir. Çünkü savaşın şiddetinden önce de sonra da insanların hissettikleri, düşündükleri ve içselleştirdikleri belirleyici bir rol oynar.
İsviçre de bu yeni düzenden kendisini bütünüyle soyutlayamaz. Ancak buna verilecek yanıtın mutlaka Avrupa’nın silahlanma yarışına katılmak olması gerekmiyor.
Güvenliği yeniden düşünmek: Silahlanmaya karşı toplumsal bir alternatif
Bu nedenle karşı bir anlatıya ihtiyaç var. Feminist bir dış politika, militarizasyonu ve onun toplumsal koşullarını aynı anda sorgulamadığı sürece yetersiz kalacaktır. Feminizm, aynı zamanda nasıl bir güvenlik anlayışı oluşturmak istediğimizi de sorgulamayı gerektiriyor. Hedefimiz sosyal, ekolojik ve sivil güvenliği bir arada ele alan gerçek bir güvenlik politikası geliştirmek olmalı.
Savaş, silahların kullanılmaya başlandığı yerde başlamaz. Ekonomik çıkarlardan, jeopolitik güç ilişkilerinden, milliyetçi anlatılardan ve kimin koruyacağı, kimin korunacağı üzerine kurulu ataerkil anlayışlardan beslenerek ortaya çıkar. Bu nedenle kendimizi yalnızca belirli savaşların yol açtığı aşırılıkları kınamakla sınırlayamayız. Militarizm, milliyetçilik, sömürgecilik, emperyalizm, kapitalizm ve ataerkillik arasındaki ilişkileri görmeli, bu düzenden kazanç sağlayanları açıkça teşhir etmeliyiz.
Bu yaklaşım, güvenliği öncelikle ulusal çıkarlar üzerinden değil, toplumun en alt kesimlerinden başlayarak düşünmek ve tartışmak anlamına geliyor. Bir toplum ancak insanlar barınma hakkına sahip olduğunda, bakım hizmetleri karşılandığında, sağlık hizmetlerine erişebildiğinde ve yaşamın temel koşulları güvence altına alındığında gerçekten güvenli olabilir.
Bu yalnızca İsviçre için değil, uluslararası düzeyde de geçerli. Bu nedenle ilk bakışta yalnızca ekonomik meseleler gibi görünen serbest ticaret anlaşmaları da askerî işbirlikleri kadar barış açısından önem taşıyor.
24 milyar franklık yeniden silahlanma paketi ve yaklaşan Savaş Malzemesi Yasası oylamasıyla ilgili siyasi kararlar aynı zamanda sınıfsal meselelerdir. İsviçre silah lobisi de küresel militarizasyon pastasından pay almak istiyor. Bunun bedelini ise sosyal güvencelerin aşındırılması, feminist mücadelelerin geriletilmesi ve savaşa psikolojik hazırlık anlamına gelen toplumsal zırhlanma üzerinden ödüyoruz.
Böylesi bir zeminde otoriter ve faşist güçlerin gelişmesi şaşırtıcı değil.
Savaş öncesi dönem çoktan başladı.
Franziska Stier – BastA! Parti Sekreteri
Kaynaklar:
Jutta Weber: www.zeitschrift-luxemburg.de/artikel/wider-den-vorkrieg
Ingar Solty: www.zeitschrift-luxemburg.de/artikel/die-ideologie-der-inneren-zeitenwende
Maja Apelt: www.zeitschrift-luxemburg.de/artikel/das-gestamm-der-kriegstuechtigkeit
Jan Jirat: www.woz.ch/2640/ruestungsreport-2026/lex-rheinmetall/!GPT99DHJ3XJK
www.saldo.ch/artikel/artikeldetail/pensionskassen-investieren-viel-gel-in-ruestungsgruppene
wav.info/recherchen/wav-daten-ermoeglichen-ruestungsrecherchen



