İsviçre’de bir kreşte ortaya çıkan istismar vakası, yalnızca kurumsal ihmali değil, göçmen toplulukların kendi hayatlarını örgütleyememe sorununu da yeniden gündeme getirdi. Göçmenliğin geçici bir durum değil, kalıcı bir toplumsal gerçeklik olduğu gerçeği karşısında politik ve kurumsal boşluk derinleşiyor.
Bir zamanlar mülteci ile muhacir arasında bir ayrım kurmuştum. (https://di-ligelecekzaman.net/2021/03/02/multeci-miyiz-muhacir-mi/) O ayrım bugün de yerinde duruyor. Çünkü mültecilik bir zorunluluk, muhacirlik ise zamanla insanın içine yerleşen bir hal. İnsan yerinden edilir, sonra kendinden de edilir. İç boşalır, yerine uyum yerleşir. Bu, tek başına bireysel bir mesele değil; devletin, hukukun, kurumların ve toplumun göçmeni ittiği yere bağlı bir sonuç.
Kreş skandalı ve kurumsal ihmal
İsviçre’de bir kreşte yaşananlar bu gerçeği bir kez daha, yeniden görünür kıldı: 1 ile 4 yaş arasında çocuklar aylar boyunca istismar ediliyor, şüpheler ortaya çıkıyor, dosyalar kapanıyor, fail kurum değiştiriyor, referans alıyor, çalışmaya devam ediyor.
Burada tek başına bir sapığın hikâyesi yok. Burada işleyen bir ihmal düzeni var. Kurumlar birbirine değmiyor, bilgi dolaşmıyor, sorumluluk parçalanıyor. Herkes kendi sınırında kalıyor ve o sınır suçun büyümesine hizmet ediyor. Demek ki modern devletin görkemi her yerde aynı anlama gelmiyor; bazı hayatlar için devlet, koruyan bir yapı değil, geciken, görmeyen, devreden çıkan bir mekanizma.
Göçmen topluluğun politik boşluğu
Bunu görmek zor değil. Zor olan, bu tablo karşısında kendimize bakmak. Çünkü bu ülkede otuz yıldır yaşayan büyük bir göçmen topluluğu var. Büyük çoğunluğu Kürt ve politik, daha küçük bir bölümü Türk ve yine politik. Bu insanların önemli bir kısmı sürgünle, baskıyla, cezaeviyle, işkenceyle buralara geldi. Yani göçmenlik burada tali bir tecrübe değil, hayatın kurucu gerçeği. Ama buna rağmen otuz yıldır kendi göçmenlik gerçeğimiz etrafında ciddi bir politik hat kuramadık.
Kürdistan’ı kurtarmaktan söz ettik, Türkiye’yi değiştirmekten söz ettik, oralardaki zulmü anlattık, oralardaki faşizmi teşhir ettik. Ama burada yaşayan yüz binlerce göçmenin hangi koşullarda yaşadığını, ne tür bir hukuksuzluğun içine itildiğini, çocuklarının nasıl bir kurumsal boşlukta büyüdüğünü, kadınların, işçilerin, gençlerin ne tür bir korunmasızlık içinde yaşadığını kendi politikamızın merkezine koymadık. Bu, küçük bir eksiklik değil. Bu, kendi gerçeğine sırt dönmektir.
Öz örgütlenme eksikliği
Üstelik burada mesele yalnızca devletin kötülüğü de değil. Devletin göçmene, mülteciye, siyaha nasıl davrandığını bilmiyor değildik. Bunu yıllardır biliyorduk. Sorun, bu bilgiye rağmen buna karşılık gelecek bir öz örgütlenme yaratamamış olmamız. Göçmen topluluğunun kendi içinden çıkan yapılar ya hiç kurulmadı ya da kültürel faaliyet sınırında kaldı. Gece düzenlemek, etkinlik yapmak, folklor üretmek, anma yapmak elbette anlamsız değil; ama bunların hiçbiri çocuk güvenliği, emek sömürüsü, kurumsal ayrımcılık, hukuki savunma, göçmen hakları, eğitimde dışlanma, bakım kurumlarında denetim gibi başlıklarda gerçek bir mücadele hattı kurmuyor. Biz burada hayat kurduk ama o hayatı savunacak yapılar kurmadık.
Bu yüzden çok ağır ama doğru bir cümleyi kurmak gerekiyor: biz burada bu toplumun siyahlarıyız ve bunun politik sonuçlarını hâlâ kavramış değiliz. En alttayız ama kendimizi merkezin hayalleriyle avutuyoruz. Kalıcıyız ama geçiciymiş gibi davranıyoruz. Burada yaşıyoruz ama burayı hâlâ tali bir alan gibi görüyoruz. Bu yüzden buradaki aşağılanmayı, ayrımcılığı, kurumsal körlüğü, çocuklarımızın içine doğduğu korunmasızlığı tali mesele sayıyoruz. Oysa tali olan bunlar değil; tam tersine, politik olanın en somut hali burada başlıyor.
Politiklik ile politik laf arasındaki fark
Bu topluluğun en büyük zaafı tam burada ortaya çıkıyor. Politik olmakla politik laf etmek aynı şey değil. Sürgün hafızasına sahip olmakla sürgün hayatını örgütlemek aynı şey değil. Memleket üzerine büyük sözler kurmakla yaşadığın ülkede kendi halkının, kendi çocuklarının, kendi emekçilerinin geleceği için somut kurumlar yaratmak aynı şey değil. Biz uzun zamandır birincisini yaptık, ikincisini yapmadık. Sonra da kendimize politik dedik.
Son dört yıl içinde bu konuda yapılan çağrıların karşılıksız kalması tesadüf değil. Sorunların kaydını tutalım, bir arama konferansı yapalım, ortak bir rapor çıkaralım, ardından çözüm konferansında somut ve kalıcı öneriler geliştirelim denildiğinde ortaya çıkan sessizlik, bu topluluğun halini ele veriyor. Çünkü biz ancak akut facialar ortaya çıktığında konuşuyoruz. Bir çocuk istismarı vakası oluyor, birkaç gün herkes öfkeleniyor, birkaç metin yazılıyor, birkaç toplantı yapılıyor, sonra her şey unutuluyor. Bir hafta sonra herkes kendi rutinine dönüyor. Sanki burada bir hayat kurmuşuz, sanki burada bir barış tesis etmişiz, sanki mesele çözülmüş gibi. Oysa kurduğumuz şey barış değil, uyuşma.
Bu uyuşma sadece ahlaki bir sorun değil; politik bir çürüme hali. Çünkü unutan topluluk örgütlenemez, örgütlenmeyen topluluk korunamaz, korunmayan topluluk da her yeni felakette yeniden şaşırır. Oysa şaşıracak bir şey yok. Eğer otuz yıldır kendi hayatının etrafında gerçek bir mücadele hattı kurmamışsan, çocuklarının hangi kurumlara teslim edildiğini takip etmiyorsan, hukuki savunma ağları oluşturmamışsan, sosyal bakım alanını politik bir mesele olarak görmemişsen, her facia sana dışarıdan gelmiş gibi görünür. Halbuki dışarıdan gelmez; doğrudan senin boş bıraktığın yerden içeri girer.
Sorumluluğun iki yüzü
O yüzden bugün bu kreşte yaşananlara bakarken sadece İsviçre devletinin kurumsal körlüğünü değil, burada yaşayan göçmen topluluğunun politik tembelliğini, dağınıklığını ve kendine yabancılaşmasını da konuşmak gerekiyor.
Çünkü mesele sadece onların ihmali değil, bizim de kendi gerçeğimizi yıllardır tali saymamız. Mülteciyi muhacire çeviren şey yalnızca devlet baskısı değildir; aynı zamanda topluluğun kendi hayatı etrafında irade kuramaması, kendi çocukları, kendi emeği, kendi geleceği için kalıcı yapılar üretememesidir.
Bundan sonra hâlâ aynı ezberi sürdürmenin hiçbir anlamı yok. Buradaki hayatı tali sayan, göçmenliği geçici bir parantez gibi gören, öz örgütlenmeyi kültürel faaliyetle karıştıran, politikliği memleket ajitasyonuna indirgeyen her yaklaşım iflas etmiştir. İhtiyaç olan şey bir duygu patlaması değil, örgütlü bir ciddiyettir. Sorunların tespiti, verilerin toplanması, ortak raporların hazırlanması, kurumsal takip mekanizmalarının kurulması, çocuk güvenliği, emek sömürüsü, hukuki savunma ve eğitim alanlarında kalıcı göçmen yapılarının inşası artık ertelenemez. Aksi, yalnız bu günde kalmaz, “benden sonra tufan” demekle özdeştir.
Çünkü gerçek açık: bu karanlıkta sadece devlet yok. Biz de kendi payımızla içindeyiz. Bunu kabul etmeden ne kendimizi savunabiliriz ne de çocuklarımızı koruyabiliriz.



