Kant’ın içimizdeki yasa, Levinas’ın başkasının yüzü, Spinoza’nın tutkularla savaşı… Hepsi bize aynı şeyi hatırlatıyor: Vicdan sustuğunda insanlık da susar.
Vicdan ve Ahlakın Sesi
Vicdan, insanın kendisiyle, diğer insanlarla ve hakikatle kurduğu en derin bağdır. Vicdanlı olmak ya da vicdansız olmak… Bence bütün mesele bu.
Shakespeare’in “Olmak ya da olmamak” dediği yerde, bizim çağımızın sorusu da “Vicdanlı olmak ya da olmamak”tır. Çünkü bugün karşılaştığımız her toplumsal, siyasal ya da bireysel tutum, bir biçimde vicdan kavramı etrafında şekilleniyor.
Filozof Immanuel Kant, “Ahlak yasası, insanın içinde taşıdığı en yüce otoritedir,” der. Bu yasa, dışsal bir baskıdan değil, insanın kendi iç sesinden, yani vicdanından gelir.
Aristoteles ise erdemi, insanın eylemleriyle ahlaki ölçüyü dengelemesi olarak tanımlar. Ona göre ahlak, doğruyu bilmekten çok, doğruyu yapma cesaretine sahip olmaktır.
Levinas der ki: “İnsanın vicdanı, başkasının yüzünde belirir.” Yani vicdan, yalnızca bireysel bir iç ses değil, karşımızdaki insanın acısına verdiğimiz tepkidir.
Spinoza ise, “İnsan tutkularının esiri olduğu sürece özgür değildir” der; günümüz toplumu da öfke ve nefret tutkularının esiri olmuş görünüyor.
Haksızlık karşısında sessizlik
Vicdanı ahlakla eşleştirmek mümkündür. Ahlaklı olmakla vicdanlı olmak çoğu kez aynı anlama gelir; her ikisi de insanın başkalarının acısına kayıtsız kalmaması, adaletsizlik karşısında sessiz olmamasıdır.
Ne var ki, günümüz dünyasında hem vicdan hem ahlak, yerini çıkar, korku ve ideolojik körlüğe bırakmış görünüyor.
Yaklaşık on yıldır hiçbir somut delil, hukuki gerekçe ya da adil yargılama olmaksızın cezaevinde tutulan Selahattin Demirtaş, Figen Yüksekdağ ve Kobani davası tutukluları, hâlâ özgürlüklerinden mahrum bırakılıyor.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi üçüncü kez bu insanların tahliye edilmesi gerektiğini belirtmesine rağmen, Türkiye’nin yargı sistemi ve siyasal iradesi, hukukun değil, keyfiliğin tarafında durmaya devam ediyor.
Vicdanın yaraları
Türkiye’de yüz yılı aşkın süredir çözülemeyen Kürt meselesi, sadece bir kimlik ya da kültür meselesi değil; aynı zamanda büyük bir vicdan meselesidir.
Bu sorun yüzünden yüz binlerce insan hayatını kaybetti, toplumlar travmalarla bölündü, Kürtlerin binlerce kayıp evladı mezarsız bırakıldı.
Gülistan Doku, Rojin Kabaiş, Narin Güran, Uğur Kaymaz, Ceylan Önkol ve 17–20 bin faili meçhul cinayet, bu toplumun vicdanındaki yaraları hatırlatıyor.
Vicdansızlık ve toplumsal çöküş
Buna rağmen, çatışmalı ortamın sürmesinden çıkar sağlayan, savaştan ve ranttan beslenen çevreler barışa değil, körlüğe yatırım yapıyorlar.
Türk milliyetçilerinin bu tutumu alışıldık bir siyasal refleks olarak görülebilir. Ancak dikkat çekici olan, kendini Kürt, Kürdistanlı ya da Kürt milliyetçisi olarak tanımlayan bazı çevrelerin de aynı vicdansızlık çizgisine düşmesidir.
Selahattin Demirtaş gibi siyasal figürlerin özgürlüğünden rahatsızlık duyan, bunu küçümseyen, hatta hakaret düzeyine varan paylaşımlar yapan bu kesim, ahlaki bir çöküşü temsil etmektedir.
Bu tutum, sadece siyasal bir anlaşmazlık değil; ahlaki bir iflas göstergesidir.
Vicdansızlık, kişinin kendini hakikatten, insandan ve adaletten koparmasıdır. Oysa vicdan, insanın kendi içindeki mahkemedir; hiçbir iktidar, hiçbir ideoloji o mahkemeyi susturamaz.
Ne var ki bazıları bu mahkemeyi yıllar önce feshetmiş gibi davranıyor.
Özellikle Avrupa’da, sahte hesaplar ve kimliklerle nefret üretip, hakaret eden bu kişiler, toplumda bir karşılığı olmayan, sanal tatmin alanlarında varlık bulan, “laf gevezeliğiyle” var olmaya çalışan kimseler.
Bir örnek: Türk sinemasında “Tecavüzcü Coşkun” karakteriyle bilinen bir figürü Selahattin Demirtaş’la eşleştiren paylaşım, sadece siyasi bir düşmanlık değil, tam anlamıyla bir vicdansızlık ve ahlaksızlık örneğidir.
Bu tür yaklaşımlar, yalnızca bireylerin değil, toplumun da vicdanını yaralar.
Vicdan ve sorumluluk
Bugün vicdan, yeniden hatırlanması gereken bir kavramdır.
Çünkü vicdan olmadan adalet olmaz; adalet olmadan da barış, insanlık ve ortak yaşam mümkün değildir.
Vicdan, sadece bireysel bir duygu değil; aynı zamanda siyasal bir sorumluluktur.
Bir toplumun vicdanı sustuğunda, adaletin dili de susar.
05.11.2025



