İsviçre’nin başkentinde binlerce mumla sahnelenen bu gösteri, kadınların kürtaj hakkını hedef alırken. Ekonomik teşvik adı altında kadın bedenini yeniden denetim altına almaya çalışan ataerkil düzeni görünür kılıyor. Göçmen kadınları ve çocukları dışlayan, eşitsizliği derinleştiren bu politik yaklaşım, “hayatı koruma” söylemiyle örtülmüş olsa da, gerçekte İsviçre’deki kadınların özgür iradesini ucuz bir pazarlığın konusu hâline getiriyor.
Cumartesi akşamı Bern’de Noel pazarının ışıkları altında parlamentonun önünden geçerken büyüleyici bir görsel şovla karşılaştım. Ön alan tamamen mumlarla kaplanmış, etraf demirlerle çevrilmiş, köşelerde sarı yelekli erkekler nöbet tutuyordu. İnsanlar etrafında toplanmış, fotoğraflar çekiyordu. Yaklaşınca sordum: “Bu mumlar kimin için, ne için yakıldı?”
Aklımdan geçenler: Filistin’de süregelen savaşta katledilen binlerce insan için, Suriye’de katledilen Aleviler için, Rojava’da IŞİD tarafından köle pazarlarında satılan, akıbeti hâlâ belirsiz kadınlar için, şüpheli kadın ölümleri için, dünyada her gün erkekler tarafından katledilen kadınlar için, tacize ve tecavüze uğrayan çocuklar için, açlıktan ölen çocuklar için, Ukrayna savaşında ölenler için… Ama hayır, cevap bunların hiçbiri değildi. Aslında ne ölenlerin ne de yaşayanların bir değeri vardı.
Bu mumlar, kadınları çocuk doğurmaya teşvik etmek için, sanki yoksulluktan dolayı çocuk sahibi olmak istemiyorlarmış gibi sunularak, her çocuk başına 7 000 franklık teşvik ödemesi yapılacağını ilan ederek, kadınların kendi iradeleriyle sonlandırdıkları istenmeyen hamilelikleri görünür kılmak için yakılmıştı. Geçen yıl 12 000 kürtaj için 12 000 mum yakılmış. Ama doğduktan sonra şiddet gören çocuklar, savaşlarda hayatını kaybedenler, savaş yüzünden ailesiz kalanlar, açlıkla boğuşan çocuklar ve kadınlar bu görselliğin dışında bırakılmıştı. İsviçre’de artan kira fiyatları, göçmen karşıtlığı, işsizlik ve yoksullukla mücadele eden kadınlar da mumların anlamının dışında kalıyordu. Cinsiyetçilik, görsel şovlar ve “vicdan” adı altında sunuluyor.
Bu sembolik ışık yalnızca kadınların kendi özgür iradeleriyle sonlandırdığı hamilelikleri hedef almıyor. Tüm bunların merkezinde ise kadın bedenini yeniden tahakküm altına alma arzusu var. Ve bunu, yöneticisi erkek olan “Verein Mamma” (Anneler Derneği) isimli kurum “Damit das Leben am Leben” mottosu altında sunuyor. (“Hayat böylece devam etsin”, “Hayat sürsün diye” şeklinde çevrilebilir.) Hayat, biz kadınların bedeni ve emeği üzerinden devam ettirilmek isteniyor.
Kutsal annelik söylemi her zaman toplumsal duygu sömürüsüne açık olmuştur. Başkentin merkezinde böylesine açık bir cinsiyetçilik yapılmasını akıl almıyor; ancak böyle düşünmek de fazla naif olur, çünkü cinsiyetçilik zaten tam da kamusal alanlarda yeniden üretilerek sürdürülüyor.
İsviçre’de kantonal asgari ücret çoğu yerde aylık yaklaşık 4 400 frank. Her gebelik için vaat edilen 7 000 franklık teşvik, kadının gelirine göre iki ayı bile bulmayan, geçici ve sınırlı bir ödemeden ibaret. Buna rağmen kadınlardan ömür boyu sürecek bir annelik ve bakım emeğini üstlenmeleri bekleniyor. Kadının hayatı, yalnızca birkaç asgari ücrete denk gelen bir miktarla “satın alınabilir” gibi sunuluyor. Bu yaklaşım, kadın yoksulluğunu ve eşitsizliği ortadan kaldırmayı değil, kadının doğurganlığı üzerinden yönetmeyi hedefliyor. Kadınların bedeni ve karar hakkı ekonomik bir pazarlığın parçası hâline getiriliyor. Bu, kadın emeğini ucuzlaştıran ve bedeni fallogosantrik bir akılla yeniden denetim altına alan ataerkil bir mekanizmadır.
2024 ve 2025 yıllarında düzenlenen bu mum yakma törenleri, yalnızca kadınların kürtaj hakkını hedef hâline getirmiyor; doğan çocuklar, savaşta veya yoksulluktan hayatını kaybedenler, tacize ve şiddete maruz kalanlar tamamen görmezden geliniyor.
Yetmiyor; kadınlar vatandaşlık statülerine göre kategorize ediliyor. Vatandaş olanlar veya C oturumuna sahip olanlar bu teşvik fonuna erişebilirken, göçmenler ve mülteciler tamamen dışlanıyor. “Çok iyi niyetli” olsa da patriyarka burada bile kadınları ayrıştırmaktan geri durmuyor. Kadınları kimlik ve statülerine göre kategorize ederek ayrıcalıklı ve ayrıksı konumlar yaratıyor. Bu ayrım yalnızca kadınları değil; kamplarda yaşayan, eğitim hakkı elinden alınmış çocukları da görünmez kılıyor. İsviçre’deki eğitim, sağlık ve yaşam olanaklarına erişemeyen göçmen kadınlar ve çocuklar da fallogosantrik akılla ayrıştırılmaya çalışılıyor. Toplumsal cinsiyet eşitliğini hedeflemeyen bu sistem, zaten eşitsiz olan ortamda eşitsizliği katmanlandırıyor ve en kırılgan grupları daha da dışlıyor.
Sadece İsviçre’de yaşayan tüm kadınlar ve çocuklar değil, dünyadaki tüm kadınlar ve çocuklar eşit ekonomik haklara ve yaşam hakkına sahip olmalı. Kadınların özgürlüğü yalnızca doğum üzerinden teşviklerle sağlanamaz. Gerçek eşitlik ve özgürlük, kadınların bedensel öznelliğine saygı gösterildiği, kendi yaşamlarını ve bedenlerini kontrol edebildiği, kürtaj ve doğum hakkına eşit şekilde sahip olduğu, emeğinin sömürülmediği ve kadın yoksulluğunun fiilen ortadan kaldırıldığı bir toplumda mümkündür. Kadınların iradesi ekonomik veya politik pazarlıklara indirgenemez.
Bizim bedenimiz, bizim kararımız!



