İsviçre ekonomisi; Alplerin kartpostal güzelliğindeki ihtişamlı manzarasının ardında, pırıltılı finans merkezlerinin, lüks saat fabrikalarının çok ötesinde, görünmez bir el tarafından döndürülmektedir. Bu el; şantiyelerde beton karan, fabrika bantlarında ter döken, restoran mutfaklarında gece yarılarına kadar çalışan, temizlik ve en ağır iş kolunda çalışan göçmen işçilerdir.
İsviçre’yi bir refah vahası haline getiren bu devasa emek gücü, iş güvencesinden yoksun, düşük ücretlerle sistemin en alt basamağına mahkûm edilmektedir. Ne var ki, küresel sistemin yapısal krizleri her derinleştiğinde, bu çarkı ayakta tutan göçmenler bir anda “istenmeyen” kişiler olarak ilan edilmekte, sistemin yarattığı ekonomik daralmanın yegane günah keçisi haline getirilmektedir. Hem zenginliği üreten ana damar olmak hem de her krizde ilk feda edilecek kitle olarak hedef tahtasına oturtmak, sermaye düzeninin ikiyüzlülüğü dür.
Neoliberal yıkım ve geleceksizlikten kaçış
Bu sömürü düzeni, sınırların ötesindeki küresel adaletsizlik ile doğrudan bağlantılıdır. Türkiye başta olmak üzere, coğrafyaları neoliberal yıkımlarla, savaşlarla, çeteleşme ve derin bir siyasi-ekonomik yozlaşmayla adeta birer cehenneme çeviren politikalar, milyonlarca insanı geleceksizliğe mahkûm etmektedir. Can güvenliği, özgürlük ve insanca bir gelecek umuduyla bu çürümeden kaçan sığınmacılar ve göçmenler, sığındıkları Avrupa koridorlarında ve İsviçre’nin bürokratik labirentlerinde sistematik bir kurumsal işkence ve sömürü ile karşılaşmaktadır.
İsviçre, emperyalist müdahalelerin ve kirli sermaye akışlarının merkezinde yer alırken, bu süreçlerin yarattığı insani yıkımdan kaçanlara yaşam hakkı tanımamaktadır. Devlet Göç Sekreterliği’nin (SEM) soğuk odalarında, uluslararası sözleşmeler ve ülkenin kendi anayasal yasaları dahi çiğnenerek alınan kararlar, sadece birer idari metin değil; doğrudan insan hayatını hiçe sayan birer infaz belgesine dönüşmektedir. Bu katı bürokrasiye, kamplardaki baskılara ve geleceksizliğe yenik düşen birçok mülteci intihara sürüklenirken, birçoğu da ülkelerinde dönerek hapishane ve ölüm riskini göze almaktadır.
Mülteci kamplardaki yapısal emek sömürüsü
Kapitalist İsviçre devleti, iltica rejimini sadece hukuki bir dışlama mekanizması olarak değil, aynı zamanda kurumsallaşmış bir ucuz emek deposu olarak kurgulamaktadır. Federal ve kantonal mülteci kamplarında uygulanan düzen, modern köleliğin sınır boylarındaki en somut örneğidir. Sığınma hakkı talebi inceleme aşamasında olan veya sınır dışı edilme tehdidi altındaki göçmenler, bu kampların iç işleyişinde, temizlik ve bakım işlerinde saatliği net 3 CHF (İsviçre Frangı) gibi insanlık onurunu ayaklar altına alan komik ücretlerle çalıştırılmaktadır.
Bu durum, İsviçre sermayesinin göçmen emeği üzerindeki çifte sömürü çarkını nasıl işlediğini göstermektedir: Bir yandan statüsü olmayan göçmenlerin yasal olarak piyasada insanca ücretlerle iş bulması “yasadışı” sayılarak engellenmekte, diğer yandan devlet eliyle işletilen kamplarda en asgari insani ihtiyaçlar bile bu 3 franklık sömürüye indekslenmektedir. Artı-değer sömürüsünün en vahşi hali olan bu pratik, sığınmacıların iradesini kırmayı, onları hak arayamaz hale getirmeyi ve İsviçre kapitalizminin kârlılık oranını görünmeyen alanlarda da tahkim etmeyi amaçlayan yapısal bir şiddettir.
Şafak operasyonları ve sınırdışı terörü: İltica hakkının kriminalize edilmesi
İsviçre’nin “insan hakları savunuculuğu” maskesi, sığınma başvurusu reddedilen veya Dublin Anlaşması bahanesiyle başka ülkelere gönderilmek istenen göçmenlere yönelik uygulanan polis şiddetiyle tamamen düşmektedir. Ağır yasam koşullarına, hastalıklara veya aile bütünlüğüne bakılmaksızın düzenlenen gece yarısı ve şafak operasyonları, mülteci kamplarını ve evleri birer kriminal baskın alanına çevirmektedir.
Sırf ülkelerindeki faşizan baskılardan, geleceksizlikten ve açlıktan kaçıp iltica ettikleri için suçlu muamelesi gören göçmenler, apar topar kelepçelenerek idari gözaltı merkezlerine ve cezaevlerine kapatılmaktadır. Ters kelepçelerle, sedasyon (ilaçla uyutma) yöntemleri ile veya özel charter uçuşları ile gerçekleştirilen zorla geri göndermeler (deportlar), göçmenleri geldikleri cehennemin kucağına, doğrudan hapishanelere ve ölüm tehlikesinin ortasına fırlatılmaktadır. İltica hakkının bu şekilde kriminalize edilmesi, burjuva hukukunun kendi yasalarını dahi sermayenin ve ırkçı popülizmin bekası uğruna nasıl paspas ettiğinin en net göstergesidir.
Kurtuluş örgütlü mücadelede ve enternasyonalist dayanışmada
İsviçre devlet aygıtının sığınmacıları birer istatistik, saatliği 3 franklık ucuz iş gücü deposu ya da şafak baskınlarıyla avlanacak kriminal suçlular gibi görmesi, kapitalizmin kendi varlığını sürdürebilmek için başvurduğu yapısal şiddetin bir biçimidir. İltica hakkı egemenlerin bir lütfu değil, uluslararası işçi sınıfının ve ezilenlerin mücadeleleriyle kazanılmış evrensel bir haktır. Ne tek başına bir kantonun ırkçı kararları ne de sınırları çevreleyen tel örgüler ve hapishaneler bu tarihsel gerçeği değiştirebilir.
Bürokratik tecritleri, kamplardaki kölelik düzenini, şafak operasyonlarını ve insan hakları gaspını durdurabilmenin tek yolu; göçmen işçilerin ve politik sığınmacıların bu anti-demokratik politikalara karşı kendi öz-örgütlülüklerini yaratarak seslerini birleştirmeleridir. Fabrikalardan, mülteci kamplarına uzanan bu sömürü zinciri, ancak göçmen kitlenin yerel işçi sınıfı, sendikalar ve sosyalist yapılarla kuracağı enternasyonalist bir köprü ve kitlesel bir ortak mücadele ile kırılabilir. Sermayenin küresel saldırısına karşı, emeğin barikatını örmekten başka kurtuluş yolu yoktur.



