2007 yılında, Doğubayazıt’ta yine halkına barışı haykırırken o yorgun kalbi durdu. Babamın “Orhan amcanı kaybettik” deyişiyle içime düşen o ateş, aradan geçen yıllara rağmen hiç sönmedi. Bugün, onun aramızdan ayrılışının üzerinden tam 19 yıl geçti.
Ankara’nın gri göğü altına sığınmış Oran milletvekili lojmanları… Evin içinde çıt çıkmıyor, ama o sessizlik adeta feryat ediyor. Yüzlerdeki hüzün derin, fakat başlar dimdik. Çocukluk hafızamın en net, en sarsıcı sahnelerinden biridir bu. Annemin elini tutuşum, evin içindeki o mağrur bekleyiş ve kalbime ilk kez o gün kazınan bir isim. Kirvem Orhan Doğan.
O, o meşhur ve can yakıcı 2 Mart 1994 gününde Meclis kapısında başı eğilerek gözaltına alındığında, sadece bir siyasetçinin dokunulmazlığı kaldırılmadı, o ülkenin barış umuduna, demokratik zeminine ve vicdanına kelepçe vuruldu. O haksız kelepçeler, tam 10 yıl boyunca onu dört duvar arasında tuttu. O içerideyken ben dışarıda büyüyordum. Babamın ağzından dökülen her kelimeyle onu yeniden tanıyor, zihnimde ve kalbimde adeta yeniden inşa ediyordum. Babam, “Senin Orhan amcan gerçek bir demokrasi aşığıdır. Özgürlük için, halkı için, barış için bedel ödedi” dedikçe, görmediğim o adam benim için uzak bir siyasi figür olmaktan çıkıyor, canımdan bir parça haline geliyordu.
2004 yılında, o adaletsiz sürecin nihayet son bulup cezaevinden çıktığı günü dün gibi hatırlıyorum. Televizyon ekranından evimize yayılan o büyük sevinç dalgası, adeta sürgünden dönen bir aile ferdinin eve ayak basması gibiydi. Nitekim aynı yılın yazında, kızı Ayşegül Doğan’la birlikte Bursa’ya, bizi ziyarete geldiğinde o yakınlığı gözlerimle gördüm. Ben hâlâ çocuk sayılırdım, sessizce onu izliyordum. Dikkatimi en çok çeken şey, o meşhur uzun sigarasının ucunu kırıp içmesi olmuştu. Çocukça bir merakla sormak istedim, “Neden böyle içiyorsun?” diye ama utandım, sustum. O ise o babacan, o her şeyi anlayan tebessümüyle bana baktı. Sanki sormadığım sorunun cevabını, o kırık sigaradan yükselen duman gibi içtenlikle biliyordu.
Orhan Doğan, Türkiye siyasi tarihinin en fırtınalı dönemlerinde bile nezaketini, uzlaşmacı tavrını ve sağduyusunu asla kaybetmeyen nadir portrelerdendi. O, sadece hukuk fakültesi mezunu bir avukat değil, bizzat hukuktan ve hakikatten doğan bir vicdandı. Kimliğiyle barışık, halkıyla bir ve bütün, sözüyle onurlu bir adamdı. Demokrasiyi ve özgürlüğü fildişi kulelerden savunmadı. Sokakta, Meclis’te, mahkeme salonlarında ve zindanlarda yaşayarak, ağır bedeller ödeyerek savundu. Diyalog kanallarını son nefesine kadar açık tutmaya çalıştı.
2007 yılında, Doğubayazıt’ta yine halkına barışı haykırırken o yorgun kalbi durdu. Babamın “Orhan amcanı kaybettik” deyişiyle içime düşen o ateş, aradan geçen yıllara rağmen hiç sönmedi.
Bugün, onun aramızdan ayrılışının üzerinden tam 19 yıl geçti. Zaman aktı, devran döndü ve artık bu hayattaki en büyük rehberim, babam da aramızda değil. Şimdi içimde hüzünlü ama beni teselli eden bir inanış var. Biliyorum ki babam, çok sevdiği Orhan amcasının yanına gitti. Belki şimdi gökyüzünün bir yerinde oturmuş, birlikte o uzun sigaraların ucunu kırıp içiyorlardır.
Belki yine memleketi konuşuyor, yine inadına barışı fısıldıyor, yine aynı inançla özgürlüğü savunuyorlardır.
Kirvemdi… Görmesem de ruhunu tanıdığım, konuşmasam da fikrini ve onurlu duruşunu sevdiğim adamdı. Ömrünü halkına ve barışa adamış bir vicdan abidesi olarak bu topraklarda bıraktığı iz silinmedi.
Eğer barış gelerse o topraklar, Orhan amcanın da emeği olacaktır o barış.
Unutulmadı, asla unutulmayacak. Saygı, özlem ve minnetle…



