fbpx

Mekke Anlaşması kime karşı? – İhsan Kurt

Paylaş

Dünyanın Müslümanlar açısından en kutsal mekânlarından biri olan Mekke’nin adını taşıyan anlaşma, Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasındaki askeri işbirliği üzerinden son dönemde gündeme geldi. “Birimize dokunmak hepimize dokunmaktır” biçimindeki ifadesi NATO’nun 5. maddesini hatırlatıyor. Ancak asıl soru, bu yeni askeri yapılanmanın neyi hedeflediği ve daha da önemlisi kime karşı şekillendiği.

Müslüman dünyasının en kutsal mekânlarından biri olan Mekke’nin adını bir askeri yapılanmaya vermek, ona ne kutsallık ne de stratejik bir bütünlük kazandırır. Asıl mesele, bu ittifakın hangi siyasi hedefler etrafında şekillendiği ve özellikle de kime karşı konumlandığıdır.

Çünkü bir askeri ittifak yalnızca imzalanan anlaşmalarla değil, kriz anında ortak hareket edebilme kapasitesiyle ölçülür. Mekke Anlaşması’nın henüz böyle bir kapasiteye sahip olduğunu söylemek zor. Bununla birlikte anlaşma, özellikle İran karşısında Ortadoğu’da yaşanan jeopolitik yeniden yapılanmanın bir parçası olarak değerlendirilmelidir.

Suudi Arabistan’ın güvenlik arayışı

Suudi Arabistan açısından İran’ın bölgesel gücü hâlâ en önemli kaygıların başında geliyor. Riyad bu nedenle yeni güvenlik garantileri arıyor. Ancak bu arayış, anlaşmanın giderek Sünni ağırlıklı bir yapıya dönüşmesi riskini de beraberinde getiriyor.

İran karşısında devletler arasındaki rekabetin mezhepsel bir Sünni-Şii çatışmasına dönüşmesi, Ortadoğu açısından son derece tehlikeli bir gelişme olacaktır. Bölge, mezhepsel kimliklerin siyasi ve askeri amaçlarla araçsallaştırılmasının bedelini zaten fazlasıyla ödedi.

Ankara’nın denge siyaseti

Ankara açısından Mekke Anlaşması, yaklaşık 15 yıldır sürdürülen uzun vadeli bir stratejinin parçası olarak değerlendirilebilir.

Türkiye, son yıllarda NATO’nun güneydoğu kanadındaki bir ülke olmanın ötesine geçerek bağımsız bir bölgesel güç olarak konumunu güçlendirmeye çalışıyor. Sıklıkla “neo-Osmanlıcılık” olarak tanımlanan bu yaklaşımın temel amacı, bir imparatorluğu yeniden kurmaktan çok Balkanlar’dan Ortadoğu’ya, Kafkasya’dan Doğu Akdeniz’e uzanan bir nüfuz alanı oluşturmak.

Erdoğan yönetiminin stratejisi bir tür denge siyasetine dayanıyor: vazgeçilmez olmak ama bağımlı hale gelmemek.

Türkiye, askeri gücü ve jeostratejik konumu nedeniyle NATO açısından; güvenlik ve göç alanındaki rolü nedeniyle Avrupa açısından; Karadeniz’deki konumu nedeniyle Rusya açısından; bölgesel ağırlığı nedeniyle de Körfez monarşileri açısından önemli bir aktör olmayı sürdürüyor.

NATO, göç ve Türkiye’nin artan önemi

Temmuz 2026’da Ankara’da gerçekleştirilen NATO zirvesi de Türkiye’nin bu merkezi konumunu güçlendirdi. İran etrafındaki çatışmanın ve Avrupa’nın sınırlarına yakın bölgelerdeki istikrarsızlığın arttığı bir dönemde Türkiye, ittifakın güneydoğu kanadında yeniden stratejik bir güvenlik kalkanı işlevi görüyor.

Olası bir çatışmanın genişlemesi, Avrupa’ya yönelik yeni göç hareketlerini de tetikleyebilir. Bu nedenle Ankara, aynı anda iki farklı rolü öne çıkarıyor: Batı’nın güvenlik mimarisinin önemli bir ayağı olmak ve Ortadoğu’da bağımsız bir bölgesel güç olarak hareket etmek.

Kriz derinleştikçe Türkiye Avrupa açısından daha vazgeçilmez hale geliyor. Ancak aynı zamanda yeni bölgesel bloklaşmaların içine girdikçe bu dengeyi koruması da zorlaşıyor.

Kürt meselesi ikinci plana mı itilecek?

PKK’nin kendini fesih ederek silahlı bir aktör olmaktan çıkması Ankara’nın elini güçlendiriyor. Ancak bu durum Kürt meselesini ortadan kaldırmıyor.

Tam tersine, Avrupa açısından güvenlik ve göç başlıklarının öncelik kazanması halinde demokrasi, insan hakları ve Kürt sorununun giderek ikinci plana itilmesi riski bulunuyor.

Avrupa’nın Ortadoğu politikasında “istikrar” ve “güvenlik” arayışının demokratik hakların önüne geçmesi, bölgedeki temel sorunların çözümünü daha da zorlaştırabilir.

Mısır’ın dışarıda kalması ne anlatıyor?

Mısır’ın anlaşmanın dışında kalması ise bu yapılanmanın sınırlarını ortaya koyuyor.

Kahire, Suudi Arabistan’ın İran’a yönelik stratejisini bütünüyle paylaşmak zorunda değil. Aynı zamanda Doğu Akdeniz’deki dengeleri, özellikle Yunanistan’la ilişkilerini de gözetmek durumunda.

Arap dünyasının en önemli askeri ve siyasi güçlerinden biri olan Mısır’ın dışında kaldığı bir yapılanmanın, Ortadoğu’da yeni ve kapsamlı bir güvenlik mimarisi oluşturması oldukça güç görünüyor.

İsrail de denklemin merkezinde

İsrail ise bu yeniden yapılanmanın diğer önemli kutbunu oluşturuyor.

Ankara ile Tel Aviv arasındaki gerilim, aynı zamanda iki farklı bölgesel stratejinin rekabetini yansıtıyor. İsrail, İran’ı sınırlamaya ve kendi çevresindeki stratejik dengeleri yeniden şekillendirmeye çalışırken Türkiye, kendisinin dışında oluşturulacak herhangi bir bölgesel mimariyi kabul etmiyor.

Bu nedenle Suriye, Gazze ve Doğu Akdeniz yalnızca çatışma alanları değil, aynı zamanda bölgesel güçlerin nüfuz mücadelesinin merkezleri haline geliyor.

Ankara bir noktada tercih yapmak zorunda kalabilir

Türkiye aynı anda NATO, Rusya, İran ve Körfez monarşileriyle ilişkilerini sürdürüyor. Ancak İsrail, İran ve ABD’yi içine alan daha geniş çaplı bir çatışmanın tırmanması halinde Ankara’nın taraf seçme baskısı artabilir.

Mesele tam da burada düğümleniyor.

Bir güç aynı anda hem bölgesel denge unsuru olmayı hem de mezhepsel bir blokun parçası haline gelmeyi ne ölçüde sürdürebilir?

Eğer Mekke Anlaşması zaman içinde İran’a karşı bir Sünni ittifaka dönüşürse, Ankara iki seçenek arasında kalabilir: Denge politikası izleyen bölgesel bir güç olarak kalmak ya da bir blokun parçası haline gelmek.

Oysa Ortadoğu’nun ihtiyacı ne yeni bir Sünni blok ne de buna karşı bir Şii cephedir.

İhtiyaç duyulan şey, devletler arasındaki rekabetin toplumlar ve mezhepler arasında savaşlara dönüşmesini engelleyecek mekanizmaların kurulmasıdır.

Asıl sınav: Savaşı engelleyebilecek mi?

Bir ittifaka kutsal bir isim vermek, ona ne stratejik tutarlılık ne de siyasi istikrar kazandırır.

Mekke Anlaşması’nın gerçek sınavı, hangi tarafta yer alacağı değil, savaşı engellemek için ne yapabileceği olacaktır.

Çünkü devletler arasındaki bir çatışmanın Sünni-Şii çatışmasına dönüşmesi halinde bunun sonuçları yalnızca anlaşmaya taraf olan ülkelerle sınırlı kalmayacaktır.

Ortadoğu’nun geçmiş deneyimi, mezhepçilik üzerinden yürütülen güç mücadelelerinin ne kadar ağır sonuçlara yol açabileceğini zaten gösteriyor.

Bu nedenle bugün sorulması gereken soru yalnızca “Mekke Anlaşması kime karşı?” değil, aynı zamanda “Bu anlaşma yeni bir savaşı önlemek için mi, yoksa yeni bir cephe oluşturmak için mi var?” sorusudur.