Ve düşündüm, Türkiye’yi. Sonra Afganistan’ı düşündüm, Suriye’yi, Mısır’ı, Yemen’i, Eritre’yi… Afrika’nın uzak köylerini… Rojava’yı, sonra Gazze’yi. Orada da çocuklar var. Belki onların da kep atma hayali vardı.
Geçtiğimiz gün, İsviçre’de bir Katolik ortaokulunun mezuniyet törenine katıldım. Yeğenim için. Bir salonun içindeydik. Düzenli sıralanmış sandalyeler, özenle hazırlanmış sahne, ışıklar, dekorlar, küçük bir orkestradan yükselen melodiler… Çocuklar sırayla sahneye çıkıyor, öğretmenler övgü dolu cümlelerle uğurluyordu onları. Herkes gururluydu. Kimi gözyaşlarını tutamıyordu; vedalaşmanın o yumuşak hüznü vardı salonda.
Yabancılık ve Ait Olmama Hissi
Ben de oturuyordum, ön sırada değil, biraz kenarda. Bakışları fark ettim: Bu salonda esmer teniyle tek ben miyim acaba? Belki değilim, belki birkaç kişi daha var ama o “uyum” duygusuyla şekillenmiş yüzlerde pek benzeşmiyoruz. İnsan zamanla adapte oluyor; kıyafeti, dili, alışkanlıkları, hatta yüzünün ifadesi bile dönüşüyor. Ama tam olmuyor. İçindeki “oraya ait olmama” hissi, en çok da böyle ortamlarda başını kaldırıyor.
Coğrafya Kader mi?
O anda içimden geçen şey şu oldu: Coğrafya gerçekten kader mi?
Ben o salondayken, aklım başka yerlerdeydi. Geri gönderilme korkusu bir an yüzüme vurdu. Yanımdaki anneler çocukları için gelecek planları kurarken, benim aklımda “Acaba burada kalabilecek miyim?” sorusu dönüyordu. İşte bu, gerçek fark. Onlar geleceği düşlüyor, ben bugünü tutmaya çalışıyorum. Onlar çocuklarına hangi liseye gideceklerini soruyor, biz çocuklarımızı hangi sınırdan geçiririz diye düşünüyoruz.
Sınırların ve Savaşların Gölgesindeki Çocuklar
Ve düşündüm, Türkiye’yi. Sonra Afganistan’ı düşündüm, Suriye’yi, Mısır’ı, Yemen’i, Eritre’yi… Afrika’nın uzak köylerini… Rojava’yı, sonra Gazze’yi. Orada da çocuklar var. Belki onların da kep atma hayali vardı. Ama çoğu daha ilkokula bile gidemedi. Çünkü sınır dışı edildiler, çünkü kampta kayboldular, çünkü bombalandılar.
Birileri gülümseyerek mezuniyet pastası keserken, öbürleri polislerden saklanıyor.
Gerçek Bir Değişim Mümkün mü?
Hani şu meşhur Erasmus var ya… Avrupa’nın öğrenci değişim programı. Gidip başka bir kültürü tanırsın, dönersin. Keşke bu programları genişletsek. Diyelim ki 10 İsviçreli veli, Batman’ın İpragaz Mahallesi’nde bir gün geçirse. Ya da Ankara’nın Çinçin’inde. Ya da Midilli’de, bir mülteci kampında. Keşke bir değişim yaşansa; sadece yer değil, kader değişimi olsa. Göçmen anneler de gelip bu salonun yumuşak koltuklarında otursa. Hayalleri barınma değil, sadece “Hangi müzik eşliğinde sahneye çıkacak?” olsa.
Bir şeyler değişirdi belki. Empati değil, temas çünkü. Anlamanın en kestirme yolu.
Bir Dilek: Onun Geleceği Benim Geçmişim Gibi Olmasın
Ben salondan çıkarken, yeğenim gülümsüyordu. O an içimden sadece şunu diledim: Onun geleceği, benim geçmişim gibi olmasın. Çünkü biz, bazı salonlara sadece seyirci olarak giriyoruz. Bazı kepler hiç bize doğru atılmıyor.
Ama bir gün… Belki bir gün.



