Ya kelepçe takacaktı ya da ampulün altına geçecekti.
Bir insan bazen bir partiden değil, kendi sözlerinden istifa eder.
Burcu Köksal’ın hikâyesi artık tam olarak budur.
Yıllarca CHP’de siyaset yaptı. Belediye meclislerinden milletvekilliğine, grup başkanvekilliğine kadar yükseldi. 2007’den beri CHP’nin içinde büyüdü; o partinin diliyle konuştu, o partinin seçmeninden oy istedi. Sonra bir gün çıktı ve ampulün altında poz verdi. Rozetini, bir dönem ağır sözlerle hedef aldığı AKP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan taktı.
Siyasette parti değiştirmek yeni bir şey değil. Türkiye zaten uzun zamandır ideolojilerin değil, çıkar hesaplarının pazarı hâline getirildi. Ama bazı geçişlere “siyasi tercih” denmez. Onlara karakter kırılması denir.
Çünkü ortada sıradan bir parti değişikliği yok.
Ortada, dün kendisine en sert sözleri söylediği iktidarın önünde bugün ceket ilikleyen bir siyasetçi var. Erdoğan’ın da geçmişte hedef aldığı, sert ifadeler kullandığı bir isimden söz ediyoruz. Şimdi aynı kürsüde “aramıza hoş geldin” deniliyor.
İnsan ister istemez şu soruyu soruyor:
Madem bugün AKP’lisin, dün söylediklerin yalan mıydı?
Yok eğer dün doğruyu söylüyorduysan, bugün yaptığının adı ne?
Şimdi buna “hizmet siyaseti” deniliyor.
Oysa Türkiye’de en kirli siyasi cümlelerden biri budur:
“Hizmet için geçtim.”
Çünkü bu ülkede birçok insan, “memlekete hizmet” bahanesinin arkasına saklanarak kendi dönüşümünü meşrulaştırmaya çalıştı. Dün “tek adam rejimi” diyenler bugün sarayın kapısında sıraya giriyor. Dün “bu ülke karanlığa sürükleniyor” diyenler bugün o karanlığın içinde makam arıyor.
Burcu Köksal’ın yaptığı da tam olarak budur.
Belki kelepçeyle ampul arasında bir tercih yaptı.
Türkiye’de insanların nasıl susturulduğunu, nasıl korkutulduğunu, nasıl dosyalarla hizaya çekildiğini bilmiyor değiliz. Belediyelere yönelik operasyon tehditleri, soruşturmalar, medya linçleri, siyasal baskılar… Bunların hepsi bu ülkenin gerçeği. İnsan bazen korkabilir. Bu anlaşılabilir.
Ama korkunun anlaşılması başka şeydir, teslimiyetin alkışlanması başka.
Çünkü bazı insanlar baskıya rağmen bedel öder.
Bazıları ise bedel ödememek için kendini satar.
Aradaki farkın adı haysiyettir.
Babasının gölgesini de geride bıraktı
Dün sosyal medyaya bir görüntü düştü.
Afyon’da bir kahvehanede birkaç yurttaş televizyonu izliyor. Erdoğan rozet takıyor, Burcu Köksal gülümsüyor. Kahvedeki sessizlik ağırlaşıyor. Sonra içlerinden biri şöyle diyor:
“Babası yaşasaydı hakkını helal etmezdi.”
Aslında bütün hikâye o cümlede saklıydı.
Çünkü Burcu Köksal yıllarca babasını “demokrat babam” diyerek anlattı. Onun dürüstlüğünden, ilkelerinden söz etti. Babalar Günü mesajlarında “helal lokma” vurgusu yaptı.
Şimdi Afyon sokaklarında insanlar onun siyasi tercihinden çok, geçmişine ihanet ettiğini konuşuyor. Kahvehanelerdeki öfkenin bir nedeni de bu.
Ve galiba en ağır cümle şu:
“Baban bunu görseydi üzülürdü.”
Şeref meselesi
Ben CHP’li değilim.
Burcu Köksal’ın siyasi çizgisini de hiçbir zaman benimsemedim. Milliyetçi çıkışlarını, ayrımcı söylemlerini, meydanlarda kurduğu dili her zaman itici buldum.
Ama mesele artık siyasi görüş meselesi değil.
Mesele, insanın kendi ağzından çıkan sözlere sadık kalıp kalmaması.
Dün Erdoğan’a karşı öfke kusup bugün Erdoğan’ın rozetiyle poz veriyorsan, orada siyaset değil çürüme vardır.
Türkiye’de artık insanlar ideoloji değiştirmiyor.
Vicdan değiştiriyor.
Duruş değiştiriyor.
Hatta geçmişlerini inkâr ederek kariyer satın alıyor.
Ve en acısı şu:
Bu ülkede omurgasızlık artık kimseyi şaşırtmıyor.
Bir belediye başkanı çıkıp yıllarca kavga ettiği iktidarın saflarına geçiyor; birkaç gün konuşuluyor, sonra unutuluyor. Çünkü toplum alıştı. Çünkü bu düzen herkesi birbirine benzetti. Çünkü bu ülkede utanma duygusu bile siyasetin gereksiz yükü sayılıyor artık.
Burcu Köksal bugün sadece CHP’den ayrılmadı.
Kendi geçmişinden de ayrıldı.
Ve insan bazen gerçekten şunu düşünüyor:
Demek ki bazıları için mesele hiçbir zaman fikir olmamış.
Sadece hangi ışığın altında duracağıymış.
Kimi kelepçeyi göze alır.
Kimi ampulü seçer.



