2 Temmuz 1993…
Sivas’ta bir otel yakıldı.
İçeride insanlar vardı.
Yazarlar, ozanlar, sanatçılar, akademisyenler, öğrenciler… Kısacası düşünceleri nedeniyle hedef gösterilen insanlar…
Saatlerce süren kuşatma boyunca binlerce kişi slogan attı. Güvenlik güçleri ise bütün bu yaşananları engellemekte yetersiz kaldı. Sonunda Madımak Oteli alevlere teslim oldu ve 37 insan yaşamını yitirdi.
Aradan otuz yılı aşkın zaman geçti.
Peki bugün geriye dönüp baktığımızda gerçekten “adalet yerini buldu” diyebilir miyiz?
Ben diyemiyorum.
Çünkü hukuk, yalnızca mahkeme salonlarında verilen hükümlerden ibaret değildir. Adalet, devletin vatandaşını koruyabilmesi, suçluyu zamanında yakalayabilmesi ve mağdurların vicdanını rahatlatabilmesiyle anlam kazanır.
Madımak dosyasında ise bunların hiçbiri tam anlamıyla başarılabildi denemez.
Evet…
Çok sayıda sanık ağır cezalara mahkûm edildi.
Bazıları ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası aldı.
Bu gerçeği inkâr etmek doğru olmaz.
Ama diğer gerçek de şudur:
Yıllarca firari sanıklar vardı.
Devlet, haklarında yakalama kararı bulunan bazı isimleri yıllarca adalet önüne çıkaramadı.
Bazıları yurt dışında yaşamını sürdürdü.
Bazıları hiç yakalanmadan öldü.
Yakalanamayan sanıklar hakkında zaman aşımı kararları verildi.
İşte tam da burada şu soru sorulmalıdır:
Bir hukuk devleti, böylesine büyük bir toplumsal travmanın sorumlularından bazılarının onlarca yıl boyunca yakalanamamasını nasıl açıklayabilir?
Bu soru, yalnızca hukukçuların değil, toplumun tamamının sorması gereken bir sorudur.
Çünkü mesele yalnızca sanıkların kaçması değildir.
Asıl mesele, devletin onları bulup adalet önüne çıkaramamasıdır.
Madımak davası boyunca mağdur ailelerinin en çok dile getirdiği duygu “cezasızlık” oldu.
Hukuken bazı cezalar verilmiş olsa bile, vicdanlarda eksik kalan adalet hissi hiç kaybolmadı.
Bunun nedeni yalnızca firariler değildir.
Olay günü yaşananlar da bu duyguyu beslemektedir.
Saatlerce süren kuşatma…
Yetersiz güvenlik önlemleri…
Etkili müdahalenin gecikmesi…
Bütün bunlar yıllardır tartışılıyor.
Bir devletin en temel görevi vatandaşının can güvenliğini sağlamaktır.
Madımak’ta bu görev yerine getirilemedi.
Bu tespiti yapmak, devlete düşmanlık değil; tam tersine, hukuk devletinden beklenen sorumluluğu hatırlatmaktır.
Çünkü demokratik devletler, hatalarıyla yüzleşebildikleri ölçüde güçlenir.
Madımak konusunda ise yüzleşmenin hiçbir zaman tamamlanamadığı hissi hâlâ canlıdır.
2012 yılında firari sanıklar yönünden verilen zamanaşımı kararı ise bu hissi daha da derinleştirdi.
Mahkeme yürürlükteki hukuku uyguladığını söyledi.
Ancak mağdur aileleri ve birçok hukukçu, böylesine ağır bir katliamın zamanaşımıyla anılmasının vicdanlarda kabul edilemeyeceğini savundu.
Hukuk ile adalet arasındaki mesafenin en görünür hâllerinden biri belki de buydu.
Madımak yalnızca bir ceza dosyası değildir.
Madımak, devletin kriz yönetiminin, kamu güvenliğinin, hesap verebilirliğin ve hukuk sisteminin sınandığı tarihsel bir olaydır.
Bu nedenle tartışma yalnızca “kaç kişi ceza aldı” sorusuna indirgenemez.
Asıl soru şudur:
O gün görevini yapmayanlar hakkında toplum tatmin edici bir hesaplaşma görebildi mi?
İhmal iddiaları yeterince aydınlatıldı mı?
Benzer olayların tekrar yaşanmaması için gereken dersler tam anlamıyla çıkarıldı mı?
Bu soruların tamamına gönül rahatlığıyla “evet” diyebilmek ne yazık ki mümkün görünmüyor.
Bir toplum, acılarıyla yüzleşmeden geleceğini inşa edemez.
Madımak’ı unutturmak isteyenler olabilir.
Ama unutmamak, intikam istemek değildir.
Unutmamak; hukukun, insan hayatının ve devlet sorumluluğunun bir daha böylesine ağır şekilde sınanmaması için hafızayı canlı tutmaktır.
Adalet yalnızca mahkeme kararlarıyla tamamlanmaz.
Adalet, mağdurların “devlet beni korudu, suçluları buldu ve hesap sordu” diyebildiği gün tamamlanır.
Madımak dosyasında verilen cezalar önemlidir.
Ancak eksik kalanlar da bir o kadar önemlidir.
İşte bu yüzden Madımak’ın ateşi hâlâ sönmedi.
Çünkü toplumun önemli bir kesimi için o dosyada vicdani adalet hâlâ tamamlanmış değildir.



