Heidi’nin ülkesi İsviçre’nin şehirlerini birbirine bağlayan geçitler, tüneller; Ren Nehrini Zürich Gölüne, Rhône’ı Lozan gölüne bağlayan ıslah edilmiş nehir yatakları ve üzerindeki devasa barajlar; Alp Dağlarının karlı zirvelerini, Zermat’ı, Jungfrau’yu, Jura dağlarını, St. Moritz’i kayak pistlerine dönüştüren teleferikler, tesisler ve bütün buraları gezerken üzerinden yağ gibi akıp geçtiğiniz yollar… Hepsi tek kelimeyle büyüleyici. Ancak o büyüleyici manzaranın altında devasa bir emek ve sönmüş hayatlar yatıyor. İnşaat işçilerinin hayatları…
Son günlerde İsviçre genelinde inşaat işçileri büyük bir grev dalgası örgütlüyor. Unia ve Syna sendikaları etrafında binlerce işçi; haftalık 50 saatlik çalışma baskısına, ücretsiz işe gidiş-geliş sürelerine, cumartesi mesailerine ve güvencesiz sözleşmelere karşı ayağa kalkıyor. Talepleri basit ve net: “Daha kısa çalışma günü, adil ücret, güvenli iş, insanca saygı.”
İnşaat işçilerinin bu talepler yalnızca bugünün talepleri değil. İsviçre’nin sınıf mücadelesi tarihini kazdıkça, her tünelin, her barajın, Alpleri aşan yolların ardında çoğunluğu göçmen olan inşaat işçilerinin bir çığ gibi büyüyerek bugüne ulaşan talepleri olduğunu görüyoruz.
Buzulların altındaki hayatlar
İsviçreliler en çok övündükleri eserlerindendir Gotthard Tüneli. Alp dağlarını boydan boya delerek dünyanın en uzun kara tünelini oluşturmuşlar. İsviçre’nin kuzeyini kara yoluyla güneye bağlayan tünel 16 km, tren yolu tüneli ise 57 km’dir. Bu ve benzeri tünellerin açılması için onlarca yıl, binlerce göçmen işçi çalıştırmış İsviçre. Çok sayıda işçi güvenlik, hastalık, yetersiz barınma koşulları nedeniyle hayatını kaybetmiş ve geri kalanların da büyük kısmını geldikleri ülkelere geri göndermişler acımasızca.
Gotthard Tüneli’nin 1870’lerde başlayan kazısında yüzlerce İtalyan işçi, kötü koşullar ve hastalıklar yüzünden hayatını yitirmiş. Simplon ve Lötschberg tünellerinde, İtalyan ve Avusturyalı işçiler aynı kaderi paylaşmış. 1965’te Mattmark Barajı’nda Allalin Buzulu’nun kopmasıyla 56 İtalyan, 23 İspanyol, 4 Avusturyalı, 2 Alman ve 1 İsviçreli olmak üzer toplam 88 işçi öldüğünde, “doğal afet” söylemleriyle işçilerin buzlar altındaki cenazelerinin üzerine bir de “kader” örtüsü çekilmiş. Oysa işçilerin üzerine çöken kader değil, İsviçre sermayesinin doğanın sınırlarını zorlayan, ucuz göçmen emeğine göz dikmiş, işçi güvenliğini hiçe sayan sömürü hırsıydı.
Bugün hâlâ İsviçre’nin inşaat sahalarında çalışanların büyük kısmı göçmen: İtalyan, Portekizli, Kosovalı, Alban, Türk, Kürt, Tamil, Eritreli, Suriyeli… Ve ne yazık ki 19. yüzyılın “İtalyan işçileri”nin torunları inşaat sahalarında, kazı makinelerinin gölgesinde, buzla, yağmurla, rüzgârla, düşük ücretle, güvencesizlikle yüz yüze çalışıyorlar.
İnşaat işçilerinin cevabı: “Büyük İnşaat Grevi”
Bugün, bu görünmez emeğin temsilcileri işte sahnede. Ülke çapında göçmen işçilerin yoğun olduğu inşaat sektöründe büyük bir eylem dalgası örgütleniyor. 20 000’den fazla inşaat işçisinin katıldığı grev oylamasında kararlaştırılan “Büyük İnşaat Grevi” Bellinzona (Tessin) kantonunda başlayan ve Bern’de devam eden “uyarı grevleriyle” start aldı. Bu kantonlarda onlarca inşaat alanının kapısı zincirlendi ve uyarı pankartları asıldı, kitlesel gösteriler gerçekleştirildi.
Uyarı grevleri 3–4 Kasım’da Romandi bölgesi’nde (Fransızca konuşan İsviçre bölgesi) ve 14 Kasım’da Zürih ve Almanca konuşulan İsviçre bölgelerinde devam edecek.
“Büyük İnşaat Grevi”nin Talepleri şöyle:
- İşveren-şantiye arası ulaşım süresi ücretlendirilmeli.
- Sabah hazırlık, toplantı, malzeme taşıma gibi işe başlama öncesi süreleri ücretlendirilmeli.
- Günlük çalışma süresi 8 saatle sınırlandırılmalı; fazla mesai ve cumartesi çalışması daha adil olmalı.
- Ulusal boyutta geçerli toplu iş sözleşmesi (TİS) güvence altına alınmalı ve müzakereler şeffaf yapılmalı.
- Göçmen işçilerin özel sorunları — taşeronluk, geçici sözleşmeler, sosyal haklardan mahrumiyet — özel olarak ele alınmalı.
- Geçmişte hayatını kaybetmiş göçmen inşaat işçileri anılmalı; altyapının “kemiklerinde” yatan emeğin görünür hâle gelmesi sağlanmalı.
Bugünkü grevler, yalnızca güncel ücret ve şartlar için değil aynı zamanda tarihsel adalet, görünürlük ve emeğe saygı için organize ediliyor. Bu ülkede dağların zirvesinden tünellerin derinliğine kadar uzanan emek serüveninin kahramanları, çoğu göçmen olan inşaat işçilerdir. Onların teri, alınteri, bazen de hayatı üzerine kurulan bu altyapı bizlere bugünkü güvenli yolları, dağ geçitlerini, barajları, teleferikleri sunuyor.
Ülkenin altyapsını kuran inşaat işçileri “Şimdi söz sırası bizde.” diyorlar
Mattmark Faciası (30 Ağustos 1965)

1965 yılının 30 Ağustos günü, İsviçre’nin Valais kantonundaki Saas Almagell vadisinde inşa edilmekte olan Mattmark Barajı’nda, Allalin Buzulu’nun dev bir parçası ansızın koparak şantiyeye çöktü. Buzulun altında kalan 88 işçiden 56’sı İtalyan, 23’ü İspanyol, 4’ü Avusturyalı, 2’si Alman ve yalnızca 1’i İsviçreliydi. Göçmen işçiler, düşük ücretlerle ve yetersiz güvenlik önlemleriyle, baraj inşaatının en ağır koşullarında çalışıyorlardı.
Felaket, yalnızca bir “doğa olayı” değildi; işçilerin defalarca uyardığı buzul tehlikesine rağmen çalışmanın sürdürülmesi sonucuydu. Şantiyede çalışanlar haftalardır, buzun yukarıdan çatlayarak ses çıkardığını, kayanın üzerinde tehlikeli biçimde ilerlediğini rapor etmişlerdi. Ancak işin zamanında bitirilmesi, insan hayatından daha değerli görüldü. Buzul, o gün, tam vardiya değişimi sırasında çöktü — işçiler konteyner yatakhanelerinde ve yemekhanelerinde diri diri gömüldüler.
Mattmark, İsviçre’nin “temiz ve güvenli ülke” imajına derin bir gölge düşürdü. Ancak felaket sonrası mahkeme sürecinde tüm sorumlular beraat etti. İsviçre basını uzun süre bu olayı “doğal afet” diye geçiştirdi; oysa gerçekte Mattmark, göçmen emeğinin görünmezliğinin, sınıfsal değersizleştirmenin ve güvenliğin kâr uğruna feda edilmesinin sembolüydü. Bugün hâlâ, göçmen işçilerin hayatı üzerine inşa edilen bu baraj, İsviçre’nin refah hikâyesinin karanlık dipnotu olarak duruyor.
02.11.2025



