fbpx

Hacklink panel

Hacklink Panel

Hacklink panel

Hacklink panel

Backlink paketleri

Hacklink Panel

Hacklink

Hacklink

Hacklink

Hacklink

Hacklink

Hacklink panel

Hacklink panel

Hacklink panel

Hacklink panel

Hacklink panel

Hacklink panel

Hacklink panel

Hacklink panel

Hacklink panel

Hacklink panel

Hacklink panel

Hacklink panel

Hacklink panel

Hacklink panel

Hacklink panel

Hacklink panel

Hacklink panel

Hacklink satın al

Hacklink satın al

Hacklink panel

Hacklink panel

Hacklink panel

Hacklink panel

Hacklink panel

Hacklink panel

Hacklink panel

Hacklink panel

Hacklink panel

Hacklink panel

Hacklink panel

Hacklink panel

Hacklink panel

Hacklink panel

Hacklink panel

Hacklink panel

Hacklink panel

Hacklink panel

Hacklink panel

Hacklink panel

Illuminati

Hacklink

Hacklink Panel

Hacklink

Hacklink Panel

Hacklink

Masal oku

Hacklink Panel

Hacklink Panel

Hacklink panel

Masal Oku

Hacklink

Hacklink panel

Hacklink panel

Hacklink panel

Hacklink panel

Hacklink Panel

Hacklink

Hacklink

Hacklink

Hacklink panel

Hacklink panel

Hacklink panel

Hacklink

Hacklink

Buy Hacklink

Hacklink

Hacklink

Hacklink satın al

Hacklink panel

Hacklink panel

Hacklink panel

Hacklink panel

Hacklink panel

Hacklink panel

Hacklink panel

Hacklink panel

Hacklink panel

Hacklink panel

Hacklink panel

Hacklink panel

Hacklink

Hacklink panel

Hacklink panel

Hacklink panel

Hacklink panel

Hacklink panel

Hacklink panel

Hacklink panel

Hacklink panel

Hacklink panel

Hacklink panel

Hacklink panel

Masal Oku

Hacklink panel

Hacklink satın al

Hacklink Panel

Hacklink Panel

Hacklink Panel

Hacklink Panel

Hacklink Panel

Hacklink Panel

Hacklink Panel

Hacklink Panel

Hacklink Panel

Hacklink panel

sakarya escort bayan

pusulabet

marsbahis

deneme bonusu

deneme bonusu

tipobet güncel adres

maritbet

Hacklink panel

test55

Hacklink panel

Hacklink giriş

istanbulbahis

sakarya escort

jojobet

jojobet

jojobet

jojobet

deneme bonusu

kralbet

piabet

padişahbet

marsbahis

casibom

casibom

betsin

cialis fiyat

viagra 100 mg fiyat

cialis fiyat

meritking

deneme bonusu

meritking

crypto scam

meritking

meritking

madridbet

meritking

doeda

viagra 100 mg

tadalafil 5 mg

viagra fiyat

viagra fiyatı

cialis 100 mg

vega 100 mg

cobra 130 mg

spyhackerz

jojobet

şanlıurfa konteyner

jojobet güncel giriş

Pusulabet

grandpashabet

imajbet

artemisbet giriş

casibom

deneme bonusu

jojobet güncel giriş

superbetin

sam pacetti

deneme bonusu

deneme bonusu

vdcasino

vdcasino

kralbet

vdcasino

giftcardmall/mygift

kulisbet

mavibet giriş

mavibet

bets10 sorunsuz giriş

milanobet

bets10

matbet giriş

jojobet

cialis 20 mg fiyat

perabet

perabet giriş

casibom giriş

medusabahis

deneme bonusu

deneme bonusu

deneme bonusu

taraftarium

Earn money link shortener

porno

vdcasino giriş

dizipal

dizipal

vdcasino giriş

vdcasino

casibom

Bir teşhir metni olarak Kefernahum – Asya Erdal

Paylaş

Kefernahum; göçmenlik, çocuk hakları, çocuk işçiliği, istismar, yoksulluk, kimliksizlik, sevgi, merhamet ve adalet temaları ekseninde gezinen kelimenin tam anlamı ile bir mücadele filmi. Kefernahum insanlık onurunu savunmanın binlerce yolu içinden sinemayı seçen bir eylem biçiminin en saf hallerinden biri.

Son yıllarda dünyanın birçok köşesinde ırkçılık, göçmen düşmanlığı ve sağ popülizm yükselirken bu tarihsel konjonktürde tüm dünyada toplumsal mücadelelerin yoğunlaştığı en önemli meselelerden bir diğeri de doğal olarak göçmenlik meselesi oldu. Hem mikro ölçekte coğrafyamız için hem de makro ölçekte “Batı” coğrafyaları için göçmenlik meselesinin gerçeklerini çarpıtan, ırkçılığı örgütlemek için göçmenlik meselesini bir mevzilenme alanı olarak kullanan ve örgütlü bir dezenformasyon ile gerçekleri bükerek göçmen düşmanlığını besleyen birçok faşist odak, bilhassa Suriye İç Savaşı sonrası yaşanan göç hareketleri akabinde dünya siyasetinde kendilerine alan açmayı başardılar.

Dünyanın dört bir yanında devrimciler, feministler, insan hakları savunucuları ve çeşitli toplumsal muhalefet odakları ise bunun karşısında halkların kardeşliğine ve göç etmenin bir insan hakkı olduğu gerçeğine dayanan birçok toplumsal mücadele deneyimi örgütlediler ve örgütlemeye devam etmekteler. Ve bugün göçmenlik olgusunun gerçeklerini ve göçmen hakları mücadelesinin insanlık onuru ile göbekten bağlı olduğunu görünür kılmak için dünyanın her yerinde insanlık onurundan tarafta olanlar birçok yöntem kullanıyorlar. Her yerde farklı seslere ve kimliklere bürünse de her birinin üstlendiği sorumluluk aynı: ırkçılığa ve düşmanlığa karşı dayanışmayı ve kardeşliği örgütlemek.

Ben bu yazıda bu sorumluluğa gönüllü olma yollarından biri olarak sinemayı ve naçizane fikrimce göç ve göçmenlik konularını ele alan en iyi yapımlardan biri olan Kefernahum’u inceleyeceğim. Lakin Kefernahum; sadece öykülediği göç, göçmenlik ve kimliksizlik olguları ile değil anlatımı ve çekilme hikayesi ile de birçok anlama tekabül eden bir yapım. Ve bu yüzden Kefernahum, göçmen karşıtlığına ve ırkçılığa karşı sinema perdesinde açılmış bir barikat olarak okunmayı fazlası ile hak ediyor.

Başlarken kısaca tanımlamak gerekirse 2018 yapımı bir Lübnan filmi olan Kefernahum, Cannes ve Akademi Ödülleri başta olmak üzere birçok bağımsız sinema organizasyonundan aldığı ödüllerle adından söz ettirmiş bir film. Fakat onu bu yazıya konu eden şey aldığı ödüller değil, Kefernahum’un bu yazıya konu olmasının sebebi; renk paleti, mekanları, senaryosu, oyuncu seçimleri, kamera açıları ve en önemlisi tüm dünyanın yüzüne tokat gibi çarpan gerçekleri anlatış biçimi ile adeta uzun metrajlı bir ifşaat, hatta sanatsal bir protesto örneği olarak değerlendirilmeye açık bir yapıt olması. Kefernahum’u bu denli etkileyici kılan da yönetmenin sinemayı gerçeğin gözlerine baktırmak için bir ayna olarak kullanmasından başka bir şey değil.

Kefernahum: Bir Filmden Fazlası

Zaten Kefernahum alışıldık sinema yapımlarının aksine bir filmden çok daha fazlası. Lübnanlı feminist yönetmen Nadine Labaki’nin üçüncü uzun metrajlı filmi olan Kefernahum, tüm dünyayı kaçınılan gerçeklerle sanat yoluyla yüzleştirmesi bakımından bu yakıştırmayı sonuna kadar hak ediyor. Zaten filmin hazırlığı sürecinde Lübnan’ın en görünmez sokaklarında aylarını geçiren Nadine Labaki de filmi yalnızca sanatsal bir ifade olarak değil bir vicdani borç olarak tarif ediyor. Labaki’ye göre Kefernahum, Lübnan’ın arka sokaklarında gördüğü hayatların ve çocukların onda bıraktığı etkinin dışa vurumundan doğan bir vicdani sorumluluk. Zira sanatın neyi nasıl anlattığı kadar hangi gerekçe ile anlattığının önemi de Labaki’nin bu yaklaşımında kendini gösteriyor. Ve tam da bu yüzden Kefernahum, sırf bu sebeple bile sadece bir bağımsız sinema yapımı olmanın çok ötesine geçiyor.

Filmin konusuna ve konunun politik, sosyolojik, hukuki ve sanatsal bağlamlarına geçmeden evvel, Kefernahum’un çekim süreci ile ilgili bir miktar daha ayrıntılandırma yapmanın bunlar kadar önemli olduğunu düşünüyorum. Zira bazı sanatsal yapımlar yalnız anlattığı şey ve anlatış biçimi ile değil, ortaya çıkış hikayesi ile de üzerine düşünülmeye değerdir. Kefernahum da böyle bir film.

Lübnan Sokaklarından Beyazperdeye

Kefernahum Lübnan’ın en yoksul sokaklarında geçen ve ilhamını buradan devşiren bir film fakat Kefernahum’da bundan daha fazlası da var. Çünkü göçmenlik, kimliksizlik, çocuk işçiliği ve adalet meseleleri üzerine eğilen filmin oyuncularının bir kısmı da Labaki’nin Lübnan sokaklarında geçirdiği aylarda tanıştığı ve hikayelerini dinlediği çocuk işçiler, göçmenler, yoksullar ve kimliksizlerden oluşuyor. Öyle ki filmin başrol oyuncusu Zain, ki hem filmde hem de gerçek hayattaki ismi de aynıdır, Suriye İç Savaşından kaçıp ailesiyle Lübnan’a sığınmış, çok çocuklu bir ailede yaşayan ve sokaklarda çalışan, hiç okula gidememiş, okuma yazma dahi bilmeyen 12 yaşında kayıtsız bir göçmen. Ya da Rahil rolü ile dikkat çeken Yordanos Shiferaw gerçekten de Etiyopyalı bir kayıtsız göçmen. Hatta Yordanos çekimler sırasında yasadışı göçmen olduğu için yakalanıyor ve Lübnan hükümeti tarafından tutuklanıyor. Aynı şekilde filmde görülen çocukların büyük bir çoğunluğu, kimliksiz göçmenler arasından seçilen çocuklardan başkası değil. Öyle ki filmde Zain’in annesini oynayan Souad, gerçek adıyla Kawthar Al Haddad, Lübnan doğumlu yoksul, eğitimsiz ve 16 çocuk doğurmuş bir kadın.

Yani filmin oyuncu kadrosu filme bir kurgu olduğu kadar da bir belgesel havası katabilecek muhtevada. Zaten filmin kurgu olarak mı belgesel olarak mı değerlendirileceği dahi uluslararası sinema çevrelerinde de halen su götüren bir tartışma. Filmin Lübnan’ın yoksul sokaklarından damıtılan bir hikayeye ve gerçek yaşamda aynı imkansızlıklar içinde hayatta kalmaya çalışan oyunculara sahip oluşu filmi özel bir yere taşıyor.

Ayrıca filmin uluslararası başarısının bu oyuncuların hayatını da değiştirdiğini bilmek filmi daha etkileyici kılıyor. Öyle ki filmin başarısından sonra Zain ve ailesi kimliksizlikten kurtuluyor ve Norveç vatandaşı olan Zain, hayatında ilk defa bir çocuk gibi yaşamaya ve ilk defa okula gitmeye başlıyor. Yine Yordanos da filmin başarısından sonra ortaya çıkan kamuoyu duyarlılığı ile kimliğe kavuşan isimlerden bir diğeri. Son olarak birçok bakımdan mütevazı bir bütçe ile yolculuğuna yoksul Lübnan sokaklarında başlayan Kefernahum, hem çekilişi hem hikayesi hem oyuncu seçimleri hem de yarattığı sonuçlarla dünya çapında büyük bir etki yaratması bakımından sinema tarihinde iz bırakan bir yapım olmayı son derece hak ediyor.

Bu etraflı tespitlerden sonra filmin konusuna ve sosyoloji, hukuk, politika ve göçmen hakları bağlamlarında incelemesine geçmekte yarar var.

Kefernahum esasen kaos anlamına gelen bir sözcük ve filmin ismi dahi hikayenin geçeceği atmosferi daha en baştan açık eden bir seçimin örneği. Film Lübnan’ın en yoksul mahallelerinin üstten çekimi ile başlıyor ve kamera açıları ile basık bir atmosfere izleyici yavaş yavaş sokuluyor. Filmin açılış sekansında sokaklarda yalın ayak oyun oynayan çocukları görüyoruz. Ve gerçeğin ayak sesleri daha ilk anda duyulmaya başlıyor.

Filmin ana aksı çocuk işçiliği, kimliksizlik, göçmenlik, yoksulluk, istismar ve suça sürüklenen bir çocuğun yaşamı ekseninde sürüyor. Filmin yegane düğümlendiği yerse insan hakları ve hukuk. Film aslında başından sonuna kadar suç nedir, suçlu kimdir, adalet ve hukuki deneyim eşgüdümlü ilerleyebilir mi, hukuk kimin hukuku, egemenlerin hukuku ezilenleri korur mu gibi sorular etrafında dönüyor. Açılış sekansından sonra ilk görülen şey kaç yaşında bile olduğunu bilmeyen bir çocuğun kanlar içinde tutuklanışı oluyor. Sonraki sahne ise bir mahkeme sahnesi. Zaten film aslında tek bir duruşma esnasında geçiyor. Hikayesel anlatım ise mahkeme sahnesinde yapılan geriye dönüşler ile sürdürülüyor. Bu mahkeme sahnelerinin ilkinde filmin ilk sahnesinde gördüğümüz çocuğun Zain olduğunu, 11-12 yaşlarında olmasına rağmen müebbet hapis cezası aldığını ve yargılama sürecinde ailesinden şikayetçi olduğunu öğreniyoruz. Ve daha filmin başında, 11-12 yaşında bir çocuk nasıl müebbet hapis cezası alır, sorusu zihnimize mıhlanıyor. Ardından her şeyi başa saran bir sıçrama ile Zain’in hayatına ve onu bu mahkeme salonuna getiren sürecin başına dönüyoruz.

Zain, Lübnan’da yaşayan çok çocuklu yoksul bir ailenin sürekli olarak duygusal istismara uğrayan ve hiçbir temel ihtiyacı karşılan(a)mayan çocuklarından biri. Zain okuma yazma bilmiyor, hiç okula gitmemiş, herhangi bir resmi kaydı ya da kimliği de yok ve kardeşleri ile beraber sokaklarda çeşitli işlerde çalışarak yaşamanın yollarını arıyor. Zain bu işlerin dışında aynı zamanda kaldıkları barakadan hallice evin sahibi olan mahallenin bakkalı Assaad’ın yanında ağır işlerde çalışıyor. Tüp taşıyor ve bakkala gelen ağır yükleri indirmekte Assaad’ın hamallığını yapıyor. Assaad filmin en kötücül karakterlerinden biri ve Zain’in 11 yaşındaki kız kardeşi Sahar’a rahatsız edici bir yakınlık gösteriyor. Zain bunun farkında ve bundan son derece rahatsız oluyor ama elinden gelen şeyler de çok kısıtlı.

Beş Tavuğa Satılan Bir Çocukluk

Filmin yıkıcı sahnelerinden ilki de daha filmin başında bu rahatsızlık ekseninde görünüyor. Sahar’ın regl olduğunu fark eden Zain bunu saklamak için elinden gelen her şeyi yapıyor. Çünkü Zain, regl olan başka kız çocuklarının yaşlı adamlara verildiğine şahit olmuş ve Assaad’ın rahatsız edici ilgisinin de farkında olduğu için bunun Sahar’ın başına gelmesinden büyük korku duyuyor. Fakat iki küçük çocuğun çabası istismar döngüsünü kırmaya yetmiyor ve Sahar’ın regl olduğunu annesi fark ediyor.

Ardından Assaad ve ailesi Zain’in ailesinin evine geliyorlar. Ve beş tavuk karşılığında Sahar’ı ailesinden istiyorlar, ailesi ise bunu hiç sorun etmeden kabul ediyor. Ardından Zain kardeşi ile kaçmayı kafaya koyuyor ve anlaşıyorlar. Sabah kalkıp erzak çalan ve otobüs bileti ayarlayan Zain kardeşini almak için eve geldiğinde annesini onu saçından sürüyerek Assaad’a vermek için evden çıkarışına şahit oluyor. Zain Sahar’ı kurtarmak için elinden geleni yapıyor ama annesi ve babasına bir çocuk olarak fiziksel kuvveti yetmiyor ve ne kadar dirense de yediği dayak ve itiş kakış esnasında babası Sahar’ı alıp Assaad’a vermek için kaçırıyor. İşte bu olay Zain’in ilk büyük kırılması oluyor ve Zain evi ve ailesini temelli olarak terkediyor.

Labaki burada sadece patriyarkanın en yakıcı gerçeklerini kadrajından haykırmakla kalmıyor aynı zamanda da çocuk istismarının ne denli normalleşebileceğini de olabilecek en rahatsız edici şekilde teşhir ediyor. Zaten Kefernahum birçok bakımdan rahatsız edici bir film, maksadı da biraz bu.

Zain filmin bu noktasından sonra evden ayrılmaya ve sokaklarda yalnız başına yaşamaya karar veriyor. Ve Sahar’ın Assaad’a verilişinin ardından otobüse binip ailesinden uzaklaşıyor. İşte bu yolculuk sahnesinde Labaki, bütün yüksek tempoda seyreden olayları durdurup Zain hakkında etkileyici bir hatırlatma yapıyor: Zain hala bir çocuk. Hatırlatma son derece sade bir şekilde gerçekleşiyor: Zain otobüste kostüm giymiş bir adamla karşılaşıyor ve bütün olanlara rağmen çocukça ilgisi bu adama kayıyor. Karşılaştığı kişi Hamam Böceği Adam. Ona tüm saflığı ile Örümcek Adam’ı tanıyıp tanımadığını soruyor. Ve adamın cevabı ile ikisinin kuzen olduğuna inanıyor. Bu sade sahnede Labaki, son derece doğalında gelişen bir sohbetle bize karşımızdakinin bir çocuk olduğunu hatırlatıyor. Çünkü yaşanan olayların hızı ve hapsolduğu yetişkin hayatı içinde küçük kardeşini kurtarmak için büyük bir sorumluluk gösteren Zain’in hala bir çocuk olduğunu hatırlamak filmin devamını daha da vurucu kılan bir nüans.

Bir Göçmen Kadının Şefkati

Filmin ikinci kısmında ise bir lunaparkta uyuyan ve erzağı biten Zain’in aç ve susuz kaldığını görüyoruz. Cebinde kalan 250 kuruşla su bile alamıyor. İşte bu çıkmazın içinde filmin duygusunu değiştiren bir karşılaşma yaşanıyor. Zain lunaparkta tuvalet temizliği yapan Tiget ile tanışıyor. Tiget 1,5 yaşındaki bebeği ile hayatta kalmaya çalışan Etiyopyalı bir kaçak göçmen. Tiget Zain’in durumuna dayanamayıp onu oğluyla yaşadığı küçük barakaya götürüyor. İşte Zain’in gerçek bir aile bulduğu yer bu baraka oluyor. Burada yeni bir kardeş ve ona şefkat gösteren onun ihtiyaçlarını karşılayan bir anne figürü buluyor.

Filmin bu kısımları birçok bakımdan müzikleri ve atmosferi ile filmin en soft anlarına sahne oluyor. Öyle ki o ana kadar kullanılan pastel tonlarda ve iç karartıcı renk paleti yerini Tiget’in, ki gerçek adının Rahil olduğunu devamında öğreniyoruz, renkli kıyafetlerine; sürekli yükselen gürültülü atmosferse yerini Rahil’in şarkılarına bırakıyor. Bu noktada son derece sıcak bir dayanışma hikayesi vuku buluyor ve filmi izlemenin en kolaylaştığı sahneler birbiri ardına kadraja girip çıkıyor.

Bu kısmın kırılması ise Rahil’in sahte belgelerinin süresinin dolması ile gerçekleşiyor. Bu süreçte insan kaçakçılığı ve çocuk ticareti yapan Aspro ile tanışıyoruz. Ve Aspro ısrarla Rahil’den belgeler karşılığında bebeğini vermesini istiyor. Burada göçmen olmanın en karanlık taraflarını anlatmaktan kaçınmıyor Labaki. Adeta şöyle diyor: “Sizin ülkenize gelip güya sizin vergilerinizle iyi koşullarda yaşadığını sandığınız, hatta hınç duyduğunuz göçmenlerin gerçek hayatı bu. Ve onların çocuklarını satmaya çalışan akbabalar ise sizin öz vatandaşlarınız.” Aslında bu sahnenin yakıcılığı gerçekliğinden geliyor zira dünyanın her yerinde kimliksizlerin peşine düşmüş kimlik sahibi akbabaların varlığı bilinen ama nedense hiç zikredilmeyen bir gerçek. Coğrafyamızda dahi Suriye İç Savaşı’ndan sonra göç eden kız çocuklarının ve kadınların alınıp satıldığını bilmeyen yok aslında ama kimsenin hoşuna gitmiyor bu gerçekler. O yüzden “ülkemde mülteci istemiyorum” demek kolay ama “ülkemde insan tüccarı istemiyorum”, “ülkemde çocuk tecavüzcüsü istemiyorum” demek bundan çok daha zor.

Kimliksizlerin Dünyası

Filme yeniden dönersek Rahil, Aspro’nun çocuğunu satın alma teklifini asla kabul etmiyor ve çareyi saçlarını satarak parayı tamamlamakta buluyor. Burada bir es vermekte yarar var. Zira Rahil’in saçları kesilirken döktüğü gözyaşları yalnız çaresizliği anlatmıyor. Filmin bu sekans ile anlatmak istediği daha büyük bir şey var. Çünkü Rahil bir Etiyopyalı ve geleneksel Etiyopya kültüründe saç örgüleri (shurubalar) saç şekli olmaktan çok daha fazla şey anlatıyor. Bu örgüler Etiyopya kültüründe kadının nereden geldiğini, hangi aileye/bölgeye ait olduğunu gösteren bir çeşit kimlik görevi de gören kültürel göstergeler. Yani Rahil aslında çocuğunu satmak isteyen akbabalardan kaçmak ve hayatta kalmak için kimliğinden onda kalan son parçayı, örgülerini satmak zorunda kalıyor. Ve Rahil sembolik olarak vatanı ile, kökleri ile ve ailesi ile olan son somut bağını da yitiriyor. Yani o sahnedeki gözyaşları aslında göçmenlerin mecbur bırakıldığı koşullar hakkında çok şey anlatıyor.

Fakat Rahil’in saçlarını satmaya varan çırpınışları fayda etmiyor, daha belgelerini yenileyemeden Rahil, Lübnan polisi tarafından yakalanıyor ve kaçak göçmen olduğu için hapse atılıyor. Fakat onu evde bekleyen iki çocuğun bundan haberlerinin olmaması da filmin çaresizlik duygusundaki yoğunluğunu çok arttırıyor. Bu kayboluş üzerine bir süre Rahil’i bekleyen Zain, kendi imkanları ile Rahil’in bebeği Yonas’a bakmaya çalışıyor. Hatta mama bittiğinde son 250 kuruşu ile de mama alıyor. Lakin o da bitiyor ve Zain, açlık karşısında tüm çabası ile Yonas’ı hayatta tutmaya çalışırken bir yandan da Rahil’i arıyor. Fakat bu arayış onu kötü bir tesadüf olarak Aspro’ya götürüyor. Zain, Aspro ile tanışıyor fakat sonradan ondan korktuğu için Rahil’in döndüğü yalanını söyleyerek oradan kaçıyor. O an için Aspro’dan kurtulmuş olsalar da eve döndüklerinde kira ödenmediği için barakanın da kitlenmiş olması olayları daha da dönülmez bir yere sürüklüyor. Filmin bu noktasından sonra iki çocuk sokakta yaşamaya mahkum kalıyorlar.

Hukuk Kimin İçin Vardır?

Tam burada zamanda bir sıçrama oluyor ve ikinci mahkeme sahnesini görüyoruz. Bu sahnede Rahil’i Zain’in iyi bir çocuk olduğunu hakime anlatmaya çalışırken görüyoruz. Fakat hakimin bu sahnede asıl odaklandığı şey Rahil’in kaçak bir göçmen ve mahkum olması. Zira egemenlerin mahkemelerinde kimliksizlerin sözlerinin suya yazı yazmak gibi olduğunu yeniden ve yeniden fısıldayan bir sahne bu. Bu yüzden Rahil dinlenmiş olsa da onun tanıklığının Zain’in davasında etkili olup olmadığı açık olarak gösterilmiyor. Zaten olumlu ihtimali düşünmek için sahne bize bir ipucu da vermiyor. Burada film; hukuk kimin için var, adalet kime özgü, kimin sözü hukuk önünde daha değerli sorularını zihnimize mıhlayıp yoluna devam ediyor.

Yeniden sokaklara döndüğümüzde Zain’in tüm çabasına rağmen Yonas’ı beslemekte ve korumakta ciddi güçlükler yaşadığını görüyoruz. Bu süreçte Aspro ise Zain’i kandırmak için bütün yolları deniyor. Artık çaresizlikten umutsuzluğa düşmüş Zain ise bir noktada Yonas’ı evlat edindirmek için Aspro’ya vermeyi kabul ediyor. Aspro onu Yonas için aile, kendisi için ise iltica teklif ederek ikna ediyor. Ya da ne kendisi ne de Yonas için başka bir çıkış yolu bulamayan Zain, Aspro’ya inanmak mecburiyetinde kalıyor.

Sahar İçin Adalet Yok

Ardından göç yollarına düşmeye karar vermiş olan Zain, iltica için gerekli olan evrakları almak amacıyla ailesinin evine geri dönüyor ve filmde tam anlamıyla bir kıyamet atmosferi esmeye başlıyor. Çünkü o eve döndüğünde Zain, Sahar’ın öldüğünü ve ailesinin bunu dahi umursamadığını öğreniyor. Filmin adını aldığı “kefernahum”un yani kaosun en üst limitine tırmandığı an ise tam da burası. Zira Sahar’ın çocuk yaşta zorla evlendirilmesi yetmezmiş gibi bir de 11 yaşında hamile kalmış ve gebelik yüzünden bir hastane kapısında ölmüş olması Zain’in tüm dünya ile bağını koparıyor. Bu gerçekle kendini kaybeden Zain, bir bıçak alıp kardeşinin katili olarak görmekte son derece haklı olduğu Assaad’a saldırıyor ve onu ağır yaralıyor. Zain’in bu kopuşu, filmin başından beri yükselen tansiyonun kırılma anı. Zain aslında bu sahnede istismara, yoksulluğa, ihmale, zulme ve yaşadığı düzenin adaletsizliğine karşı asla erişemeyeceğini bildiği “adaleti” kendi yöntemleri ile sağlıyor. Ve tam da bu yüzden Zain’in Assaad’a olan haklı öfkesi ile empati kurmamak filmin bu noktasında gerçekten imkansız hale geliyor.

Zain mahkemeye çıktığında ise bir Lübnan vatandaşını ağır yaraladığı için bir çocuk olmasına rağmen ağır bir cezaya çarptırılıyor. Bu noktada Zain’in doğru dürüst bir savunma bile yapmaması ve pişmanlık duymaması da durumu kolaylaştırmıyor. Fakat Zain’in cezaevinde bir televizyon kanalına bağlanıp başından geçenleri anlatması ile gidişat başka bir ivme kazanıyor. Çünkü oluşan kamuoyu ve toplumsal dayanışma ile Zain’in ilk defa bir avukatı oluyor ve Zain hem ailesinden hem de Assaad’dan şikayetçi oluyor.

Davanın sonucuna geçmeden önce egemenlerin hukukunun ezilenlere reva gördüğü gerçeklere yeniden bakalım. Zira Kefernahum birçok açıdan mevcut hukukun adaleti tesis edip etmediği konusunda ciddi sorular soruyor. Mesela filmin en önemli düğümü olan Sahar’ın ölümünü ele alalım. Sahar kendinden çok büyük bir yetişkinle zorla evlendirilen 11 yaşında kimliksiz bir kız çocuğu. Sahar beş tavuk karşılığı satılırken görünmeyen yasalar, Sahar hamile kalan bir çocuk olarak ağır kanama ile hastaneye gittiğinde belgeleri olmadığı için onu tedavi etmeyerek kendini gösteriyor. Belgesiz sağlık hizmeti vermeyen devletin yasa ve hukuku 11 yaşında bir çocuğun niye hamile olduğunu, niçin evli olduğunu ise asla sorgulamıyor. Assaad hakkında hiçbir yasal işlem uygulanmıyor çünkü Assaad egemen olan taraftan geliyor ve karşımızdaki hukuk egemen hukuku olduğu için kimliksiz bir kız çocuğunun erken hamilelik dolayımı ile ölmesi gayri hukuki değil. Çünkü Assaad mülkü olan kayıtlı bir Lübnan vatandaşı. Suç bir Lübnan vatandaşı tarafından kimliksiz bir çocuğa karşı işlendiğinde görünmezleşiyor. Çünkü Agamben’in diliyle konuşursak Sahar ve Zain birer çıplak hayat (homo sacer) ve bu yüzden onlara karşı yapılan hiçbir şey suç değil.

Fakat suç kimliksiz bir çocuk olan Zain tarafından bir Lübnan vatandaşı olan Assaad’a karşı işlendiğinde aynı devlet Zain’i saniyesinde gözaltına alıyor, yargılıyor ve cezaevine atıyor. Yani film bize, kimliksizsen sana karşı işlenen suç karşılıksız kalır ama sen bir suç işlersen mutlaka hukuk yoluyla terbiye edilirsin diyor. Burada film hali hazırdaki hukuk sistemine en sert eleştirisini olabilecek en örtük olmayan anlatımla yapıyor. Sahar’a, yani bir çocuğa, karşı işlenen en büyük suçların bile görmezden gelindiği bir yerde bir başka çocuğun, Sahar’ın kardeşi Zain’in, kardeşini öldüren istismarcıya gösterdiği saldırı en kısa sürede ve en sert şekilde hukuki karşılık buluyor. Ve Zain 11-12 yaşlarında bir çocuk olmasına rağmen müebbet hapis cezası alıyor. Ama Assaad hayatına olduğu gibi devam ediyor. Film bu anlatım ile en başından beri görünür kıldığı hukuk ve adalet ilişkisini tüm kuvveti ile didikliyor ve egemen hukuku kavramını yeniden ve yeniden ifşa ediyor. Ve bunların tümü, politik olduğu kadar da sosyolojik ve sınıfsal bir okumanın ürünü. Zaten tam da bu yüzden bağımsız sinema yapıyor Labaki.

Labaki’nin Tarafını Seçmesi

Hikaye akışına geri dönersek filmin devamında ailesinden ve Assaad’tan şikayetçi olan Zain ve avukatı, Zain’in ailesi ve Assaad ile mahkeme salonunda yüzleşiyorlar. Bu noktada yine çok küçük ama çok şey anlatan bir ayrıntı daha vuku buluyor. Zain’in gönüllü avukatı olarak sahneye giren kişi aslında Labaki’nin ta kendisi. Ve Labaki’nin Zain’in avukatı rolünü üstlenmesi yazımızın başında anlattığımız filmin ortaya çıkış hikayesine çok güçlü bir gönderme içeriyor. Bu filmi çekmeyi “bir vicdani sorumluluk” olarak tarifleyen Labaki, bu yolla bu filmi kimliksizleri, göçmenleri ve ezilenleri savunmak için çektiğini adeta tüm dünyaya bir defa daha ilan ediyor. Ve sinemanın büyüsü içinden haykırıyor Labaki: Evet onların “avukatıyım” ve onları savunacağım!

Filmin sonuna geldiğimizde ise mahkemenin kararını duymuyoruz. Ama Aspro’nun tutuklandığını ve satmak için aldığı onlarca çocuğun sosyal hizmetler tarafından alınıp ailelerine ulaştırıldığını görüyoruz. Ve Rahil ile Yonas bu sayede kavuşuyorlar. Zain’e gelince filmin son sahnesi insanın içine işleyen bir gülümseme ile kapanıyor. Bu gülüş Zain’e ait ve fotoğrafı çeken kişi ona “Gülümse, bu cenaze fotoğrafı değil pasaport fotoğrafı” diye sesleniyor. Bu son sahne Zain’in beraat ettiğini ve artık bir kimliğe sahip olduğunu kısacık bir gülümseme eşliğinde anlatıyor. Ve film sonlanıyor. Ama burada da yine çok güçlü ve politik bir tercih söz konusu. Zira Labaki Kefernahum’u karizmatik bir hakimin sesinden dökülen bir karar sahnesi ile kapatmıyor. Onun yerine kapanışı bir anne ile çocuğunun kavuşması ve ufacık bir çocuğun utangaç ve acemi gülümsemesine bırakıyor.

Bu son sahne politik ve bilinçli bir tercih çünkü adaletin bir göçmen kadın ile akbabaların elinden kurtarılmış bebeğinin kavuşması ve küçük bir gülümseme ile tecelli etmesi çok şey anlatıyor. Bu kapanış ile Labaki, tüm izleyenlere gidişatı değiştiren şeyin mahkeme değil, dayanışma olduğunu bir defa daha hatırlatıyor. Zira Labaki burada filmi kapatma onurunu, mesele tüm ülkede duyuluncaya kadar Zain’i görmeyen hakime ya da hukuk sistemine değil, Zain’e aile olan yoksul göçmen Rahil’e, Zain’in kardeşinin yerine koyduğu Yonas’a ve Zain’in tedirgin gülüşüne bırakıyor.

Bütün bu gerçeklerle beraber düşünüldüğünde Kefernahum; göçmenlik, çocuk hakları, çocuk işçiliği, istismar, yoksulluk, kimliksizlik, sevgi, merhamet ve adalet temaları ekseninde gezinen kelimenin tam anlamı ile bir mücadele filmi. Kefernahum insanlık onurunu savunmanın binlerce yolu içinden sinemayı seçen bir eylem biçiminin en saf hallerinden biri. Ve bağımsız sinemanın niçin sermayeden ve devletlerden “bağımsız” olması gerektiği sorusuna verilebilecek en net cevaplardan biri de yine Kefernahum.

Bir Teşhir Metni Olarak Kefernahum

Tam da bu yüzden yazının başında söz ettiğim Kefernahum’un bir kurgu mu yoksa belgesel mi olduğu tartışmasında verilen hiçbir cevap doğru değil. Zira Kefernahum ne bir kurgu ne de bir belgesel. Kefernahum; bir bütün olarak göçmenlerin mecbur edildiği koşullara, patriyarkaya, kapitalizme, bitmek tükenmek bilmeyen yoksulluğa, egemen hukukuna ve devletlerin başkalarının çocuklarına reva gördüğü hayata dair bir teşhir metni.

Tam da bu yüzden bütün bu çıktıların izleğinde Kefernahum, hem politik, sinematografik, sanatsal ve sosyolojik açıdan hem de insanlık onurunu savunmak bakımından hakkında sarf edilen övgüleri ve teveccühü sonuna kadar hak ediyor. Ezilenlerin hikayelerini tüm dünyanın yüzüne tokat gibi çarpmaya devam etmesi dileğiyle var olsun Nadine Labaki!