Basel Yurttaşlar Meclisi’ne seçilen BastA’lı Fahriye Usta: “İnsanlar, ‘Ben oraya gittiğimde derdime çare bulunur’ duygusunu yaşayabilmeli”
1990’lı yılların başında mülteci olarak İsviçre’ye gelen sosyal pedagog Fahriye Usta, yıllar içinde kadın hareketinden sendikal mücadeleye, göçmen haklarından yerel siyasete kadar birçok alanda aktif olarak yer aldı. Uzun yıllardır Basel merkezli, sosyalist, ekolojist ve feminist çizgideki BastA! saflarında siyaset yürüten Usta, Aralık 2025’ten bu yana Yurttaşlık Komisyonu’nda görev yapıyordu.
Heidi Mück’ün görevinden ayrılmasıyla birlikte BastA! adına Basel Yurttaşlar Meclisi’nde (Bürgergemeinderat) görev üstlenecek olan Usta, gazatemizden İbrahim Esen’e konuştu. Usta, yeni dönemde özellikle çocuklar, kadınlar, göçmenler ve sosyal dayanışma alanlarında çalışmak istediğini söylüyor.
Kadın mücadelesini, göçmenlik deneyimini ve yeni dönemde yapmak istediklerini anlattığı röportajda Usta, “Ben de buraya kanadı kırık kuşlardan biri olarak geldim. O duyguyu biliyorum” diyor.
“Üniversite bana çok şey öğretti, kendi gibi kuşları da yakaladım”
– Basel’e geldiğinizden bugüne baktığınızda, hem kişisel hem de politik olarak yaşadığınız en önemli dönüşümler neler oldu?
Buradaki kutlamalara, geleneklere katılma çabası, kendini tamamen yabancı hissetme… Özellikle hâlâ otuz yıldır buradayım ama bazı kutlamalarda hâlâ yerimi bulmuş değilim. Belki de felsefesini tam anlayamadığım için. Bazen hâlâ “Ne yapıyoruz?” deyip orada bir göçmenlik hissi yaşıyorum.
Üniversiteye gitme meselesi benim için çok önemliydi. Üniversite bana çok şey öğretti. Çok kalıcı dostluklar kurdum. Kendim gibi kuşları da yakaladım o zaman. Türkiye coğrafyasından gelen kuşları zaten bulmuştuk ama geldiğimiz yerde de bize benzeyen kuşlar vardı, sadece onları bilmiyorduk.
Bugün hâlâ üyesi olduğum BastA!’nın kuruluş toplantısına da gittim. Eve döndüğümde başım ağrıyordu. Almancayı anlamaya çalışmak, hiçbir şeyi kaçırmamak, ideolojik olarak bana uygun bir parti mi diye düşünmek kolay değildi. Ama BastA!’nın kurucularından biri olmak hayatımdaki önemli taşlardan biridir.
Tabii ki geldiğimizde arayıp bulmaya çalıştığımız örgütlerden biri de sendikaydı. Hemen üye oldum ve bunun çok doğru bir karar olduğunu bugün de düşünüyorum. İşçilerin birliği önemlidir ve orada durmak gerekir gibi geliyor bana.
Daha sonra vatandaş olma süreci geldi. Hayatımda ne değiştirdi açıkçası çok bilmiyorum. Bazı ülkelere vizesiz girmek dışında büyük bir değişiklik olmadı ama fikrimi söylemek, siyasi hayata katılmak, halk oylamalarında ve seçimlerde yer almak çok önemliydi. Burada doğrudan demokrasinin uygulanması hoşuma gitti. Referandumlar ve halk inisiyatifleri insanların siyasete katılması için iyi bir yöntem.
Bir de Sibel Arslan’la yollarımız kesişti. Kendisi bugün İsviçre Fedaral Parlamentosu Üyesi. Öğrencimdi. Dünyadaki eşitsizlikleri, kadınlar üzerindeki baskıları konuşurken onun böyle bir hamleyle öne çıkıp ulusal siyasete kadar gitmiş olması, öğretmeni olmaktan dolayı gurur duyduğum bir şey. Bu benim marifetim değildir, kendisindeki cevherdi ama yollarımızın kesişmesi benim hayat hikâyemde önemli bir yerde duruyor.
Belki şunu da söylemek isterim; kadın olarak burada biraz daha korkusuz yaşamayı öğrendim. Geceleri eve yürüyerek dönebiliyorum. Tabii ki burada da kadınlara yönelik şiddet var. Erkek egemen bir düzen burada da var. Ama Türkiye’ye kıyasla bir kadın olarak daha rahat yaşıyorum.
“Biz renkli renkli kadınlarız ve renklerimiz koyulaştıkça ezilme oranımız artıyor”
– İlk politik deneyimlerinizden biri olan 1991 Kadın Grevi’nin sizde bıraktığı etkiyi ve bugün yürüttüğünüz kadın hakları mücadelesiyle bağını nasıl anlatırsınız?
Bunun üzerine çok düşündüm. Aslında kadın sorunu erkeklerin de sorunudur diyoruz ya… Buraya geldiğimde beklediğim modern İsviçre ile gündelik hayat içinde karşılaştığım İsviçre arasında farklar gördüm. Bu ülkenin de erkek egemen verilerle düzenlendiğini görünce şaşırıyorsunuz.
Kadınların görünmeyen ev içi emeğinin burada da karşılığının olmadığını görmek, buna karşı birlikte mücadeleyi örgütlemenin aciliyetini ortaya koymuştu.
Kadınların bazı kantonlarda 1990 yılına kadar seçme ve seçilme hakkına sahip olmamış olması çok çarpıcıydı. Hakkı kullanırsın ya da kullanmazsın ama hakkının olması önemlidir.
Bir de erkeklerle kadınların maaşları arasında hâlâ ciddi bir uçurum olduğunu gördüm. Eşdeğer işe eşit ücret mücadelesi bugün de devam ediyor. 2026 yılında bile bunu konuşuyoruz.
Tabii ki örgütlenmenin gücü çok önemliydi. Bütün kadın örgütlerinin içinde yer almaya çalıştım. BastA! içindeki kadın çalışma gruplarında da bulundum. Çünkü örgütlü değilsen yalnız kalıyorsun.
Anlasam da anlamasam da 8 Mart toplantılarına gitmeliyim, 25 Kasım toplantılarında olmalıyım diyordum. Zaten her fırsatta kadınlarla bir araya gelmeye çalışıyorsun.
İsviçre’de erkek şiddeti sonucu öldürülen her kadının ardından yapılan Ni Una Menos eylemlerinin de bir parçası olduk. Bir kişi daha eksilmeye tahammülümüz yok.
Bir başka şey daha öğrendim burada; beyaz kadın olma durumu. Şunu fark ettim; biz renkli renkli kadınlarız ve renklerimiz koyulaştıkça ezilme oranımız artıyor.
Kadınlar arasında bile başka bir ezilmişlik sıralaması var. Tayland’dan, Filipinler’den, Afrika’dan, Latin Amerika’dan gelen kadınların başka başka sorunları var. Sadece kadınların olduğu bir okulda Almanca dersi verdiğimde, bazı Türkiyeli kadınların Taylandlı kadınlarla aynı masaya oturmak istemediğine tanık oldum.
Burada “özel olan politiktir” sözünü çok daha güçlü öğrendim. Her kadının getirdiği yaşam deneyimi politiktir.
Mutlaka söylemek isterim; burada da erkek egemen bir örgütlenme ve düzen var. Ama örgütlü mücadelenin gücünü de burada çok güçlü hissettim.
“Verilen hiçbir oyun boşa gitmemesi önemli ve demokratik”
– Şu anda üstlendiğiniz görev tam olarak nedir?
Basel’in şehrinin özel bir şeyi var. Benim seçildiğim yer klasik anlamda bir belediye meclisi değil. Basel kentinde yaşayan yurttaşların seçtiği bir Yurttaşlar Meclisi.
İki yıl önce yapılan seçimlerde ben de oy aldım ama meclise giremedim. Daha sonra önümdeki arkadaşımız görevinden ayrılınca, aldığım oylar sayesinde onun yerine geçtim.
İsviçre’deki seçim sisteminin demokratik olduğunu düşünmemin nedenlerinden biri de bu. Verilen hiçbir oy boşa gitmiyor.
Bu meclis yol, çöp, altyapı gibi işlerle uğraşmıyor. Sosyal ve kültürel alanlarda faaliyet yürütüyor. Ben de yarından itibaren bu meclisin 40 üyesinden biri olacağım.
Ayrıca Kasım 2025’ten bu yana Yurttaşlık Komisyonu’nun da üyesiyim. Vatandaşlık başvurularını değerlendiren komisyonda görev yapıyorum.
“İnsanların hayatını biraz olsun kolaylaştırmak istiyorum”
– Yeni görevinizde hangi konulara öncelik vermeyi düşünüyorsunuz?
Bu soruyu okuyunca biraz gülümsedim. Belki bu röportajı bir yıl sonra yeniden yapalım ve bana ne yaptığımı sorun.
Ben özellikle çocuklar konusunda çok hassasım. Pedagog olduğum için çocuklara büyük bir alan açılmasını istiyorum. Kreşler, gençlik evleri, mahalle buluşma merkezleri, aile destek mekanizmaları benim için çok önemli.
Yalnız yaşayan annelerin daha fazla sosyal destek alabilmesi, çocuklar hastalandığında ailelerin destek bulabilmesi gibi konular üzerinde çalışmak isterim.
Bir başka önemli konu da insanların haklarını bilmeleri. Bir yerde Almanca kursu var mı, yeni bir meslek öğrenme olanağı var mı, sosyal destek nereden alınabilir… Bu bilginin herkese ulaşmasını isterim.
Dini, dili, rengi, dünya görüşü ne olursa olsun herkesin bu haklardan eşit yararlanmasından yanayım.
Yaşlılar için çalışan kurumlar da ilgimi çekiyor. İnsanların yaşlılıkta yalnızlığa mahkûm edilmediği bir yaşamın kurulmasına katkı sunmak isterim.
“Ben de buraya kanadı kırık kuşlardan biri olarak geldim”
– Basel ne kadar çeşitliyse Yurttaşlar Meclisi de o kadar çeşitli olmalı diyorsunuz. Bunu nasıl hayata geçirmek istiyorsunuz?
Aslında bu soruyla bir önceki soru birbirine bağlı.
Herkesin bilgiye ulaşabilme ve haklardan yararlanabilme hakkı olmalı.
Ben seçim kampanyamı genç bir kadın arkadaşımızla birlikte yürüttüm. Bir yere doğru yöneliyorsam ve orası iyi bir yer gibi geliyorsa, yanımdaki insanları da motive etmek isterim. “Gel sen de burada bir şey yap” demek isterim.
Basel’de o kadar çok halk bir arada yaşıyor ki… Ben bunu çok güzel bir bahçeye benzetiyorum. O kadar çok çiçek var ki, bir buket halinde çok güzel görünüyoruz.
Yerel yönetimlerin görevi de bu en alttaki insanların birbiriyle dayanışmasını güçlendirmek olmalı.
İnsanlar “Ben oraya gittiğimde derdime çare bulunur. Ben orada kendimi ya da bana benzeyen insanları görebilirim” duygusunu yaşayabilmeli.
Statüsü ne olursa olsun, toplumsal hayatı birlikte kurmak isteyen herkesin sesinin orada yankısı olmalı.
Ben de buraya kanadı kırık kuşlardan biri olarak geldim. O duyguyu biliyorum. Bana kimsenin bunu uzun uzun anlatmasına gerek yok.
Eğer insanlara “Bizim derdimiz orada konuşuluyor” duygusunu verebilirsem, yaptığım işten gerçekten mutlu olurum.



