Adalet Bakanı Akın Gürlek’in LGBTİ+ derneklerine ve aktivistlere yönelik baskıları “Ailem Güvende” adı altında savunduğu bir dönemde, “aileyi koruma” adı altında kimin nasıl yaşayacağına, kimin kimi seveceğine, kadının nasıl giyineceğine, gençlerin nasıl yaşayacağına, LGBTİ+ların toplumda görünür olup olmayacağına kadar uzanan bir devlet müdahalesi kuruluyor. Türkiye, 20 Mart 2021’de Cumhurbaşkanı kararıyla İstanbul Sözleşmesi’nden çekildi. Bir tarafta LGBTİ+ derneklerine yönelik baskılarla “çocukları koruyoruz” diyen bir iktidar var. Diğer tarafta çocukların MESEM’lerle işgücüne dahil edildiği, iş cinayetlerinde yaşamını yitirdiği bir düzen var.
Bir iktidarın gerçek yüzünü anlamak için bazen ne söylediğine değil, kimi koruduğunu söylediğine bakmak gerekir.
AKP iktidarı yıllardır aynı cümleyi farklı biçimlerde kuruyor: “Aileyi koruyoruz.”
Şimdi Adalet Bakanı Akın Gürlek de aynı cümlenin arkasına sığınıyor. LGBTİ+ derneklerine, aktivistlere, mekânlara yönelik operasyonun adı “Ailem Güvende”.
İnsanın aklına ister istemez şu soru geliyor:
Kimin ailesi güvende?
Çünkü Türkiye’de kadınların öldürüldüğü, çocukların iş cinayetlerinde katledildiği, LGBTİ+ların nefret diliyle hedef gösterildiği, gençlerin ve kadınların yaşam biçimlerine müdahale edildiği bir düzende devletin “aile” dediği şeyin kimlerden oluştuğunu artık biliyoruz.
Erkek egemen aile makbul aile.
Kadının itaat ettiği aile makbul aile.
Çocuğun ucuz işgücü olarak fabrikaya, atölyeye, şantiyeye gönderildiği aile makbul aile.
LGBTİ+ bireylerin görünmez olduğu aile makbul aile.
Kadının boşanmak istediğinde öldürülmediği değil, boşanmaya cesaret edemediği aile makbul aile.
Devletin tarif ettiği sınırların dışına çıkmayan herkesin makbul olduğu bir aile.
Gürlek’in “Ailem Güvende” dediği şey biraz da budur.
Aileyi korumak mı, aileyi AKP standartlarına getirmek mi?
13 Eylül’de başlayan operasyonun gerekçesi “çocukların, aile kurumunun ve toplum düzeninin korunması” olarak açıklandı. Adalet Bakanı, 15 ili kapsayan operasyonlarda 162 kişi, 9 dernek ve 13 işletme hakkında adli işlem yapıldığını duyurdu. Operasyon kapsamında LGBTİ+ dernekleri basıldı, yöneticiler gözaltına alındı, bazı internet sitelerine ve sosyal medya hesaplarına erişim engelleri getirildi.
Burada asıl tartışmamız gereken operasyon dosyalarının hukuki içeriğinden önce, iktidarın kurduğu siyasal çerçevedir.
Çünkü “aileyi koruma” artık yalnızca aile içindeki şiddeti önlemek anlamına gelmiyor.
Tam tersine.
“Aileyi koruma” adı altında kimin nasıl yaşayacağına, kimin kimi seveceğine, kadının nasıl giyineceğine, gençlerin nasıl yaşayacağına, LGBTİ+ların toplumda görünür olup olmayacağına kadar uzanan bir devlet müdahalesi kuruluyor.
Devlet aileyi korumuyor.
Devlet kendi makbul aile tarifini topluma dayatıyor.
Kadın öldürülürken aile neredeydi?
İktidarın aile hassasiyetini kadın cinayetleri üzerinden de konuşalım.
2025 yılında Türkiye’de en az 391 kadın erkekler tarafından öldürüldü ya da şüpheli biçimde hayatını kaybetti. Türkiye Kadın Dernekleri Federasyonu’nun verilerine göre bu ölümlerin 297’si kadın cinayeti, 94’ü şüpheli ölüm olarak kayda geçti.
2026’nın yalnızca ilk altı ayında ise Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu 150 kadın cinayeti ve 151 şüpheli kadın ölümü bildirdi. Öldürülen kadınların yalnızca 8’i, yani yüzde 5’i öldürüldükleri sırada 6284 kapsamında koruma veya tedbir sürecindeydi.
Şimdi sormak gerekiyor:
Kadınların yaşam hakkı tehdit altındayken “aile” neredeydi?
Kadınlar boşanmak istedikleri için öldürülürken “aile” neredeydi?
Şiddet gördüklerini söyledikleri halde korunmayan kadınlar öldürülürken “aile” neredeydi?
Ve daha önemlisi:
Kadını korumayan devlet, aileyi neden bu kadar çok korumak istiyor?
Çünkü burada korunan şey kadının kendisi değil.
Ailenin mevcut hiyerarşisi.
İstanbul Sözleşmesi’nden LGBTİ+lara uzanan çizgi
Bu yüzden İstanbul Sözleşmesi’nden çıkış ile bugün LGBTİ+ derneklerine yönelik operasyonlar arasında kopukluk aramak mümkün değil.
Türkiye, 20 Mart 2021’de Cumhurbaşkanı kararıyla İstanbul Sözleşmesi’nden çekildi.
O gün “aile” adına savunulan şey neyse bugün de aynı şey savunuluyor.
Kadının şiddetten korunmasını güvence altına alan uluslararası bir sözleşmeden çıkılırken “aile” dendi.
Bugün LGBTİ+ dernekleri basılırken yine “aile” deniyor.
Yarın kadınların, gençlerin, çocukların başka hangi hakkı “aile” gerekçesiyle tartışmaya açılacak?
Bunun cevabını tahmin etmek zor değil.
Çünkü mesele LGBTİ+lar değil yalnızca.
Devletin yurttaşın hayatına nerede müdahale edebileceğine ilişkin sınırların her gün biraz daha ileri taşınmasıdır.
Peki çocuklar?
Burada MESEM’lere de bakmak gerekiyor.
Bir tarafta LGBTİ+ derneklerine operasyon düzenleyip “çocukları koruyoruz” diyen bir iktidar var.
Diğer tarafta çocukların işyerlerinde çalıştırıldığı, iş cinayetlerinde yaşamını yitirdiği bir düzen var.
İSİG Meclisi’nin verilerine göre 2013’ten 2025’e kadar en az 852 çocuk çalışırken hayatını kaybetti. MESEM sistemi kapsamında çocukların uzun saatler çalıştırıldığı, iş kazaları geçirdiği ve çeşitli biçimlerde şiddete maruz kaldığı da araştırmalara yansıdı.
Şimdi biri çıkıp çocukların güvenliğinden söz ettiğinde insanın sorması gerekiyor:
Çocukları gerçekten korumak mı istiyorsunuz, yoksa çocuklar üzerinden kendi ahlak rejiminizi mi kuruyorsunuz?
Çünkü çocukların bedenleri, LGBTİ+ların kimlikleri ve kadınların yaşamları üzerinde aynı devletçi “koruma” dili dolaşıma sokuluyor.
Koruma deniliyor.
Denetim uygulanıyor.
Ahlak deniliyor.
Baskı kuruluyor.
Aile deniliyor.
İtaat bekleniyor.
Aile adı altında bir toplum tasarımı
Erdoğan iktidarının son yıllardaki politikalarına biraz uzaktan bakıldığında parçalı görünen birçok uygulamanın aslında aynı siyasal hatta oturduğu görülüyor.
Kadının aile içindeki konumunu güçlendiren değil, geleneksel aileyi merkez alan politikalar.
İstanbul Sözleşmesi’nden çıkış.
Kadın cinayetleri karşısında süren cezasızlık tartışmaları.
LGBTİ+ların sistematik biçimde hedef gösterilmesi.
Pride yürüyüşlerinin yasaklanması.
Gençlerin yaşam biçimlerine yönelik müdahaleler.
Çocukların MESEM sistemiyle işgücüne dahil edilmesi.
Ve şimdi “Ailem Güvende” operasyonları.
Bunların her biri tek başına ele alındığında başka bir dosya gibi görünebilir.
Ama hepsinin üzerinde aynı kelime yazıyor:
Aile.
AKP’nin aile siyaseti artık yalnızca aileyi ilgilendiren bir siyaset değil.
Toplumun tamamını düzenleme projesi.
Gürlek’e bir öneri
O halde “Adalet” Bakanı Akın Gürlek’e küçük bir önerimiz olsun.
Madem aileyi bu kadar çok seviyorsunuz, önce gerçekten aileleri güvende hale getirin.
Kadınların öldürülmediği evler kurun.
Çocukların çalışırken ölmediği bir düzen kurun.
Kadınların şiddet gördüğünde polise başvurduğu ve gerçekten korunduğu bir hukuk sistemi kurun.
Boşanmak istediği için öldürülen kadınların hesabını sorun.
Faili değil mağduru sorgulayan anlayıştan vazgeçin.
LGBTİ+ları düşmanlaştırmadan çocukların güvenliğini sağlayın.
İnsanların kimlikleri ve cinsel yönelimleri üzerinden suçlu ilan edilmediği bir ülke yaratın.
Sonra gerçekten “ailem güvende” diyebilirsiniz.
Ama bugün yapılan başka bir şey.
Bugün devlet, kendi tanımladığı ailenin sınırlarını toplumun tamamına çiziyor.
O sınırların dışına çıkanları ise polisle, savcılıkla, mahkemeyle ve ceza tehdidiyle hizaya getirmeye çalışıyor.
Bu nedenle sizin “Ailem Güvende” dediğiniz operasyonun karşısında bizim söyleyecek başka bir cümlemiz var:
Ailenizi de alın gidin…
Çünkü bizim ailemizi sizin korumanıza ihtiyacımız yok.
Biz ailemizi sizin çizdiğiniz kalıplara hapsetmeden de kurabiliriz.
Kadın kendi hayatına karar verebilir.
Çocuk çalışmak zorunda kalmadan büyüyebilir.
LGBTİ+ birey kimliğini saklamadan yaşayabilir.
Genç kendi hayatının sahibi olabilir.
İnsan sevdiğini sevebilir.
Ve devlet bütün bunların üzerinde bekleyen bir ahlak bekçisi olmak zorunda değildir.
Sizin göreviniz insanların nasıl yaşayacağını belirlemek değil.
Hukuku işletmek.
Herkes için.
Sadece sizin makbul gördükleriniz için değil.
İşte o zaman gerçekten bir hukuk devletinden söz ederiz.
O zamana kadar ise “Ailem Güvende” diyeceğiniz her operasyonun ardından aynı soruyu sormaya devam edeceğiz:
Kimin ailesi güvende?



