Kent, bir meta değil; yaşam alanıdır. Toprağın, suyun, gökyüzünün satılık olmadığı bir düzenin parçasıdır. Kent planlaması, halkın katılımıyla yapılır; çocuklar için park, yaşlılar için gölge, işçiler için ulaşım demektir. Bugün ise tam tersi bir yön izleniyor: kent, piyasaya terk edilmiş durumda.
1997 çöküşü halen Arnavutluk halkının hafızasında. O dönem yalnızca bir finansal yıkım değildi; aynı zamanda siyasi yapının, sosyal bağların ve ortak geleceğe dair inancın da kırıldığı bir dönemdi. Arnavutluk halkı o dönem ağır bir bedel ödemek zorunda kalmıştı. Şimdi ise, halk başka bir çöküşün eşiğinde, bu kez daha sessiz, ama daha derin.
Bugün Tiran’da ve kıyı kentlerde göğe yükselen kuleler, yüzeyde modernlik ve kalkınma görüntüsü veriyor. Ama biraz yaklaştığınızda tablo değişiyor: Planlama yok, şeffaflık yok, toplumsal ihtiyaçlara dair en küçük bir kaygı yok. Sadece beton, cam ve yüksek kar hırsı var.
Farka Gölü çevresine yapılması planlanan 17 adet, otuz katlı kule projesi geçtiğimiz günlerde onaylandı. Bu bölge bugüne kadar doğallığını koruyabilmiş, şehrin içinde kalan sayılı yeşil alanlardan biriydi. Şimdi ise halkın dinlendiği, nefes aldığı bu alan özel bir inşaat projesine teslim ediliyor. Benzer bir durum aynı anda Vlora sahilinde yaşanıyor. Orada da “geleneksel Arnavut mimarisinden esinlenildiği” söylenen ama halkla, yaşamla ya da geçmişle gerçek bir bağı olmayan renkli kuleler inşa edilecek.
Soruyu açıkça soralım: Bu yapılar kimin için inşa ediliyor?
Ne barınma ihtiyacını karşılıyorlar ne de kent kültürünü besliyorlar. Ülke tarihindeki en büyük göç dalgalarından biri yaşanıyor. Gençler, eğitimliler, işçiler ülkeyi terk ediyor. Tiran’da konutların üçte biri zaten boş; kalanların büyük kısmı da halkın ulaşamayacağı fiyatlarda. O hâlde, bu daireleri kim alacak? İçinde kim yaşayacak?
Giderek daha fazla ekonomist, mimar ve şehir plancısı aynı noktaya işaret ediyor: Bu kulelerin büyük bölümü, üretime değil, aklamaya hizmet ediyor. Kent, kara paranın sığınağına dönüştürülüyor. Lüks daireler, yaşayan insanlar için değil; finansal bir iz bırakmadan para döndürmek isteyenler için inşa ediliyor.
Bu tablo karşısında devletin pozisyonu ise, en hafif tabirle kaygı verici. Ulusal planlama kurumları, belediyeler, bakanlıkları, halkın taleplerini değil, inşaat firmalarının projelerini dikkate alıyor. Denetlemekle yükümlü olanlar, yalnızca onay veriyor. Bu da gösteriyor ki sorun sadece inşaat çılgınlığı değil; kamusal iradenin kim adına çalıştığıdır.
Kent, bir meta değil; yaşam alanıdır. Toprağın, suyun, gökyüzünün satılık olmadığı bir düzenin parçasıdır. Kent planlaması, halkın katılımıyla yapılır; çocuklar için park, yaşlılar için gölge, işçiler için ulaşım demektir. Bugün ise tam tersi bir yön izleniyor: kent, piyasaya terk edilmiş durumda.
Sorun sadece estetik değil. Bu, aynı zamanda sınıfsal bir meseledir. Lüks kuleler dikilirken kiralar artıyor, emekçiler merkezin dışına itiliyor, kamusal alanlar yok ediliyor. Bu süreç, yalnızca bir kentleşme politikası değil; toplumsal ayrışmanın betonla yazılmış şeklidir.
Peki çözüm ne?
Şehircilik, yeniden kamusal bir mesele hâline gelmelidir. Planlama süreçleri şeffaf olmalı, halkın katılımı anayasal güvenceye alınmalı. Barınma hakkı, özel mülk değil, kamu güvencesiyle sağlanmalı. Beton kulelerin gölgesinde yaşayan değil, kentini birlikte inşa eden bir halk olmak zorundayız.
Aksi hâlde göğe yükselen her yeni bina, toprağımızdan değil, umudumuzdan çalmaya devam edecek.
25.08.2025



