fbpx

Almanya Saksonya-Anhalt’ta faşist parti AfD yüzde 44,5 oyla birinci parti oldu

Paylaş

Faşist AfD’nin yüzde 44,5 oyla kazandığı seçim, derinleşen sosyal krizin emekçilerin öfkesini sola değil sağa yönelttiğini gösterdi. CDU’nun ağır yenilgisi ve sol partilerin sınırlı desteği, Almanya’da faşizme karşı mücadelenin yalnızca sandıkta AfD’yi engellemekten ibaret olamayacağını bir kez daha ortaya koydu.

Almanya’nın doğusundaki Saksonya-Anhalt’ta 6 Eylül’de yapılan eyalet seçimleri, ülke siyasetinde tarihsel bir dönüm noktası oldu. Faşist AfD yüzde 44,5 oy alarak açık ara birinci parti oldu. Parti, 2021 seçimlerinde aldığı yüzde 20,8’lik oyunu iki katından fazla artırırken, CDU yüzde 37,1’den yüzde 18,5’e geriledi. Böylece AfD, Saksonya-Anhalt’ta şimdiye kadar herhangi bir partinin aldığı en yüksek oy oranına ulaştı.

Die Linke yüzde 9,5, Yeşiller yüzde 9, SPD ise yüzde 8 oy aldı. BSW yüzde 5 civarında kalırken parlamentoya girip giremeyeceği seçim gecesi itibarıyla kritik bir eşikteydi.

Bu sonuç, yalnızca bir eyalet seçimindeki parti değişimi olarak okunmuyor. Faşist bir partinin Almanya’da ilk kez bir eyalet seçiminde yüzde 44,5 gibi bir oy oranına ulaşması, faşizmin toplumsal ve siyasal alandaki ağırlığının geldiği noktayı göstermesi açısından tarihsel bir önem taşıyor.

Sosyal kriz faşist siyasete alan açıyor

AfD’nin başarısını sadece göçmen düşmanlığı üzerinden açıklamak, seçim sonucunun toplumsal zeminini eksik okumak olur.

Saksonya-Anhalt, Almanya’nın ekonomik açıdan daha yoksul eyaletlerinden biri. Ortalama net gelir ülke genelinde en düşük düzeyde bulunurken, yaşlı nüfusun yüksekliği sosyal güvenlik sorunlarını daha da önemli hale getiriyor. Seçim araştırmalarında sosyal güvenlik en önemli seçim motivasyonlarından biri olarak öne çıktı. Seçmenlerin yüzde 70’i mevcut gelişmelerin devam etmesi halinde gelecekte faturalarını ödeyememekten endişe duyduğunu belirtti.

Dolayısıyla seçim sonucunun arkasında ekonomik güvencesizlik, hayat pahalılığı, düşük gelirler, emeklilik ve sosyal devletin geleceğine ilişkin kaygılar bulunuyor.

Sorun tam da burada ortaya çıkıyor: Toplumsal eşitsizliklerin ve güvencesizliğin gerçek nedenleri sermaye ilişkilerinde, neoliberal politikalarda ve sosyal devletin geriletilmesinde aranmak yerine, faşist AfD tarafından göçmenlere ve “yabancılara” yöneltiliyor.

Toplumdaki gerçek öfke, sınıfsal bir hatta örgütlenmek yerine milliyetçi ve ırkçı bir hatta kanalize ediliyor.

Berlin’e duyulan öfkenin adresi AfD oldu

Seçim aynı zamanda Friedrich Merz hükümetine yönelik güçlü bir tepki niteliğinde.

Seçmenlerin yüzde 59’u federal hükümetin bu seçimde bir “uyarı” alması gerektiğini düşünürken, Başbakan Friedrich Merz’in eyaletteki onay oranı yalnızca yüzde 9’da kaldı. Yüzde 70’lik kesimin ekonomik gelişmeler nedeniyle gelecekte faturalarını ödeyememekten endişe duyması da hükümete yönelik tepkinin ekonomik temelini gösteriyor.

Böylece federal hükümete, ekonomik politikalara ve mevcut siyasal düzene yönelik öfke, sol bir alternatife değil faşist AfD’ye aktı.

Bu, Almanya’daki sol açısından son derece önemli bir siyasal soruna işaret ediyor. Toplumun önemli bir bölümü mevcut düzenden memnun değil; ancak bu memnuniyetsizlik, kapitalizme ve neoliberal politikalara karşı örgütlü bir sınıf siyasetine dönüşmediği ölçüde faşist hareket tarafından kullanılabiliyor.

CDU’nun çöküşü faşistlerin önünü açtı

CDU’nun sonucu da ayrıca dikkat çekici.

2002’den beri Saksonya-Anhalt hükümetinin merkezinde yer alan CDU, 2021’de yüzde 37,1 oy almıştı. Bu seçimde ise yüzde 18,5’e geriledi. Parti tarihinin eyaletteki en kötü sonuçlarından biriyle karşı karşıya kaldı.

CDU’nun faşist AfD karşısında uzun süredir izlediği strateji de tartışmanın önemli bir parçası.

Muhafazakâr partilerin göç, sınır güvenliği, “düzensiz göç” ve güvenlik politikalarında faşistlerin gündemine yaklaşması, AfD’nin siyasal çerçevesini zayıflatmadı. Tersine, faşistlerin gündeminin siyasal merkeze taşınmasına hizmet etti.

Sonuç, bunun faşistleri geriletmediğini açık biçimde gösteriyor.

Faşist AfD artık yalnızca protesto partisi değil

AfD’nin yüzde 44,5’e ulaşması, partinin artık yalnızca “protesto oyu” verilen bir parti olmadığını gösteriyor.

Partinin eyalet örgütü 2023’ten bu yana Saksonya-Anhalt Anayasayı Koruma Dairesi tarafından “kesinleşmiş aşırı sağcı” (gesichert rechtsextremistisch) olarak sınıflandırılıyor. Bu sınıflandırmanın gerekçeleri arasında partinin özgür demokratik temel düzenin temel ilkelerine, özellikle de insan onurunun korunmasına yönelik tutumu bulunuyor.

AfD’nin faşist niteliğini yalnızca devlet kurumlarının hukuki sınıflandırmasına indirgemek yeterli değil. Göçmenleri toplumsal sorunların kaynağı olarak gösteren, ırkçı-milliyetçi bir toplum tahayyülü kuran, LGBTİ+ haklarına ve toplumsal cinsiyet eşitliğine saldıran, otoriter devlet anlayışını savunan ve demokratik kazanımları geriletmeyi hedefleyen programı, partinin faşist karakterini ortaya koyuyor.

AfD’nin Saksonya-Anhalt için hazırladığı programda göçmenlere yönelik sınır dışı politikalarının genişletilmesi, mültecilerin çalışma yaşamına ilişkin kısıtlamalar, eğitim ve kültür alanında milliyetçi düzenlemeler, gökkuşağı bayraklarının yasaklanması ve kamu yayıncılığının yeniden yapılandırılması gibi öneriler bulunuyor.

Göçmenler krizin nedeni değil, hedef tahtasında

Faşist AfD’nin en önemli siyasal araçlarından biri, ekonomik ve sosyal sorunların nedenlerini görünmez kılarak sorumluluğu göçmenlere yüklemek.

Oysa Saksonya-Anhalt’ın temel sorunlarından biri nüfusun yaşlanması ve azalması. Ekonominin özellikle belirli sektörlerde işgücüne ihtiyaç duyduğu bir dönemde göçmenleri hedef almak, toplumsal sorunlara çözüm üretmekten çok emekçileri birbirine karşı konumlandırmaya yarıyor.

Faşist siyaset böylece aynı işyerinde çalışan Alman ve göçmen işçileri birbirinin rakibi haline getirirken, ücretlerin düşüklüğünü, güvencesiz çalışmayı ve sosyal devletin gerilemesini belirleyen sermaye ilişkileri tartışmanın dışına itiliyor.

Bu açıdan faşizmin göçmen düşmanlığı yalnızca bir “kültür savaşı” meselesi değil; aynı zamanda işçi sınıfının bölünmesine dayanan sınıfsal bir siyasettir.

Doğu Almanya’nın birikmiş sorunları

AfD’nin özellikle Doğu Almanya’daki başarısını, bölgenin özgül tarihsel deneyiminden bağımsız değerlendirmek de mümkün değil.

Saksonya-Anhalt, Almanya’nın birleşmesinden sonra sanayisizleşme, nüfus kaybı, işsizlik ve Batı Almanya ile ekonomik eşitsizliklerin derinleşmesi gibi sorunlarla karşı karşıya kaldı.

Faşist AfD bugün bu birikmiş hoşnutsuzluğu “Berlin tarafından unutulmuş Doğu” söylemiyle kendi siyasal projesine bağlamaya çalışıyor.

Rusya ile ilişkiler ve Ukrayna savaşı konusundaki tutum da bu siyasetin bir parçası. AfD, Rusya ile ekonomik ilişkilerin yeniden kurulmasını ve Ukrayna’ya verilen desteğin sona erdirilmesini savunuyor. Doğu Almanya’da Rusya ve Sovyetler Birliği’ne ilişkin tarihsel algıların da bu siyasetin toplumsal karşılığında etkili olduğu görülüyor.

Ancak burada belirleyici olan, Doğu Almanya’nın sosyal ve ekonomik eşitsizliklerinin faşistlere terk edilmemesi.

Bölgesel eşitlik, kamusal hizmetler, güvenceli çalışma, ücretlerin yükseltilmesi, emeklilik ve sosyal güvenlik gibi talepler antifaşist ve enternasyonalist bir sınıf siyasetiyle yeniden buluşturulmadığında, faşistler bu boşluğu milliyetçilik ve ırkçılıkla dolduruyor.

Solun önündeki asıl sorun

Seçimin belki de en çarpıcı sonucu, toplumsal sorunlarla siyasal tercihler arasındaki çelişki.

Sosyal güvenlik, gelir ve ekonomik gelecek seçmenlerin en önemli kaygıları arasında bulunurken Die Linke yüzde 9,5’te kaldı. Buna karşılık faşist AfD yüzde 44,5’e ulaştı.

Başka bir ifadeyle, toplumun önemli bir bölümü sosyal sorunlar nedeniyle öfkeli; fakat bu öfkenin siyasal adresi sol değil faşistler oluyor.

Bu tablo, “AfD’ye karşı demokratik cephe” çağrısının tek başına yeterli olmadığını gösteriyor.

Elbette faşistlerin iktidara yürüyüşünün engellenmesi yaşamsal bir görevdir. Ancak faşizme karşı mücadele yalnızca “AfD gelmesin” siyasetine indirgenemez.

Solun aynı zamanda emekçilerin ücret, konut, emeklilik, sağlık, eğitim, enerji ve sosyal güvenlik taleplerini merkeze alan; göçmenleri hedef göstermeden toplumsal kaynakların nasıl bölüşüldüğünü sorgulayan; sermayeye ve neoliberal politikalara karşı somut bir alternatif ortaya koyan bir siyasal hat geliştirmesi gerekiyor.

Faşistlerin hükümet kurması hâlâ kesin değil

Seçim zaferine rağmen AfD’nin hükümet kurup kuramayacağı henüz belli değil.

Partinin hedefi tek başına hükümet kurmak. Ancak bunun için Landtag’da sandalye çoğunluğunu elde etmesi gerekiyor. CDU, SPD, Yeşiller ve Die Linke seçim gecesi de AfD ile herhangi bir işbirliğine gitmeyeceklerini açıkladılar.

Dolayısıyla önümüzdeki dönemde asıl tartışma yalnızca kimin başbakan olacağı değil, faşist AfD’nin eyalet yönetimine giden yolu nasıl açmaya çalışacağı ve diğer partilerin bu süreçte nasıl konumlanacağı olacak.

AfD liderliği seçim sonucunu doğrudan bir “hükümet kurma görevi” olarak yorumlarken, parti içinde hükümeti devralmaya ne kadar hazır olunduğuna ilişkin tartışmaların da bulunduğu bildiriliyor.

Faşizme karşı mücadele sosyal adalet mücadelesidir

Saksonya-Anhalt seçimi faşist AfD açısından tarihsel bir başarıdır. Ancak bu başarıyı yalnızca “Almanya sağa kayıyor” şeklinde açıklamak yetersiz kalır.

Ortada aynı zamanda derinleşen bir sosyal kriz, siyasal temsil krizi ve solun bu krize yanıt verme krizinin kesişmesi var.

İnsanlar geçinemiyor, emeklilik ve sağlık sisteminin geleceğinden kaygı duyuyor, enerji ve yaşam maliyetleri yükseliyor, Doğu Almanya’daki ekonomik eşitsizlikler sürüyor. Bu koşullarda mevcut düzene yönelik öfke büyüyor.

Faşist AfD ise bu öfkeye kapitalizmin ve neoliberal politikaların yarattığı sorunlara karşı gerçek bir alternatif sunarak değil; milliyetçilik, ırkçılık, göçmen düşmanlığı ve otoriterlik üzerinden yanıt veriyor.

Bu nedenle Saksonya-Anhalt sonucu yalnızca faşist AfD’ye karşı bir savunma hattının değil, emekçilerin ekonomik ve sosyal taleplerini antifaşist, feminist, ekolojist ve enternasyonalist bir sınıf siyasetiyle buluşturacak güçlü bir sol hattın zorunluluğunu ortaya koyuyor.

Faşizmi geriletmenin yolu, toplumun gerçek sorunlarını görmezden gelmek değil; bu sorunların kaynağını sermaye düzeninde göstermek ve emekçilere faşistlerin bölücü siyasetine karşı daha güçlü, eşitlikçi ve özgürlükçü bir gelecek seçeneği sunmaktan geçiyor.