Batı’da solculuk ve ilericilik çoğu zaman bedel ödemeden sürdürülen bir kimliğe dönüşüyor. Göçmenler, yoksullar, kadınlar ve azınlıklar adına konuşan ama onların gerçek deneyimlerine temas etmeyen bu anlayış; sosyal adaleti savunsa da sisteme dokunmaktan kaçınıyor.
Batı toplumlarında aydınlar için solculuk, temiz bir çalışma alanı. Seyahatler, tatiller, arada bir iyilik yapmak, dayanışmacı bir imza. En alttakileri savunmaya, özellikle de kendilerinin de «aydınları teşvik etmek» amacıyla devletten aldıkları dolaylı veya direkt sübvansiyonlar almak adına sisteme karşı belli sınırlar çizerler.
Oto sansür genel çoğunluğun yararına veya ulusal uyum, bir arada yaşamak adına unutulur. Göçmenleri savunmak, yoksulluğa karşı çıkmak, kadın-erkek eşitliğini yaşamın her alanında savunmak utangaçça yapılır.
Konforlu solculuğun sınırları
Bu konformist aydın duruşu solcuları da etkiler; solcu erkek ve kadın militanlar aynı çizgide ilerler. Buna siyasetçinin kabusu olan seçim korkusu da eklenir. Oy getirmeyecek ama toplumun en önemli sorunu sayılabilecek demokrasi ve sosyal adaletin olmazsa olmaz konuları ajandaya konulmaz veya zoraki konulur. Dostlar pazarda görsün veya pazar yerindeki seçim standında cesaret edip soran marjinal bir münasebetsiz solcuya, memnuniyetsiz bir göçmene hazır cevap mahiyeti taşır.
Orta Doğu ülkelerinde Kemalist (Türk milliyetçisi), Baasçı (Pan-Arab) aydın tipi de aynı durumda. Perspektifsiz ve duygusalca yaklaşılan Filistin dışında azınlık sorunu yok onlar için. İlericiliği, aydınlığı milliyetçiliğin hassas duvarlarına çarpar. Ermeniler’den, Kürtler’den söz edilmedikçe aydın, solcu, feminist ve ekolojisttir.
Salonlarda radikallik, hayatta suskunluk
Lambaları ekolojiye ayarlı salonlarda, öğrenciler ya da sosyal bilimciler, konforlu ortamlarında, risksiz; radikali eleştirmekten itinayla kaçınan akademik kavramlarla, ırkçı, ayrımcı, post kolonyal sistemi hedefe koymayan cümlelerle konferanslar verirler. Konferans arasında yenilen sandviçin, tüketilen içeceğin organik, vejetaryen, yerel ürün, vs. olması önceliktir. Yaptıkları araştırmalar için herhangi bir «ulusal bilimsel araştırma fonundan» veya yüksek itibarlı uluslararası vakıflardan destek alırlar.
Ezilenlerden bazen bol kepçeden söz edilir ama ezilenler kim, onlar burada mı, dinliyorlar mı, ne diyorlar; önemsenmez. Kamu bütçesinden finanse edilen medyalarda sıcak «Arena», «Agora», «Serbest kürsü» programları yapılır. Bol keseden konuşan ezenler vardır ama ezilenler yoktur. Ne işçi, ne memur, ne göçmen vardır panelde, forumda. Onlar adına getirilmiş, orta sınıf bir küçük burjuva akademisyeninden daha çok konfor ve kurulu düzene bağlı aydınlar, «mektepli, edepli militanlar» sahnededir. «Aman kurumlara dokunmayalım, kurumların devamlılığı önemli, şeffaflığı ve temsiliyeti tartışmalı olsa da…» nakaratı tekrarlanır. Özünde yapısal, sistemsel eleştiriye karşı bir mesafe vardır.
Sosyalizm sınavı burada başlıyor
Orta Doğu’da Kürt katliamı ya da Ermeni Soykırımı gibi konular açıldığında soğuk bir ürperti olur ve bedenleri geri çekilir. Ulus devletin “birlik ve bütünlüğü” duvarına çarpar. Tabudur insan hakları ve ötekiler için özgürlük… Batı demokrasisinde sosyal sigortalar, kiralar ve hele de tedavisi bitmeyen yaramızın sağlık sigortası her seçimde esas proje olur; arada bir halk oylamasına gidilir İsviçre örneğinde ama sisteme dokunulmaz.
Sorun şu değil: “Ben bu konuda çalışmıyorum.” Sorun şu: “Ben bu konuya değinirsem oy alamam. Göçmenler yerele pek katılmıyor, ulusalda da oy hakları yok.” İşte tam burada sosyalizm sınavı başlıyor. Çünkü sosyalizm, ekoloji, solculuk alkışla, iktidarla ölçülmez; bedelle, emekle ölçülür.
Risk almayan, taraf olmayan, bedel ihtimali karşısında geri çekilen bir solculuk; bir feminizm ve çevrecilik, yemek veya toplantı masasında en fazla iyi seçilmiş bir dekorasyondur. Göçmenle, yoksulla dayanışmada olmayan, ırkçılığa karşı çıkmayan, sınıf bilincinden yoksun bir feminizmin varacağı nokta karşı cins düşmanlığı veya ırkçılık olur. Marksizm sıradan bir jargon, ilericilik kariyer planına dönüşür. Ezilenlerden söz edip, somut bir ezilme biçimi karşısında durmak yerine «uzlaşma» adına titreyenlerin ne ahlaki ne politik bir üstünlüğü vardır.
Sınıf perspektifi neyi görmeli?
Bugün neredeyse solcuların, aydınların, akademisyenlerin büyük bir kısmı şunu istiyor: Hem muhalif olayım, hem aydın etiketim, konforum ve dokunulmazlığım kalsın. Çoğu zaman “Ben sosyal perspektifiyle bakıyorum. Genel çoğunluğun çıkarlarını savunuyorum.” bahanesine sığınıyorlar. Sanki bu cümle onları tarihsel, sosyal ve siyasal sorumluluktan azade kılıyor… Sanki sınıf demek, göçmenleri, kadınları susturmanın; ezilmeyi adı konmamış bir soyutluğa havale etmenin bilimsel bir yoluymuş gibi. Doğu’da ve Güney’de, yani « dünyanın merkezi Avrupa’nın » dışında azınlık halkları ve en ucuza, en zor şartlarda çalışanları ulusal birlik adına sisteme entegre etme misyonerliğidir bu.
Sınıf perspektifi neyi görmeli?
İsviçre solu örneğinde “sınıf perspektifi” çoğu kez şuna dönüşüyor: sistemle sorun yaşamayacak kadar genel, iktidarı rahatsız etmeyecek kadar küçük çaplı, göçmenler meselesine gelince ise sağır bir entegrasyonculuk…
Toplumculuk (communautarisme) siyaseti diye küçümsedikleri ve dışlanan durum, başkalarının dili, toplumsal hafızası, kültürü, inancı; kısacası hayatsal değerleridir.
“Sosyal adalet, sınıf mücadelesi” diye ezber nakaratı okurlar. Ama sınıfı; güzel Fransızca, Almanca, İngilizce konuşan, makbul, terbiyeli merkezi bir özne olarak var sayarlar. Göçmen işçinin, kadının, yoksulun yaşadığı özgül tahakkümü “ikincil çelişki” diye aşağı iterler.
Sınıf perspektifi, ezilmenin biçimlerini silmek için değil, onları birlikte düşünmek için vardır. Sınıf adına azınlıkların sesini duymamak Marksizm, sosyalizm, feminizm ya da ekoloji değil; özünde konforlu bir solculuk, cesaretle ifade edilmeyen bir milliyetçiliktir.
*Sosyolog, siyasetçi



