Türkiye gündemi bir süredir, birbirine tamamen zıt görünen iki ayrı politik hat etrafında şekilleniyor. Bir yanda bir yılı aşkın süredir devam eden “çözüm süreci”, diğer yanda ise 19 Mart’ta başlayan ve iç cepheyi tahkim etme çabasının bir parçası olarak okunabilecek, CHP’yi ve onunla bağlantılı muhalefeti çökertme planı.
Dün yaşanan gelişmeler, bu iki hattın adeta aynı madalyonun iki yüzü olduğunu gösterdi.
Bir tarafta, “casusluk davası” adı altında TELE 1 Genel Yayın Yönetmeni Merdan Yanardağ’ın ve CHP’nin İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı ve Cumhurbaşkanı adayı Ekrem İmamoğlu’nun davası; diğer tarafta ise PKK’nin 12. Kongre kararları doğrultusunda gerilla güçlerinin Türkiye sahasından çekilişinin ilanı.
Kürt Özgürlük Hareketinden Üçüncü Adım
PKK’nin feshinden sonra başlayan “silah yakma” sürecinin ardından, bugün savaşçı unsurların Türkiye topraklarından çekilmesi, özgürlük hareketinin attığı üçüncü ve önemli adım olarak değerlendirilebilir.
Açıklamada yer alan “provokasyon ihtimallerine” ve “istenmeyen olayların yaşanmaması” uyarılarına bakılırsa, bu karar Kürt Özgürlük Hareketi tarafından sürecin önünü açacak tarihi bir hamle olarak görülüyor.
Bu hamlenin anlamı doğru okunmalıdır.
Kırk yılı aşkın süredir Kuzey Kürdistan coğrafyasında silahlı mücadelenin her türlüsünü sürdüren hareket, çözüm sürecine dair sorumluluğu doğrultusunda bu adımı attı.
Hem uzun bir savaş döneminin ardından sahadan çekilmesi hem de sürecin tıkandığı bir tarihsel momentte bu kararı alması dikkatle değerlendirilmelidir.
Bazı “gazeteciler”, “Zaten PKK silah bırakmıştı, doğal olarak çekiliyorlar” diyerek meseleyi basitleştiriyor.
Oysa durum bundan ibaret değil. Kürdistan coğrafyasının genişliği ve zorlu koşulları dikkate alındığında, askeri olarak bu çekilmenin son derece riskli ve zor bir eylem olduğu ortadadır.
Bir diğer önemli nokta ise şudur: Türkiye devleti, uzun süredir “PKK’yi Türkiye topraklarında bitirdiğini” çeşitli biçimlerde ilan ediyor. Ancak görünen o ki, her türlü kirli ve özel savaş yöntemine rağmen PKK gerillaları kuzeyde varlığını sürdürmeyi başarmıştır.
Dolayısıyla “PKK zaten bitmişti, bu süreç o yüzden başladı” yaklaşımı doğru değildir.
Bu süreci, PKK’nin tasfiyesi olarak değil, devletin kendi pozisyonunda taviz vermeye zorlanması olarak okumak gerekir.
Silahlı güçlerin Türkiye’den çekilmesi, hem tarihsel bir anlam taşımakta hem de devlete adım atma zorunluluğu yaratmaktadır. Bu yönüyle, hamlenin Türkiye halklarının çıkarları açısından da ustaca tasarlanmış bir politik hamle olduğu söylenebilir.
CHP’ye Yönelik Baskı Dalgası
Madalyonun diğer yüzünde ise CHP’ye dönük yeni bir saldırı dalgası var.
CHP kurultayı davasının AKP’nin istemediği biçimde sonuçlanmasının hemen ardından başlatılan “casusluk” operasyonu, Saray rejiminin önümüzdeki dönemde baskı politikalarını artıracağını gösteriyor.
“İngiliz ajanlığı” gerekçesiyle yürütülen bu operasyonun asıl amacının CHP’yi etkisizleştirmek ve İmamoğlu’na yönelik saldırıyı yoğunlaştırmak olduğu açık.
Tele 1’e kayyum atanması ve Merdan Yanardağ’ın “casusluk” suçlamasıyla tutuklanması, CHP’nin çeperine yönelik baskıların hızlanacağının da habercisi.
DEM Parti–CHP İlişkisi: Ortak Zemin Mümkün mü?
Peki, çözüm sürecine rağmen AKP karşıtı iki temel güç —DEM Parti ve CHP— ortak bir mücadele zemininde buluşabilir mi?
Çözüm süreci başladığından beri, bu olasılığı sabote etmeye çalışan pek çok açık ya da örtük provokasyon yaşandı.
Ancak DEM Parti’nin, Erdoğan’ın baskı politikalarına karşı CHP’nin yanında durması; CHP Genel Başkanı’nın ve parti önderliğinin de DEM Parti’yle dayanışma ilişkileri kurması, birçok açıdan hayati bir gelişme.
Barış talebi ve demokrasi talebi, özünde birbirine zıt değil; aksine iki partinin de meşru biçimde savunabileceği ortak talepler.
Ancak bu sürecin, kaba ve toptancı yaklaşımlarla değil, siyasi ustalıkla yürütülmesi gerektiği açık.
Aksi hâlde muhalefet cephesinin parçalanması, Saray rejiminin elini güçlendirecektir.
Birleşik Mücadele ve Barışın İnşası
Sabri Ok’un dünkü açıklamasında da işaret ettiği gibi, PKK’nin attığı bu adımların ardından devlete adım attıracak olan şey, gençlerin ve kadınların öncülüğündeki halk mücadelesidir.
Bu, basit bir ajitasyon değil; toplumsal örgütlenmelerin siyaseti yükselterek devleti taviz vermeye zorlaması ve kendi örgütlülüğünü yeniden inşa etmesi çağrısıdır.
Dolayısıyla bu çağrı, CHP’ye yönelen saldırılar karşısında demokrasiyi savunma refleksini güçlendirmeyi de gerektirmektedir.
Barış, demokrasi olmadan inşa edilemez.
Eğer süreğen bir barış arayışı varsa, o barışı koruyacak ve derinleştirecek olan şey, demokrasi mücadelesinin büyütülmesidir.
Bu bağlamda Esenyurt’ta “Ekmek, barış, adalet ve özgürlük için birlikte mücadeleye” çağrısıyla DEM Parti, EHP, EMEP, SMF, TÖP ve TİP’in çağrısıyla yapılan miting, hem sembolik hem de politik olarak önemlidir.
Elbette bu mitingin anlamını teslim etmekle beraber bunu yan yana gelişin en “temel” biçimi olduğunu söyleyebiliriz. Ancak Türkiye’de inşa edilecek Barış ve Demokrasi Süreci çok daha grift ve çetrefilli bir yolun izlenmesini zorunlu kılmaktadır. Bu yan yana geliş iradesini önemsiyor ve bu iradenin görevinin önümüzdeki süreçte “kendini aşan bir barış ve demokrasi hareketini” yaratmak olduğu saptanabilir. Bu konuyu ise diğer bir yazımda derinleştirmeye çalışacağım.
Roni Gören
27 Ekim 2025



