Avrupa’da işçi sınıfı hareketinin durumunu ele alan dosyamızın Almanya bölümünü üç yazıyla ele alacağız. İlk yazıda Alman işçi sınıfının yapısındaki dönüşüm, pandemi sonrası ücret ve satın alma gücü kayıpları, toplu pazarlığın gerilemesi, yapay zekâ ve otomasyonun emek sürecini dönüştürmesi ve otomotiv sanayisindeki yeniden yapılanma üzerinden, sınıf mücadelesinin yeni eksenlerine bakıyoruz.
Avrupa’da işçi sınıfı hareketinin bugünkü durumunu anlamak için Almanya’ya özel bir yer ayırmak gerekiyor. Çünkü Almanya yalnızca Avrupa’nın en büyük ekonomisi değil; aynı zamanda Avrupa kapitalizminin sanayi, ihracat ve üretim ağlarının merkezlerinden biri. Alman sermayesinin üretim modeli, ücret ilişkileri, sendikal örgütlenme biçimleri ve sanayi politikaları uzun yıllar boyunca Avrupa’daki sınıf ilişkilerinin önemli referanslarından birini oluşturdu.
Bu nedenle Almanya’daki dönüşüm, yalnızca Almanya işçi sınıfının meselesi değildir. Alman kapitalizminin üretim yapısında, işgücünün bileşiminde ve sermaye-emek ilişkisinde yaşanan değişimler, Avrupa işçi sınıfının geleceğine ilişkin daha geniş eğilimleri de görmemizi sağlar.
“Avrupa’da işçi sınıfı hareketinin durumu” dosyasının Almanya bölümünü üç yazı halinde ele alacağız.
İlk yazıda üretim sürecinin ve işçi sınıfının yapısındaki dönüşüme odaklanacağız: pandemi sonrasında ücretler ve satın alma gücü, toplu pazarlığın kapsamı, yapay zekâ ve otomasyonun emek sürecini nasıl değiştirdiği ve otomotiv sanayisindeki yeniden yapılanma.
İkinci yazıda, bu dönüşümlerin sınıf mücadelesine ve sendikal harekete nasıl yansıdığına; grevler, toplu sözleşme mücadeleleri, işyeri örgütlenmesi, sendikaların dönüşümü ve yeni mücadele biçimlerine bakacağız.
Üçüncü yazıda ise Alman işçi sınıfının geleceğine, göçmen emeğinin ve kadın emeğinin sınıf bileşimi içindeki yerine, toplumsal yeniden üretim krizine, sağ popülizmin işçi sınıfı üzerindeki etkisine ve sınıf hareketinin önündeki politik tehliklere ve olanaklara odaklanacağız.
Bu ilk yazının temel sorusu şu:
Alman kapitalizmi üretim biçimini ve emek sürecini dönüştürürken, Alman işçi sınıfı da aynı ölçüde dönüşüyor mu?
Pandemiden sonra
COVID-19 pandemisi Almanya’da kapitalist üretim ve çalışma rejiminin kırılganlıklarını görünür hale getirdi. Kısa çalışma uygulaması, kitlesel işsizliğin önüne geçilmesinde önemli bir rol oynadı. Pandeminin ilk dalgasında yaklaşık 6 milyon çalışan kısa çalışma kapsamına girdi; bu, sosyal sigortalı çalışanların yaklaşık yüzde 18’ine denk geliyordu.[1] Ancak özellikle hizmet sektöründe ve düşük ücretli işlerde çalışanlar krizin yükünü daha ağır yaşadı.

Pandeminin ardından gelen enerji krizi ve yüksek enflasyon ise işçi sınıfının ücret gelirinin yeniden üretim maliyetini yükselterek satın alma gücüne ikinci bir darbe vurdu.
Almanya’da tüketici fiyatları 2022’de ortalama yüzde 6,9, 2023’te yüzde 5,9 arttı. Enflasyon 2024 ve 2025’te yüzde 2,2’ye geriledi.[2] Ancak enflasyonun düşmesi fiyatların eski düzeyine dönmesi anlamına gelmiyor. Başka bir anlatımla, 2020’de 100 € olan ortalama tüketim sepeti, 2025’te yaklaşık 121,90 € seviyesine gelmiş. Bu, 2020-2025 arasında genel fiyat düzeyinin yaklaşık %21,9 yükseldiği anlamına geliyor.[3]
Yani fiyat artışlarının hızı yavaşladı; fakat fiyatlar pandemi öncesine göre kalıcı biçimde daha yüksek bir düzeye yerleşti.
Enflasyonun düşmesi, hayatın ucuzlaması anlamına gelmiyor.
Ücretlerdeki tablo da bu nedenle yalnızca son yılın rakamına bakılarak değerlendirilemez. Almanya Federal İstatistik Ofisi (Statistisches Bundesamt) Destatis verilerine göre nominal ücretler 2025’te yüzde 4,2, reel ücretler (satın alma gücü) ise yüzde 1,9 arttı. Böylece reel ücretler 2022 ve 2023’teki kayıpların ardından yeniden yükseldi ve 2025’te 2019’daki pandemi öncesi düzeye neredeyse ulaştı. Reel ücret endeksi 2019’da 100,5 iken 2025’te 100 olarak ölçüldü.[4]
Bu tablo, “işçilerin reel ücretleri hâlâ pandemi öncesinden çok daha düşük” şeklindeki afaki iddiayı desteklemiyor. Fakat başka bir gerçeği gösteriyor: 2022’de reel ücretler yüzde 4,1 geriledi; 2023’te ise yalnızca yüzde 0,2 arttı. 2024’te yüzde 2,9 ve 2025’te yüzde 1,9’luk artışlarla toparlanma başladı.[5] Dolayısıyla birkaç yıllık yüksek enflasyonun yarattığı satın alma gücü şokunun ardından ücretlerin yeniden yükselmesi, işçilerin yaşadığı kaybın toplumsal ve bireysel olarak aynı ölçüde telafi edildiği anlamına gelmiyor.
Burada önemli olan yalnızca reel ücret düzeyinin kendisi değildir. Asıl mesele, toplumsal olarak üretilen değerin sermaye ile emek arasında nasıl bölüşüldüğüdür.
Ücret, işçinin emeğinin değil, işgücünün değerinin fiyat biçimindeki ifadesidir. Üretkenlik arttığında bu otomatik olarak işçilerin yaşam koşullarına yansımaz. Kapitalist üretim ilişkileri içinde üretkenlik artışının sonuçlarının kim tarafından sahiplenileceği, doğrudan sınıf mücadelesinin konusudur nihayetinde.
Dolayısıyla birkaç yıllık yüksek enflasyonun ardından reel ücretlerin yeniden yükselmesi, işçilerin yaşadığı kaybın toplumsal ve bireysel düzeyde aynı ölçüde telafi edildiği anlamına gelmez.
Sorunu yalnızca “ücretler düştü mü, yükseldi mi?” sorusuna indirgemek bu nedenle yetersizdir. Asıl sorun, üretkenlik artışıyla yaratılan toplumsal artık değerin nasıl bölüşüldüğü, işçi sınıfının bu bölüşümden aldığı payın ne olduğu ve bu paylaşımın hangi sınıf ilişkileri tarafından belirlendiğidir.
Özellikle gıda, enerji, konut ve temel hizmetlerdeki fiyat artışlarının hane bütçeleri üzerindeki etkisi farklılaşmaktadır. Bu nedenle ortalama reel ücret göstergeleri, sınıfın kendi içindeki eşitsizlikleri ve toplumsal yeniden üretim maliyetindeki artışı bütünüyle yansıtmaz.
Almanya işçi sınıfının bugünkü tedirginliğini bu nedenle yalnızca “ücretlerdeki düşüş” üzerinden açıklamak yetersiz kalır.
Sorun aynı zamanda iş güvencesi, çalışma koşulları, toplumsal yeniden üretimin maliyeti, geleceğe ilişkin belirsizlik ve üretilen toplumsal değerin bölüşümünde sermaye lehine oluşan yeni güç dengesi meselesidir.
“Sıfır zam”ın perde arkası
Almanya’da bütün sektörlerde ücretlerin dondurulduğunu söylemek doğru olmaz. Tam tersine, bazı sektörlerde sendikalar önemli ücret kazanımları elde etti.

Ancak sınıf mücadelesini yalnızca tek tek toplu sözleşmelerde elde edilen ücret artışları üzerinden değerlendirmek de yeterli değildir.
Burada bakılması gereken temel göstergelerden biri toplu pazarlığın kapsama alanıdır.
2025’te Almanya’daki çalışanların yalnızca yüzde 49’u toplu sözleşmeye bağlı bir işletmede çalışıyordu. Çalışanların yüzde 51’i ise toplu sözleşme kapsamındaki işletmelerin dışında kalıyordu.[6] Üstelik sektörler arasındaki fark oldukça büyük: Toplu sözleşme kapsamı enerji sektöründe yüzde 84, eğitimde yüzde 79 iken, gastronomide yüzde 23, tarım, ormancılık ve balıkçılıkta yalnızca yüzde 10 düzeyindeydi.[7]
Bu durum, Almanya’daki sınıfın örgütsel gücünün parçalı karakterini gösteriyor.
Yani sorun yalnızca ücretlerin düzeyi değildir. İşçilerin ücret ve çalışma koşullarını belirleme gücünün hangi kurumsal mekanizmalar üzerinden kullanılabildiği de belirleyicidir.
Toplu sözleşmenin zayıf olduğu sektörlerde işgücünün pazarlık gücü de zayıflar. Bu durum, işverenlerin çalışma süresini, iş yoğunluğunu, ücretleri ve istihdam biçimlerini belirleme kapasitesini artırır.
Özellikle göçmen emeğinin yoğun olduğu sektörlerde bu durum daha da belirgindir.
Gastronomi, tarım, lojistik, temizlik, bakım ve çeşitli hizmet alanlarında çalışanların önemli bir bölümü düşük ücret, parçalı istihdam, geçici çalışma, taşeronlaşma ve sınırlı örgütlenme olanaklarıyla karşı karşıyadır.

Burada sınıfın homojen bir bütün olmadığını, kapitalist üretim ilişkileri içinde farklı statüler, sektörler, ücret düzeyleri, cinsiyetler, göçmenlik deneyimleri ve çalışma biçimleri üzerinden parçalandığını görmek gerekir.
Bu parçalanma sermaye açısından yalnızca ekonomik bir sonuç değildir; aynı zamanda emek gücünün yönetilmesinin ve sınıfın kolektif pazarlık gücünün sınırlandırılmasının bir aracıdır.
Dolayısıyla Almanya işçi sınıfının bugünkü durumunu anlamak için yalnızca “sendikalar ne kadar ücret aldı?” sorusuna değil, “kim örgütlü, kim örgütsüz, kim hangi üretim ve yeniden üretim rejimi içinde çalışıyor?” sorularına da bakmak gerekiyor.
Endüstri 4.0: Üretici güçlerin dönüşümü ve emek süreci
Almanya’nın sanayi dönüşümü yalnızca fabrikaların Çin karşısında rekabet etmesi meselesi değil.
Robotik, otomasyon, veri sistemleri ve yapay zekâ, üretici güçlerin niteliğini ve bununla birlikte emek sürecinin örgütlenmesini değiştiriyor.
Burada Marx’ın temel sorusu yeniden önem kazanıyor: Üretici güçlerin gelişmesi, hangi üretim ilişkileri içinde gerçekleşiyor?
Teknolojik gelişme kendi başına ne özgürleştirici ne de sömürücüdür. Kapitalist üretim ilişkileri içinde teknolojinin kullanım biçimi, öncelikle sermayenin değerlenme ihtiyacına tabidir.
Bu nedenle yapay zekâ ve otomasyon tartışmasını yalnızca “teknoloji işimizi elimizden alacak mı?” sorusuna indirgemek, meselenin sınıfsal boyutunu eksik bırakır.

2024’te gerçekleştirilen DiWaBe 2.0 araştırması, yapay zekânın Almanya’daki çalışma hayatına hızla girdiğini gösteriyor. BAuA, ZEW, IAB ve BIBB tarafından gerçekleştirilen araştırmada yaklaşık 9.800 sosyal sigortalı çalışanla görüşüldü. Çalışanların yüzde 62,1’i işyerinde yapay zekâ uygulamalarını kullandığını belirtirken, yüzde 30,4’ü yoğun yapay zekâ kullanımı bildirdi.[8]
Ancak araştırmanın ortaya koyduğu tablo yalnızca teknoloji kullanımının yaygınlaşmasından ibaret değil.
Yoğun yapay zekâ kullanımı daha karmaşık bilişsel görevler ve daha yüksek iş özerkliğiyle birlikte görülürken, aynı zamanda daha yüksek iş yoğunluğu ve bilgi yüküyle de ilişkili bulundu.[9]
Bu durum, teknolojinin kapitalist üretim sürecindeki ikili karakterini ortaya koyuyor.
Bir taraftan teknolojik gelişme işçinin bazı görevlerini ortadan kaldırabilir, fiziksel ve zihinsel yükün bir bölümünü azaltabilir ve üretim sürecini daha rasyonel hale getirebilir.
Diğer taraftan aynı teknoloji, emek sürecinin daha yoğun denetlenmesi, performansın ölçülmesi, çalışma temposunun artırılması ve daha az emek gücüyle daha fazla çıktı elde edilmesi için kullanılabilir.
Dolayısıyla yapay zekâ yalnızca bir “üretim aracı” değildir; aynı zamanda emek sürecinin denetim ve yönetim teknolojisidir.
İşçinin yaptığı iş daha fazla ölçülebiliyor, performansı daha yakından izlenebiliyor, karar süreçleri algoritmik sistemlerle desteklenebiliyor ve aynı işgücüyle daha fazla üretim yapılabiliyor.
Burada sermayenin göreli artı-değer üretimini artırma eğilimi devreye giriyor: Teknolojik yenilik, gerekli emek zamanını azaltarak ve üretkenliği yükselterek aynı çalışma süresi içinde daha fazla artık emeğin çekilmesinin koşullarını yaratabilir.
Bu nedenle temel soru “Yapay zekânın kaç kişinin işini ortadan kaldıracağı” değil, “Yapay zekânın artırdığı toplumsal üretkenliğin sonuçlarının nasıl paylaşılacağıdır”
Çalışma süresi kısalacak mı?
Ücretler artacak mı?
İş yükü azalacak mı?
İşçinin iş üzerindeki özerkliği artacak mı?
Yoksa aynı ücret karşılığında daha fazla üretim ve daha yoğun emek mi talep edilecek?
IAB, BIBB ve GWS tarafından hazırlanan 2025 tarihli senaryo çalışması da yapay zekânın Almanya ekonomisinde önemli bir üretkenlik artışı yaratabileceğini, ancak bunun işgücü piyasasında meslekler ve sektörler arasında önemli yeniden dağılımlara yol açacağını öngörüyor.[11]
Tam da burada işçi sınıfının sanayi devriminden bu yana karşı karşıya olduğu temel ikilem yeniden gündeme geliyor: Ludditlerin (makine kırıcılar) yaptığı gibi makineyi (teknolojiyi) mi hedef alacağız, yoksa mücadeleyi teknolojinin sermayenin çıkarları doğrultusunda kullanılmasına karşı mı yönelteceğiz?
Kapitalizmin hakim sistem olarak ilk kez tarih sahnesinde yerini aldığı İngiltere’de ortaya çıkan Ludditlerin tarihsel deneyimi bu açıdan yeniden okunabilir. Luddizm yalnızca “makine düşmanlığı” olarak değil, yeni üretim teknolojilerinin ücretleri, zanaatları ve işçilerin pazarlık gücünü sermaye lehine dönüştürmesine karşı gelişen bir sınıf direnişi olarak ele alındığında bugünkü teknoloji tartışmalarıyla daha anlamlı bir bağ kurulabilir.
Otomotiv: Alman sermaye birikim modelinin kalbi
Almanya’daki sınıfsal dönüşümün en görünür olduğu alanlardan biri otomotiv sanayisidir.
Volkswagen, Mercedes-Benz, BMW, Porsche ve bunların binlerce tedarikçisi yalnızca otomobil üretmiyor. Almanya’nın sanayi işçi sınıfının önemli bir bölümünü ve çevresindeki geniş tedarik zincirlerini de şekillendiriyor.
Bu nedenle otomotiv sektöründeki dönüşüm, tek tek şirketlerin yönetim kararlarından daha fazlasını ifade ediyor.
Alman sermayesinin uzun süre dayandığı ihracata dayalı sermaye birikim modeli, Çin pazarındaki değişim, elektrikli otomobile geçiş, Çinli üreticilerin yükselişi, ABD’nin ticaret politikaları ve yüksek üretim maliyetleriyle birlikte ciddi bir basınç altında.
Elektrikli otomobile geçiş, üretim sürecinin teknik bileşimini değiştiriyor. İçten yanmalı motorun çok sayıda mekanik parçaya dayanan üretim yapısı ile elektrikli tahrik sistemlerinin üretim süreçleri aynı emek yoğunluğuna ve aynı beceri bileşimine sahip değil.
Bu değişim, sermayenin teknik bileşiminin ve işgücünün bileşiminin yeniden düzenlenmesini beraberinde getiriyor.
Otomasyon ve dijitalleşme de bu sürece ekleniyor.
Böylece sermaye açısından mesele yalnızca yeni bir otomobil üretmek değil; daha az emek gücü, daha düşük maliyet ve daha yüksek üretkenlikle yeni bir sermaye değerlenme modeli kurmak.
Bu dönüşüm artık istihdam üzerinde doğrudan hissediliyor.
BMW, Temmuz 2026’da Almanya’daki çalışan sayısını 2027 sonuna kadar gönüllü ayrılık programları yoluyla birkaç bin kişi azaltmayı planladığını açıkladı. Şirket, küresel istihdamının da yaklaşık 8 bin kişi azalmasını bekliyor.[12] BMW’deki plan özellikle idari ve geliştirme birimlerine yoğunlaşırken üretim pozisyonlarının büyük ölçüde korunacağı açıklandı.

Porsche ise 2035’e kadar yaklaşık 9 bin kişilik, mevcut işgücünün yaklaşık beşte birine denk gelen bir istihdam azaltma planı açıkladı.[13] Bu azaltmanın önemli bölümünün doğal personel devri ve gönüllü ayrılıklarla gerçekleştirilmesi öngörülüyor.
Volkswagen’deki yeniden yapılanma tartışmaları da bunun tekil bir şirket politikası olmadığını gösteriyor. Ağustos 2026 itibarıyla Volkswagen yönetimi, Çinli üreticilerin rekabeti, Çin pazarındaki kârlılığın gerilemesi ve ABD tarifeleri karşısında kapsamlı maliyet düşürme baskısını sürdürüyor.
Otomotiv sektörünün militarist yönelime göre yeniden şekillenmesi ise sürecin bir diğer karakterini teşkil ediyor. Otomotiv devlerinin üretim bantları hızla savaş makineleri üreten tesislere dönüştürülüyor son yıllarda.
Alman sermayesindeki bu yönelimin küresel düzeyde yükselmekte olan militarist ve faşist yönelimle karşılıklı bağı Nazilerin yükselişini anımsatacak ölçüde tehlikeli bir yönelim içerisindedir.
Burada dikkat edilmesi gereken nokta, sermayenin kriz karşısındaki refleksidir.
Sermaye, kârlılık baskısıyla karşılaştığında üretim sürecini yeniden örgütler; üretkenliği artırır, maliyetleri düşürür, işgücünün bileşimini değiştirir, üretimi başka mekânlara kaydırır ve gerektiğinde emek gücünü tasfiye eder.
Bu nedenle otomotivdeki dönüşüm yalnızca “elektrikli otomobil çağına geçiş” değildir.
Bu, aynı zamanda sermayenin yeniden yapılanmasıdır.
Sermayenin organik bileşimi yükselirken bazı iş kollarına duyulan emek talebi azalabilir, bazı yeni iş kolları ortaya çıkabilir ve işçi sınıfının beceri yapısı yeniden düzenlenebilir.
Burada “teknolojik işsizlik” kavramını da doğrudan kullanmak yeterli değildir. Çünkü kapitalizmde teknolojik dönüşüm bir yandan bazı işleri ortadan kaldırırken, diğer yandan yeni sektörler, yeni meslekler ve yeni işbölümleri yaratabilir. Sorun, teknolojinin mutlak olarak istihdamı azaltıp azaltmamasından çok, emeğin kapitalist yeniden yapılanma içinde nasıl yeniden dağıtıldığı ve bunun maliyetinin kime yüklendiğidir.
Sermaye bu gelişmeleri “yeşil dönüşüm” olarak sunuyor.
İşçi sınıfı açısından ise mesele “Dönüşümün bedelini kimin ödeyeceği”.
İşçi sınıfı fosil yakıta dayalı eski sanayi düzeninin korunmasında ısrar ediyor değil elbette. Ancak ekolojik dönüşümün sınıfsal saldırıya malzeme edilmek istenmesine itiraz ediyor doğal olarak.
Bir fabrika kapanacaksa işçi sokağa atılmamalı.
Bir üretim hattı değişecekse çalışanlar yeniden eğitilmeli.
Otomasyon üretkenliği artırıyorsa çalışma süresi kısaltılmalı.
Üretkenlik artıyorsa bunun karşılığı ücretlere ve sosyal haklara yansıtılmalı.
Yeni teknolojiler işçinin üzerindeki denetimi artırmak yerine işçinin üretim süreci üzerindeki kolektif denetimini güçlendirmeli.
Çünkü teknolojik gelişmenin toplumsal sonucu, teknolojinin kendisi tarafından değil, üretim ilişkileri ve sınıf mücadelesi tarafından belirlenir.
Bugün ise sermayenin dönüşüm politikalarında bunun tersine işaret eden baskılar daha görünür:
İstihdam azaltma, maliyet düşürme, üretimin yeniden dağıtılması, çalışma sürecinin yoğunlaştırılması ve ücret baskısı.
Bu nedenle otomotiv krizinin yalnızca otomotiv işçilerinin sorunu olmadığını görmek gerekiyor.
Bu, Almanya’daki sermaye birikim modelinin yeniden kuruluş sürecidir.
Ve bu süreç, Alman işçi sınıfının yalnızca ücret düzeyini değil; sınıfın bileşimini, örgütlenme biçimlerini, üretim içindeki konumunu ve mücadele araçlarını da değiştirecektir.
Üretici güçler ve sınıf ilişkileri değişiyor
Almanya’da bugün yaşanan dönüşümü yalnızca “sanayi geriliyor” veya “işçiler yoksullaşıyor” gibi tek boyutlu ifadelerle açıklamak mümkün değil.
Tam tersine, Almanya hâlâ son derece güçlü bir üretim kapasitesine, yüksek verimlilik düzeyine ve nitelikli bir işgücüne sahip.
Değişen şey, bu üretici güçlerin hangi sermaye birikim stratejisi içinde örgütlendiğidir.
Üretim dijitalleşiyor.
Yapay zekâ emek sürecine giriyor.
Otomasyon yaygınlaşıyor.
Elektrikli otomobil yeni bir üretim mantığı yaratıyor.
Sanayi militaristleşiyor.
Tedarik zincirleri yeniden düzenleniyor.
Bazı sektörlerde toplu pazarlığın kapsamı daralıyor.
Göçmen emeği hizmet sektöründen sanayiye kadar farklı üretim ve yeniden üretim alanlarında daha görünür hale geliyor.
Bütün bunlar işçi sınıfının ortadan kalktığı anlamına gelmiyor.
Tam tersine, işçi sınıfının kapitalist üretim içindeki biçimleri değişiyor.
Fabrika işçisi ile lojistik çalışanı, depo işçisi ile bakım emekçisi, yazılım ve veri çalışanı ile çağrı merkezi çalışanı, göçmen hizmet işçisi ile yüksek vasıflı teknik işçi aynı sınıfsal konuma sahip olmasalar da sermayenin emek gücünü örgütleme ve değerleme süreçlerinin farklı halkalarında yer alıyorlar.
Dolayısıyla Almanya işçi sınıfının geleceği, yalnızca fabrikalardaki sendikal örgütlenmeye bağlı değil artık.
Asıl mesele, farklı emek rejimleri altında çalışan bu parçaların ortak sınıfsal çıkarları etrafında nasıl birlikte örgütlenebileceği ve hangi mücadele perspektifleriyle hareket edeceğidir.
Sermayenin üretim sürecini yeniden örgütlediği bir dönemde işçi sınıfı kendi kolektif gücünü hangi yeni örgütlenme ve mücadele biçimleri üzerinden yeniden kurabilir?
Almanya dosyasının ikinci yazısında tam da bu soruya, sendikaların dönüşümü, grevler, toplu sözleşme mücadeleleri, işyeri örgütlenmesi ve sınıf mücadelesinin yeni biçimleri üzerinden bakacağız.
Dipnotlar
[1] Bundesministerium für Arbeit und Soziales/Bundesregierung, Beschäftigungssicherungsgesetz, 20 Kasım 2020.
[2] Statistisches Bundesamt (Destatis), Verbraucherpreisindex: Deutschland, Jahre. 2022: %6,9; 2023: %5,9; 2024: %2,2; 2025: %2,2.
[3] Destatis, aynı veri seti. Tüketici fiyat endeksi (2020=100): 2022’de 110,2; 2023’te 116,7; 2024’te 119,3; 2025’te 121,9.
[4] Destatis, Reallöhne im Jahr 2025 um 1,9 % gestiegen, 27 Şubat 2026. Reel ücret endeksi 2019’da 100,5, 2025’te 100,0 olarak ölçüldü.
[5] Destatis, Reallohnindex, Nominallohnindex: Deutschland, Jahre. Reel ücretler 2022’de %4,1 geriledi; 2023’te %0,2, 2024’te %2,9 ve 2025’te %1,9 arttı.
[6] Destatis, Tarifbindung 2025 unverändert bei 49 %, 20 Mart 2026.
[7] Destatis, aynı kaynak. 2025’te toplu sözleşme kapsamı tarım, ormancılık ve balıkçılıkta %10, gastronomide %23, enerji sektöründe %84 ve eğitimde %79 olarak ölçüldü.
[8] Bundesanstalt für Arbeitsschutz und Arbeitsmedizin (BAuA), DiWaBe 2.0, 2025. Araştırma 2024’te yaklaşık 9.800 sosyal sigortalı çalışanla gerçekleştirildi; %62,1’i AI kullandığını, %30,4’ü yoğun kullanım bildirdi.
[9] BAuA, Digital Transformation and the Changing World of Work (DiWaBe 2.0). Yoğun AI kullanımı daha karmaşık bilişsel talepler ve daha yüksek özerklikle birlikte daha yüksek iş yoğunluğu ve bilgi yüküyle ilişkilendirildi.
[10] IAB, Artificial intelligence technologies, skills demand and employment, Discussion Paper 15/2024. Araştırmada AI kullanımının incelenen işletmelerde toplam istihdam üzerinde etkisi bulunmazken, yüksek karmaşıklıktaki işlerde istihdam artışı gözlendi.
[11] IAB/BIBB/GWS, KI-Szenario-Analyse, 19 Kasım 2025. Çalışma, AI kullanımının önümüzdeki 15 yılda Almanya’nın yıllık ekonomik büyümesine ortalama 0,8 puan ekleyebileceğini ve işgücü piyasasında önemli yapısal değişimler yaratabileceğini öngörüyor.
[12] Reuters, BMW to cut several thousand jobs in latest blow to German auto sector, 29 Temmuz 2026. BMW’nin Almanya’da 2027 sonuna kadar gönüllü ayrılık programıyla birkaç bin kişilik istihdam azaltma planı.
[13] Reuters, Porsche to axe one in five jobs by 2035 as China, EV woes bite, 27 Temmuz 2026. Porsche’nin 2035’e kadar yaklaşık 9.000 kişilik istihdam azaltma planı.
DOSYA 1: Avrupa’da sınıf hareketi ne durumda?
DOSYA (2) Portekiz genel grevi bize ne anlatıyor?
DOSYA (3) Avrupa işçi sınıfının mücadele laboratuvarı: Fransa



