İsviçre’de sığınma ve göç politikaları, son yıllarda giderek daha sert, seçici ve cezalandırıcı bir karaktere bürünmüştür. Geri gönderme ve deport uygulamaları, yalnızca idari bir işlem değil; insanların yaşam hakkını, güvenliğini ve onurunu doğrudan hedef alan bir pratik haline gelmiştir.
Savaş, yıkım, siyasi baskı, ekonomik yıkım ve güvencesizlik nedeniyle yollara düşen insanlar, burada “yük”, “sorun” ya da “istenmeyen” olarak görülmekte; dosyalar, statüler ve usul gerekçeleri üzerinden kaderleri belirlenmektedir.
Kendi ülkelerindeki neoliberal politikalar, savaş ve yıkımdan kaçarak yaşama tutunmak ve gelecek kurmak isteyen göçmenler, adeta kriminal birer suçlu gibi görülmektedir. Şafak baskınları, işkence benzeri muameleler ve zorla gözaltına alınmalarla birlikte deport edilmektedirler. Bu baskı ve işkenceye maruz kalmalarının tek “suçu” ise insanca yaşamak istemeleridir. Yaşam hakkı ve onurlu bir gelecek arayışı, sistem tarafından suç haline getirilmektedir.
Sığınma hakkı, uluslararası hukukun ve insanlık onurunun temel bir parçasıdır. Bu hak, siyasi konjonktüre, “kapasite” tartışmalarına ya da “yük paylaşımı” retoriğine göre daraltılamaz, askıya alınamaz ve pazarlık konusu yapılamaz. İnsan onuru, prosedürlerin ve teknik gerekçelerin üstündedir. Bir insanı, yaşamını tehdit eden koşullara geri göndermek; onu yeniden baskıya, yoksulluğa, şiddete ve yoksunluğa mahkûm etmek demektir. Bu, ne “düzen” ne de “güvenlik” adına meşrulaştırılabilecek bir uygulamadır.
Göçmenler örgütlenmeli ve direnmelidir
Bu gerçeklik karşısında, dağınık ve örgütsüz durumda kalan göçmenlerin durumu daha da ağırlaşmaktadır. Tek başına bırakılan, bilgiye, dayanışmaya ve kolektif güce uzak tutulan her göçmen, sistemin en kolay hedefi haline gelir. Haklarını bilmeyen, yalnız kalan, korku ve güvensizlik içinde yaşayan insanlar; geri gönderme tehdidi, şafak baskınları ve deport uygulamaları karşısında daha kırılgan, daha savunmasız kalır. Bu nedenle temel sorun yalnızca yasaların sertliği değil, aynı zamanda göçmenlerin dağınık ve örgütsüz halde tutulmasıdır.
Göçmenler, temel haklarını savunan, geri gönderme ve deport uygulamalarına karşı direnen, kendi yaşamlarını ve onurlarını savunan bir özne haline gelmelidir. Bu, yalnızca bireysel bir çaba değil; kolektif, bilinçli ve örgütlü bir mücadele gerektirir. Haklar, kendiliğinden verilmez; mücadele ile kazanilir, savunulur ve örgütlü güçle korunur. Dağınık kalındığı sürece herkes tek tek hedef olur. Örgütlendiğinde ise, ortak çıkarlar, ortak talepler ve ortak direniş mümkün hale gelir.
Örgütlüysek varız
Dağınık ve yalnız bırakılan her göçmen, sistemin karşısında güçsüzdür. Örgütlenen, birleşen, kendi haklarını savunan göçmenler ise var olur, görünür olur ve söz sahibi olur. Geri göndermelere, deportlara ve insan onurunu hiçe sayan politikalara karşı direniş; ancak örgütlenmeyle, birleşmeyle ve kolektif mücadele ile anlam kazanır.
Örgütlenelim.
Birleșelim.
Mücadele edelim.
Sığınma hakkı ve insan onuru pazarlık konusu değildir.
Geri gönderme uygulamaları durdurulsun.
Örgütlü göçmenler, kendi haklarının güvencesidir.
Coşkun Özdemir
18.08.2026



