Sanat yalnızca estetik değil; bir duruş, bir itiraz ve toplumların duygu dünyasının nefesidir. Bu nefes kesildiğinde, kamusal hayat biraz daha soluksuz kalır.
Son günlerde Türkiye, yalnızca ekonomisinde değil, giderek daralan düşünce ve ifade alanlarıyla demokrasisinde de derin bir sınav veriyor. Anayasal bir hak olan düşünce ve ifade özgürlüğü gözümüzün önünde eriyiyip giden bir değer halini aldı. En acı vereni ise bu erimenin merkezinde sanatın yer alması: bir şarkı, bir şaka, bir dans… Üç olağan performans, üç sanatsal üretim ve hepsi üzerinden yükselen ağır kaygı: iktidarın, toplumun en temel ifade biçimlerini denetim altına alma istemi.
“Müstehcen” Matiz
Örneklerden birincisi “Perperişan”. İçişleri Bakanlığı’nın başvurusu sonucu önce yayın yasağı getirilen Perperişan adlı şarkısından dolayı, Mabel Matiz hakkında İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nın tarafından soruşturma başlatıldı. Sanatçı polis eşliğinde adliyeye giderek ifade verdi ve hakkında adli kontrol ve yurt dışı çıkış yasağı gibi tedbirler konuldu.
Olayın kokutucu yanı bir sanatçının yargı sürecine muhatap edilmesi değil, bunun yazdığı/ söylediği şarkının sözleri üzerinden yapılıyor olması. Hukuki açıdan bırakın tedbir kararlarını dava dahi açılamayacak olan bu konu üzerinden ülkenin kültür sanat çevrelerine, onlar üzerinden de tüm topluma ayar vermeye çalışıyorlar. Yani “müstehcenlik” dolayısıyla Mabel Matiz hakkında başlatılan bu dava Erdoğan iktidarının toplumu muhafazakar dünya görüşüne uygun şekilde dizayn etme çabasından başka bir anlama gelmiyor.
Seküler yaşamla “Soğuk Savaş”
“Soğuk Savaş” adlı mizah programına yönelik operasyon bu tablonun diğer bir karesi. Ofansif mizah ve toplumsal kalıplar üzerine eleştirel mizah yapan bu programda yapılan bir şakanın ardından İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı Muhammed peygamber ile ilgili “tahrik edici ve nefret söylemi içeren” ifadeler kullandığı iddiasıyla soruşturma başlattı.
Programın sunucusu Boğaç Soydemir ve konuk Enes Akgündüz önce gözaltına alındı ve çıkarıldıkları mahkemede “halkı kin ve düşmanlığa tahrik” suçlamasıyla tutuklandılar. Bu süreçte sunucu, konuk ve program sosyal medyada hedef gösterildi, videolar kaldırıldı.
Şahsen söz konusu şakayı cinsiyetçi buldum ve gülmedim. Belli ki İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı da beğenmemiş. Ama bu bir şakayı kriminalize etmenin, şakayı yapanın tutuklanmasının gerekçesi olamaz. Kapatırsın videoyu beğendiğin şakaları dinlemeye devam edersin. O kadar.
Şakaya, mizaha dahi tahammüllü olmayan bu iktidar, siyasal alana yönelik antidemokratik uygulamalarını kültür sanat alanına yaptığı bu saldırılarla pekiştirmek, adıyla söyleyecek olursak islami faşizmin kurumsallaşmasını tamamlamak istiyor.
Oysa mizahı, sanatı olmayan bir toplumun can damarları kurumuş demektir. Mizah, güldürürken düşündürür; düşündürürken rahatsız eder. Erdoğan’ın mizahtan rahatsızlığı ilk değil, daha önce çeşitli karikatür dergilerine de dava açtırmışi karikatüristleri, yayıncıları tutuklatmıştı.
Bu davalarla karşı karşıya kalınca “gülmek devrimci bir eylemdir” sözünün ne kadar gerçek ve hayati olduğunu bir kez daha görüyoruz. Bir espri yüzünden açılan soruşturma, mizahın demokratik toplumlarda ne kadar hayati olduğunu gösteriyor.
Hedef gösterme stratejileriyle medya atmosferinin hızla zehirlendiği bir ortamda sanatçının ve mizahçının üretim alanı küçültülür; izleyici ise neye gülebileceğini, neyi dinleyeceğini, ne hakkında konuşabileceğini kendisi sansürler hâle gelir.
“Manifest”lenenlerden misiniz?
Ve son örnek: Manifest. Genç kadınlardan oluşan bu müzik grubu, +18 konserindeki sahne kurgusu, kostümler ve dans gösterileri nedeniyle “hayasızca hareketler” ve “teşhircilik” iddialarıyla İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nca soruşturma açıldı. Konserleri sosyal medyadan hedef gösterildi, bazı konserleri iptal edildi; üyeler savcılığa getirildi, adli kontrol ve yurt dışı çıkış yasağı gibi tedbirlerle serbest bırakıldılar.
Dans, bedenin diliyle yapılan bir söylemdir. Genç kadınların sahnede bedenleriyle, ritimle, estetikle kurdukları ilişkiden rahatsızlık duymak; toplumsal cinsiyet rejimlerinin, kadın bedeni üzerindeki denetimi yeniden üretme çabasıdır. Edep ve haya söylemleri üzerinden yürütülen hedef gösterme kampanyaları, toplumsal bir baskıya dönüşerek sanatın, kadının ve gençliğin kamusal alanda varoluşunu kısıtlamaya çalışır.
Faşizm ve sanat
Faşizm, 20. yüzyılın özellikle Avrupa’da yükselen otoriter ideolojilerinden biri olarak, sanatı kendi ideolojik amaçları doğrultusunda araçsallaştırmaya çalışmıştır. Faşist rejimler, sanatı bağımsız bir yaratım alanı olmaktan çıkarıp, toplumu yönlendiren ve rejimin değerlerini yücelten bir propaganda aracı haline getirmeyi hedeflemiştir. Bu bağlamda sanat, bireysel özgürlük ve eleştirel düşüncenin değil, kolektif disiplinin ve iktidarın görkemli imgesinin temsilcisi olmuştur.
Sanatçılar ya da eserler, faşist ideolojiye uyum sağladıkları ölçüde destek görmüş; aksi durumda baskı, sansür veya sürgünle karşılaşmışlardır.
Son süreçte yaşadığımız bu üç vaka, inşa edilmek istenen rejimin karakterini, perspektifini, toplum tahayyülünü ortaya koymak için yeterli veri sunuyor aslında. Faşizm neye güleceğimizi, kimi dinleyeceğimiz, kiminle eğleneceğimizi belirlemek, istemediklerini yasaklamak istiyor. İtiraz edeni, işaret edilen rejime uyum göstermeyenleri ise yargı yoluyla sindirmek, susturmak, kriminalize etmek istiyor.
Tarih tekerrür ediyor adeta; Hitler’in yaktırdığı kitaplar, yasakladığı sinemalar, tiyatrolar, engellenen müzisyenler, mimarlar, ressamlar geliyor insanın aklına.
12 Eylül faşist askeri darbe sonrası Kenan Evren iktidarınca uygulanan tiyatro yasakları, şairlerin, sinemacıların, edebiyatçilarının cezalandırılması, bugün Erdoğan,Bahçeli iktidarının yargı darbesi ve faşizmi kurumsallaştırma hedefiyle yineleniyor.
Susmayalım!
Sanat yalnızca estetik değil; bir duruş, bir itiraz ve toplumların duygu dünyasının nefesidir. Bu nefes kesildiğinde, kamusal hayat biraz daha soluksuz kalır.
Elbette devlet güvenliği iddiaları, toplum düzeninin korunması gibi gerekçeler ileri sürülebilir. Fakat demokratik hukuk devleti, güvenlik ile ifade özgürlüğü arasında hassas bir denge kurar. Bu denge, eleştirinin, sanatın, mizahın varlığıyla sağlanır. Yoksa otoriterlik maskesinin ardında güvenlik adı altında bir boğma politikası yükselir.
Bugün bunun örneklerini yaşıyoruz: bir şarkıdan soruşturma, bir şakadan tutuklama, bir dans gösterisinden soruşturma. Bu uygulamalar sıradanlaştıkça, toplumsal refleksler köreliyor; susmak bir erdem olarak benimsetilmek isteniyor. Oysa susmak, yarının karanlığını kabullenmektir.
Bu yüzden susmamak, itiraz etmek bir görevdir. Sanatçıların yanında olmak, mizahın savunuculuğunu yapmak, bedenin özgürlüğünü savunmak topluma, ortak kamusal hayatımıza, geleceğimize sahip çıkmaktır. Bugün susturulmak istenen sadece birkaç isim değil; gelecekte konuşacak, düşünecek, hayal edecek, sorgulayacak ve değiştirecek kuşaklardır.
Son olarak sormak gerekiyor: Bir şarkıdan, bir şakadan, bir danstan korkan bir yönetim, halkından ne istemektedir? Sadece itaat mi? Sadece sessizlik mi? Sadece biat mı? Sanat sustuğunda toplum da susar. Ve susan toplumda geriye kalan faşizimden başkası olmayacaktır. Korkmayalım, susmayalım, itaat etmeyelim; bu karanlıktan ancak birlikte mücadele ederek kurtulabiliriz.
27.09.2025



