fbpx

Karşılaşmalar(I): Sokak Röportajları

Paylaş

Avrupa´da ne zaman yaygınlık kazanır ya da yaygın da benim mi haberim yok, bilmiyorum ama Türkiye´de sokak röportajları son zamanlarda oldukça ilgi görmeye başladı.

Sokak, anlam ve hakikatini kendi zemininin dilinde kurar. Kendi payıma yazıyorum; Almanya´da sokak röportajı yapan birileri bana mikrofon uzatıp kısaca Türkiye ile ilgili bir  meselede görüşümü sorsa, ilgili olmama rağmen soruya sokakta tezgahının başında  adeta ekonomi-politik dersleri veren o kadın gibi berraklıkla yanıtlar veremez; sosyalistlerin kendi aralarında dolaşıma soktukları dilin dışında bir yerden konuşurken epeyce zorlanırdım herhalde.

Hele konuşurken, arkadan birilerinin “Avrupa bizi kıskanıyor, dış güçlerin işleri bunlar“ diye müdahele etse, biri bu ezbere sadık kalıp gayri ihtiyari “ göster cep telefonunu“ dese, mesele orada bir röportaj olmaktan çıkıp bir ağız dalaşına dönüşse, içine düşeceğim durumun vahametini tahayyül etmek bile istemezdim.

Ama mesele biraz da bu “tahayül etmemek“, “karşılaşmamak“ isteğinde… Dışımızla, sokakla kurduğumuz ilişkiyi “karşılaşmamak” üzerine kurulu bir ilişki haline getirmemizde… Sokak dilimizden hiç düşmez ama mesele sokağı hala dışarılıklar ilişkisi kurulan bir “dışarı” olarak görmemizde…

Önemsizleştirdiğim hiç düşünülmesin: Sokaktaki gündelik hayatın akışını bir an olsun kesintiye uğratan çarpıcı bir pankart, sloganlar, ya da duvar yazıları da karşılaşma anlarıdır ama sokak hala bizim dışımızda olmaya devam eder. Tezgahında el örgüleri satan o kadının söyledikleri karşısında hayretler içerisinde ağzımız bir karış açık kalmamız; “aaaa, sosyalizm diyor yaaa” hallerimiz bile, en çok sözünü ettiğimiz şeye nasıl da yabancılaştığımızı göstermiyor mu?  Aynı şeyi anlatırken, bizim söylediklerimizin o kadının (kimileri “Teyze” diyor) söylediklerinin yarattığı etki yanında devede kulak kalmasının sebebi, bizlerin sokakla hala dışarılıklar ilişkisi kurmamızda değil mi biraz da?

“göster cep telefonunu….”

Hepimizin bildiğini tekrarlamak pahasına da olsa yazıyorum; siyaset, bizden olmayanla, ötekiyle  karşılaşıldığı alanlarda yapılır. Yani, yapısallığımızı koruyarak kendimizi zincirlediğimiz varlığımızın dışına çıkıp, ideolojik, siyasi, kültürel kesişim alanlarındaki başka dünyalarla etkileşimin belirsizliğine özne olarak dalabildiğimiz yerde başlar. Bu tür “karşılaşma” anlarının en uç örneği Yannis Yaylalı´dır. Tersinden başka bir üç örnek ise Sedat Peker´dir. Sedat Peker faşisttir ama şimdiye kadar birlikte iş tuttukları devletin pisliklerini ifşaa ederken aynı zamanda bizim ideolojik, politik, kültürel alanımıza bizim simgelerimizle bodoslama dalmıştır.

Bu dalmanın etkileşime kapalı olan biçimleri var  ve artık iyice katılaşan kutuplaşmanın bu karşılaşmaları etkileşimden daha çok çatışma haline dönüştürdüğü de bir gerçek.

Yine sokak röportajları meselesine dönersek; bundan yaklaşık bir ay kadar önce “göster cep telefonunu”  diyen AKP´li birinin ağzına cep telefonunun sokulduğu bir sokak röportajı paylaşımına denk gelmiştim. Bir karşılaştırma yapılırsa, ben cep telefonlu bu paylaşımın, bir kaç gün içerisinde üç milyonun üzerinde izlenmeye ulaşan “marksist teyze”  röportajından daha siyasi olduğunu düşünüyorum. Bunun nedeni, gündelik hayat pratiklerimizi açıklamaya elverişli olan ”karşılaşma” ya yüklediğimiz anlamda yatıyor.

O kadınla (kendisini de rahatsız etmeyen ifadeyle söylersek, o marksist Teyze ile) karşılaştığımızda siyaset yapmış sayılmayız. Kendimizden birileriyle rastlaşmamızdan siyasi bir etkileşim çıkmaz, orada devreler atmaz. Bunca kuşatılmışlık arasında bizden biriyle karşılaşmanın, yalnız olmadığımızın dayanılmaz sevinci bu biraz da… Ama devreleri atıp, “göster cep telefonunu” diyen birinin ağzına o cep telefonunu tıkayan, beğenin ya da beğenmeyin siyaset yapıyor.

Karşılaşmanın doğuracağı siyaset imkanlarından kastım, devreleri atmış halde hazırda bekleyip cep telefonumuzu boğazına tıkayacağımız birini kollamak değil elbette. Ama tersinden de idelojik, siyasi, kültürel karşılaşma alanlarına/anlarına etkileşim yaratma imkanı tanımadan vurup geçerek dalmanın her koşulda tamamiyle ihmal edileceği bir siyaset de değil. İktidar yandaşlığının bir vazgeçememe haline dönüşüp süregenlik kazandığı kimselere laf yetiştirmek, hakikat ötesi alanın içerisinde  boşuna çabalayıp durmaktan başka bir sonuç üretmez.

Karşılaşmadan konuşmaya…

Bir siyaset imkanı yaratacak karşılaşma, aynı zamanda ne söylendiğinden bağımsız olarak bir konuşma ön koşulunu varsayar. Konuşma bir muhatab arar ve bu suretle insan kendi anlam dünyasının kurucusu olarak bir başkasına yönelir.

Sokak röportajları konuşma imkanı yaratmayan ama muhatabına yönelen karşılaşma anlarıdır. En azından Türkiye´deki son örnekleri böyledir. Bir muhatab vardır ya da varsayılır; bir dert anlatma, yakınma ya da çatışma diliyle konuşulur ve dolayısıyla da bu dil diyalojik ve geçirgen değildir.

Böyle kireçlenmiş bir dilin oluşmasında faşizmi kurumsallaştırma çabasının payı vardır. Direnç de, bir anlamıyla cesareti yüklenip, konuşma imkanın kalmadığı anlarda kendini geçirgenliğe kapamak halidir. Sokak röportajlarında bir yanıyla; rejimin ekonomik krizin etkisiyle  güç kaybetmekle beraber  faşizmin öyle alalade bir rejim olmadığını, hafife alınmaması gerektiğini, toplumun en ezilen  kesimlerine nasıl sirayet ettiğini, bunca yoksulluğa ve açlığa rağmen hala azımsanamayacak bir kesimin barajı hala başörtüsü ve imamhatiplerde kurduğunu, vazgeçmeme ısrarında direndiğini görüyoruz. Diğer yanıylaysa; bıçağın kemiğe dayanmasıyla artan öfkenin cesaretle buluşmasını ve faşizmin kurumsallaşmasını engelleyen gücün bu karşı direnç olduğunu görüyoruz.

Ben ağza tıkanan cep telefonunun, yarattığı ve yaratması muhtemel siyasi etkisi açısından bugünlerde daha akılda tutulması gereken bir şey olduğu  kanaatindeyim. Bu, Erdoğan ve Bahçeli´nin sürekli Gezi ve 15 Temmuz´a göndermede bulunduğu; ekonomik kriz nedeniyle sokağa çıkacakları darbe girişiminde bulunanlarla eş değer görecekleri ve aynı muameleye tabi tutacakları, “geldikleri yere kadar kovalayacakları” tehditini savurdukları bugün daha da önem kazanıyor.

AKP-MHP faşizminin facetime´dan “haydi” dediğinde ne ordunun ne de kendi tabanının tamamını sokağa dökecek  ne takati ne de psikolojik üstünlüğü var. Yapamaz değil. Yapabilir. Ama sonuçları beklediği gibi olmaz. Ayrıca, sokakları bırakmayan kadınlar var, HDP var. ”Haydi bakalım, geleceği olanın göreceği de var” deyip,  cep telefonlarını zulasında bekleten “dayı”lar var.

Bu yüzden, analizci marksist teyzeden ziyade, cep telefoncu dayı zamanıdır şimdi.

Karşılaşmaların yaratacağı siyasi imkan ve etkileşimlere gelince; bu da Karşılaşmalar II, III, IV…. konusu olsun.

Hepinize mutlu ve sağlıklı yıllar…