İsviçre’nin tarafsızlığı hiçbir zaman mutlak olmadı. Ancak bugün tartışılan, bu tarafsızlığın NATO ve AB’nin giderek militarize olan güvenlik politikalarına daha fazla eklemlenip eklemlenmeyeceği. Savaşların ve ekonomik yaptırımların bedelini emekçiler ve ezilen halklar öderken, 27 Eylül’de Tarafsızlık Girişimi’ne “evet” demek, savaş bloklarının dışında kalmak için önemli bir seçenek.
27 Eylül’de İsviçre’de “Tarafsızlık Girişimi – Die Neutralitätsinitiative” için sandık başına gidecek seçmenler ilk bakışta oldukça eski ve tanıdık bir konuda oy kullanacak görünseler de esas mesele oldukça yeni ilk bakışta görünenden farklı: İsviçre bu referandumda önümüzdeki dönemde savaşlar, askeri ittifaklar ve ekonomik yaptırımlar karşısında nerede ve nasıl duracağını belirleyecek.
Federal hükümet ve parlamentodaki sağ parti SVP dışındaki büyük partiler “hayır” diyor. Yelpazenin solunda duran SP ve Yeşiller de girişimi “Putin yanlısı” olarak nitelendiriyor. Girişimin arkasında gerçekten de güçlü biçimde SVP ve sağ muhafazakâr çevreler bulunuyor. Fakat buradan hareketle girişimin içeriğini tartışmadan “hayır” demek siyaseti fazlasıyla kolaylaştırılmış bir “kim söylüyor?” tartışmasına indirgemek anlamına geliyor.
27 Eylül’de oylanacak olan, basitçe “Putin’i destekliyor musunuz?” sorusu değil. İsviçre’nin NATO ve diğer askeri ittifaklarla ilişkisini, savaşlara dolaylı katılımını ve tek taraflı ekonomik yaptırımlara dahil olup olmamasını belirleyecek anayasal bir düzenleme.
27 Eylül’de tam olarak ne oylanıyor?
Girişim kabul edilirse Anayasa’ya İsviçre’nin “daimi ve silahlı” tarafsız olduğu açık biçimde yazılacak.
İsviçre herhangi bir askeri veya savunma ittifakına katılamayacak. Üçüncü devletler arasındaki savaşlara askeri olarak katılamayacak. Daha önemlisi, savaşan devletlere karşı tek taraflı ekonomik yaptırımlar ve diğer askeri olmayan zorlayıcı tedbirlere katılması da yasaklanacak. BM Güvenlik Konseyi tarafından alınan yaptırım kararları ise istisna olacak. Ayrıca İsviçre tarafsızlığını çatışmaların önlenmesi ve çözümünde diplomasi ve arabuluculuk için kullanacak.
İsviçre gerçekten ne kadar tarafsız?
İsviçre tarafsızlığının uzun bir tarihi var. Modern İsviçre devletinin kuruluşundan itibaren anayasal bir unsur haline gelen tarafsızlık, uluslararası hukuk bakımından da tanınmış durumda. Fakat burada önemli bir ayrım yapmak gerekiyor: tarafsızlığın hukuku ile tarafsızlık politikası aynı şey değil.
İsviçre savaşlara doğrudan katılmamış olabilir. Ama ekonomik, siyasi ve diplomatik olarak hiçbir zaman dünyadan yalıtılmış bir ada olmadı. Soğuk Savaş boyunca Batı kapitalizminin ekonomik ve siyasi alanında yer aldı. NATO’nun Barış İçin Ortaklık programına 1996’da katıldı. Son yıllarda ise NATO ile askeri işbirliğini, ortak tatbikatları ve Avrupa güvenlik mimarisiyle ilişkilerini daha da geliştirdi.
Ukrayna savaşı bu dönüşümü hızlandırdı. İsviçre, Rusya’nın Ukrayna’yı işgalinin ardından AB’nin Rusya’ya yönelik yaptırımlarını büyük ölçüde devraldı. Federal hükümet bunun tarafsızlığın ihlali olmadığını, uluslararası hukuk düzenini savunmanın bir aracı olduğunu söylüyor. Girişimin savunucuları ise haklı olarak şu soruyu soruyor: Bir savaşta taraflardan birine ekonomik savaş uygulamak nasıl tarafsızlık olabilir?
Dolayısıyla bugün tartıştığımız şey “İsviçre tarafsız mı, değil mi?” sorusundan ziyade, tarafsızlığın ne kadarının fiilen kaldığıdır.
Yaptırım savaşın barışçıl biçimi değildir
Tam da burada ekonomik yaptırımlar meselesi önem kazanıyor.
Yaptırımlar çoğu zaman savaşın alternatifi, hatta “barışçıl” bir dış politika aracı olarak sunuluyor. Oysa ekonomik yaptırımların gerçek sonuçlarına baktığımızda tablo çok daha farklı.
2025’te The Lancet Global Health dergisinde yayımlanan kapsamlı bir araştırma, 1971-2021 döneminde 152 ülkedeki yaptırım uygulamalarını ve yaşa göre ölüm oranlarını inceledi. Araştırma, özellikle tek taraflı ekonomik yaptırımlar ve ABD yaptırımları ile artan ölüm oranları arasında güçlü nedensel ilişki buldu; BM yaptırımları için ise aynı istatistiksel etkiyi tespit etmedi. Çalışmanın hesaplamaları, tek taraflı yaptırımların 2012-2021 döneminde yılda ortalama yaklaşık 564 bin ek ölümle ilişkili olduğunu gösteriyor. Bu verilerden hareketle araştırmanın sonuçları 1970’lerden 2021’e kadar toplam ölüm yükünün on milyonlarca insanı bulduğuna işaret ediyor.
Dolayısıyla “yaptırım uyguluyoruz ama bomba atmıyoruz” demek yeterli değil. Çünkü yaptırım; ilaca, gıdaya, enerjiye, finansmana, ulaşıma ve üretim araçlarına erişimi kısıtladığında, bedelini çoğu zaman yaptırım uygulanan ülkenin yöneticileri değil emekçiler, çocuklar, yaşlılar ve yoksullar ödüyor.
İsviçre de bu mekanizmanın dışında değil. Bugün Venezuela, Nikaragua, İran ve Suriye gibi ülkelere yönelik yaptırım rejimleri uyguluyor; Kongo Demokratik Cumhuriyeti konusunda ise hem BM yaptırımlarını hem de uluslararası yaptırım mekanizmalarını hayata geçiriyor. Bunlar, emperyalist merkezin bağımsız bir dış politika izleyen ülkelere karşı uyguladığı disiplin ve boyun eğdirme araçlarıdır.
Suriye örneği ise bu politikanın ne kadar siyasal olduğunu ayrıca gösteriyor.
Dün Batılı devletler tarafından terör örgütü lideri olarak tanımlanan, hakkında 10 milyon dolarlık ödül bulunan Ebu Muhammed el-Colani, bugün Ahmed el-Şara adıyla Suriye’nin geçiş hükümetinin başında. ABD ödülü 2024 sonunda kaldırdı; Batılı devletler yeni yönetimle diplomatik ilişki kurmaya başladı. İsviçre de Esad dönemindeki yaptırım rejimini sürdürmekle birlikte yeni koşullara göre politikasını değiştirdi ve 2025’te Suriye ve bölge için (Colani çeteleri Suriye’deki Alevileri, Dürzileri, Hristiyanları katlediyor, Kürtleri adım adım kuşatıyorken) 60 milyon franklık destek açıkladı. 2026’da ise Suriye’ye ilişkin yaptırım listeleri ve tedbirleri yeniden güncellendi.
Bu tartışmayı Colani meselesine indirgeyecek değiliz elbette. Buradaki asıl mesele, yaptırımların ve uluslararası ilişkilerin “insan hakları” gibi evrensel ilkelerden ziyade güç dengeleri ve jeopolitik çıkarlarla nasıl iç içe geçtiğini görmek.
Dün yaptırım uygulanan, dışlanan ve terörist olarak tanımlanan bir aktör, jeopolitik dengeler değiştiğinde aynı Batılı güçlerin muhatabı ve partneri haline gelebiliyor. Öyleyse neden yaptırımların “ahlaki ve tarafsız” bir araç olduğunu varsayalım?
Üstelik bu tartışma herhangi bir konjonktürde yapılmıyor.
Savaşların dışında kalmak neden bugün daha önemli?
Küresel kapitalizm ciddi bir hegemonya krizinden geçiyor. ABD’nin II. Dünya Savaşı sonrasında kurduğu düzen sarsılıyor; Çin’in yükselişi, Rusya’nın yeniden büyük güç olarak ortaya çıkışı, ABD-Çin rekabeti, Ukrayna savaşı ve Ortadoğu’daki çatışmalar dünyayı yeniden bloklaşmaya sürüklüyor.
Bu koşullarda devletler silahlanma bütçelerini artırıyor. Avrupa yeniden askerileşiyor. NATO genişliyor. “Güvenlik” söylemi altında sosyal harcamaların kısılması ve askeri harcamaların artırılması normalleştiriliyor. Militarizmin toplumsal ve siyasal ağırlığı büyürken, birçok ülkede otoriter ve aşırı sağcı hareketler de güç kazanıyor.
Tam da böyle bir dönemde, bir ülkenin “biz bu savaş bloklarının parçası olmayacağız” demesinin önemi küçümsenemez.
Tarafsızlık Girişimi bütün bu gelişmeleri durdurmayacak. İsviçre kapitalist bir devlet olarak kalacak. Ordu varlığını sürdürecek. Silahlanma mücadelesi devam edecek. Silah ihracatına karşı ayrıca mücadele etmek gerekecek.
Ama girişim, İsviçre’nin NATO ve diğer askeri ittifaklara sürüklenmesine anayasal bir sınır koyabilir. Üçüncü devletler arasındaki savaşlara katılımı sınırlandırabilir. AB’nin veya ABD’nin tek taraflı yaptırım politikalarına otomatik biçimde eklemlenmenin önüne geçebilir. Hiç yoksa bu yönde politika üretenlerin eline güçlü bir anayasal dayanak verebilir.
Bu nedenle mesele yalnızca SVP’nin savunusunun merkezini oluşturan İsviçre’nin “ulusal çıkarı” değildir. Savaşların dışında kalmak, bugün emekçilerin ve ezilen halkların doğrudan çıkarınadır.
Peki göçmenler?
Savaşların en ağır sonuçlarından biri zorunlu göçtür. Suriye ve Ukrayna bunun en çarpıcı örnekleri. Suriye’de savaş nedeniyle 13 milyondan fazla insan yerinden edildi ve milyonlarca insan Avrupa’ya sığınmak zorunda kaldı. Hakeza Ukrayna – Rusya savaşı başladıktan sonra 4 Milyon Ukraynalı ülke içinde, 6 Milyon Ukraynalı ise ülke dışına göç etti.
İsviçre ve Avrupa’daki Suriyeli, Ukraynalı göçmenlerin hikâyeleri, savaş ile göç arasındaki bağın soyut bir mesele olmadığının en güncel göstergeleri.
Bugün Avrupa’da göçmenlere “entegrasyon” ve “geri dönüş” tartışmaları yürütülürken, göçün temel nedenlerinden biri olan savaş ve yıkım çoğu zaman tartışmanın dışında bırakılıyor. Oysa bir ülkeyi bombalamak, ekonomisini çökertmek, toplumsal altyapısını yıkmak ve ardından oradan kaçan insanlara “neden geldiniz?” diye sormak kadar büyük bir ikiyüzlülük olamaz.
Savaşların dışında kalmak ve ekonomik savaşlara karşı çıkmak bu nedenle yalnızca dış politika meselesi değildir. Göçmenleşmeye yol açan koşullara karşı çıkmaktır.
SVP destekliyor diye hayır mı diyeceğiz?
Elbette SVP’nin tarafsızlık anlayışı bizim tarafsızlık anlayışımız değil.
SVP bir yandan NATO’ya karşı çıkarken diğer yandan İsviçre’nin yeniden silahlanmasını ve askeri kapasitesinin güçlendirilmesini destekliyor. Onun savunduğu tarafsızlık, milliyetçi ve muhafazakâr bir İsviçre fikrinin parçası.
Fakat PdA’nın, kimi sosyalist örgütlerin ve barış girişimlerinin “evet” demesi bundan dolayı SVP ile aynı yere düştükleri anlamına gelmiyor.
Aynı öneriye farklı sınıfsal ve siyasal nedenlerle “evet” denebilir.
SVP İsviçre’nin büyük güç bloklarından bağımsızlığını kendi milliyetçi çıkarları açısından savunabilir. Sol ise aynı sonucu NATO’ya karşı çıkmak, savaşlara katılmamak, ekonomik savaşlara karşı durmak ve emperyalist bloklaşmanın dışında kalmak için savunabilir.
Bu nedenle girişimin kim tarafından başlatıldığına değil, ne önerdiğine bakmak gerekiyor.
Ehven-i şer olarak Evet
Tarafsızlık Girişimi elbette devrimci bir proje değil. İsviçre’yi militarizmden, kapitalizmden veya emperyalizmden kurtarmayacak.
Ama siyasette her mücadeleyi “ya hep ya hiç” mantığıyla değerlendiremeyiz.
Bugün İsviçre’nin NATO’ya ve Avrupa’nın yeniden militarize edilen güvenlik mimarisine daha fazla bağlanmasının önünü açan bir süreç var. Girişim kabul edilirse önemli bir anayasal sınır çizilmiş olacak: NATO ve benzeri askeri ittifaklara katılımın önü kesilecek; üçüncü ülkelerin savaşlarına dolaylı katılım sınırlandırılacak; AB veya başka güç merkezlerinin tek taraflı yaptırımlarının otomatik biçimde üstlenilmesi engellenecek ve yaptırım siyaseti BM kararlarıyla ilişkilendirilecek.
Bu nedenle benim açımdan 27 Eylül’de NATO’ya yakınlaşmaya, savaş bloklarına, ekonomik savaşa ve emperyalist güçlerin yaptırım politikalarına karşı verilecek oy nettir: Evet / Ja / Oui / Si
İşçi sınıfının ve ezilen halkların çıkarı; savaş bloklarından bağımsız, silahsızlanmayı, diplomatik çözümü ve halkların kendi kaderini belirleme hakkını savunan enternasyonalist bir çizgidedir.
27 Eylül’de Tarafsızlık Girişimi’ne “evet” demek bu mücadelenin sonu olmayacak. Ama tasarının kabul edilmesi durumunda savaş ve militarizmin yükseldiği bir dönemde önemli bir kazanım olacak.
01.09.2026, Bern



