Nusaybin sınır hattı Bölgedeki saldırıların ve emperyalist kuşatmanın gölgesinde, tarihi bir gün yaşadı. Sokağa taşan öfke, sınır tellerini aşan bir iradeye dönüşürken; barış çığlığı daha güçlü yükseldi.
Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte Diyarbakır’dan Nusaybin’e doğru yola çıkıyoruz. Mezopotamya’nın geniş düzlüğünde ilerlerken, henüz aracımıza binmeden hissettiğimiz gözetlenme duygusu, bineceğimiz aracın plakasının bildirilmesiyle somut bir gerçeğe dönüşüyor. Yol boyunca denk geldiğimiz o bildik engellemeler bu kez eski sıklığında değil; ama Nusaybin’e vardığımızda karşımıza çıkan manzara hafızalardaki OHAL iklimini geri getiriyor.
Nusaybin caddeleri polis barikatlarıyla örülü birer labirent gibi. Esnafın kepenk indirirken birbirine seslenişinde hem bir dayanışma hem de yaşanacaklara dair bir aşinalık var: “Hadi ne bekliyorsun, kapat da gidelim.” Bu cümle, sadece bir dükkanın kapanışını değil, bir kentin refleksi olarak yankılanıyor.
Caddelerde ve evlerde aynı duygu
Demiryolu Caddesi’nde biriken kalabalık, zaman geçtikçe, kabaran bir nehri andırıyor. Sadece bir siyasi hareketin değil, bir halkın ortak kaygısının ve hafızasının meydanı burası. Selahattin Demirtaş da unutulmamış. Demirtaş fotoğrafı ve balkonlardan sarkan destekleyici bakışlar; bunun sadece caddede bir yürüyüş değil, kentteki ortak bir duygu, bir ruh hali olduğunu gösteriyor.
Kalabalık Sınır Parkı’na doğru akmak isterken karşısına polis barikatları çıkıyor. Ufak gerginliklerin arasından yürüyüşe devam eden kitle, rotasını yeni mezarlığın hemen yanındaki “sıfır noktasına” çeviriyor.
Sınırın sıfır noktası
Mezarlık sessizliği, yerini sınırın öte yanındaki Kamışlı’nın hareketliliğine bırakıyor. Yüzlerce genç, bir anlık kararlılıkla barikatları aşıp tel örgülere doğru koşuyor. Askerlerin uyarı ateşleri, TOMA’ların tazyikli suları onları durduramıyor. Bir gencin belini sıyırıp geçen kurşun, sınırın ne kadar kanlı canlı bir gerçek olduğunu bir kez daha hatırlatıyor.
Sınırın en ucunda, tel örgülerin dibinde bekleyen kitle aslında sadece bir toprağı değil, bir kimliği ve kazanımları korumaya çalışıyor. Tüm zorun, engelin ortasında dimdik duran bir halk gerçeği var.
‘Bizim toprağımız, bizim kaderimiz’
Sınırın sıfır noktasında, üzerine ince bir hırka alıp sokağa fırlamış bir Nusaybinli kadınla göz göze geliyoruz. Bakışlarında yılların yorgunluğu, ama sözlerinde güçlü bir aidiyet var: “Zor tabii… Uçaklar uçuyor, psikolojimiz bozuldu. Ama Kürtlerin gidecek başka neresi var? Buralar bizim toprağımız.”
Yedi yıl süren göçlerin, yıkımların ve engelli kızının hikayesini anlatırken sesi titrese de talebi çok net: “Artık ölüm istemiyoruz, yaşamak istiyoruz, dilimizi istiyoruz.” Söylediği son cümle ise Mezopotamya’nın asırlık kederini özetliyor: “Allah bu Kürtleri niye yaratmış, sormak lazım.”
Barışın zorunlu dayatması
Nusaybin sınır hattındaki bu izlenimler, sadece bir protestonun notları değil; bir halkın “buradayım” deme biçiminin aktarımı. Bir yılı aşkın süredir devam eden belirsiz süreçlerin yarattığı güvensizliğe rağmen, sınırın sıfır noktasındaki bu duruş, barışın bir lütuf değil, hayati bir zorunluluk olduğunu bir kez daha tarihin not defterine kaydediyor.
Kaynak: Evrensel



