fbpx

İsviçre sömürgeciliği ve günümüze kalan mirası – İhsan Kurt

Paylaş

İsviçre’nin sömürgeci sistemin dışında olduğu yönündeki anlatı, tarihsel gerçeklerle örtüşmüyor. Sömürgeciliğin mirası bugün ırkçılıkta, göç politikalarında ve göçmenlere yönelik dışlayıcı söylemlerde farklı biçimlerde karşımıza çıkıyor.

Prangins’teki İsviçre Ulusal Müzesi’nde “Sömürgecilik – Müdahil Bir İsviçre” sergisini gezerken İsviçre’nin geçmişine ilişkin önemli bir gerçekle karşılaşıyoruz: İsviçre’nin Fransa, Büyük Britanya ya da Belçika gibi klasik bir sömürge imparatorluğu olmaması, sömürgecilik sisteminin dışında kaldığı anlamına gelmiyor.

İsviçreli şirketler, aileler, tüccarlar, paralı askerler, misyonerler ve bilim insanları sömürgecilik düzeninin farklı alanlarında yer aldı. Kimi bu sistemden ekonomik olarak yararlandı, kimi sömürgeci güçlerin hizmetinde çalıştı, kimi de sömürgeciliği meşrulaştıran düşünsel ve bilimsel araçların üretimine katkıda bulundu.

İsviçre sömürgeciliğin neresindeydi?

Sergide yer alan bilgilere göre 250’den fazla İsviçreli şirket ve özel kişi, köleleştirilen yaklaşık 172 bin insanın ticaretine ve zorla yerlerinden edilmesine dahil oldu. Bern ve Zürih’ten yatırımcılar İngiliz South Sea Company’ye yatırım yaptı. Basel’deki bazı aileler köle ticareti seferlerini finanse etti. İsviçreli mülk sahipleri Karayipler’de ve Brezilya’da plantasyonlar işletti.

İsviçre’nin sömürgeci faaliyetler gösterdiği bölgeler

İsviçre’nin rolü ticaret ve finansla da sınırlı değildi. İsviçreli paralı askerler, mühendisler ve devlet görevlileri sömürgeci güçlerin hizmetinde çalıştı.

Sömürgecilik aynı zamanda bir bilgi ve ideoloji sistemiydi. İnsanları ten rengi ve fiziksel özellikleri üzerinden sınıflandıran, bazı toplulukları diğerlerinden üstün gösteren sözde bilimsel teoriler üretildi ve yayıldı. Bu teoriler, sömürü ve egemenliğe bilimsel bir görünüm kazandırdı.

Daha sonraki dönemde de İsviçre’nin Güney Afrika’daki apartheid rejimiyle yakın ekonomik ilişkileri sürdü. Yani sömürgecilik yalnızca uzak coğrafyalarda yaşanmış, İsviçre’nin dışında kalmış bir tarih değildir.

Paul Moehr koleksiyonu, Patrick Minder koleksiyonu, Friborg

Irkçılık biçim değiştirdi

İnsanları biyolojik “ırklar” üzerinden hiyerarşik biçimde sınıflandıran teoriler bugün bilimsel olarak geçerliliğini yitirmiş durumda. Ancak insanları hiyerarşik kategorilere ayıran mekanizmaların bütünüyle ortadan kalktığını söylemek mümkün değil.

Bugün aynı düşünce çoğu zaman başka kavramlarla karşımıza çıkıyor. “Uyumlu” ve “uyumsuz” kültürlerden, “modern” ve “arkaik” dinlerden, “entegre olabilen” ve “tehdit oluşturan” topluluklardan söz ediliyor.

Elbette sömürgecilik, günümüz ırkçılığı ve göç politikaları aynı olgular değildir. Aralarında doğrudan ve basit bir özdeşlik kurmak doğru olmaz. Ancak “Öteki”ni tanımlama, ona kolektif özellikler yükleme ve toplum içinde ikincil bir konuma yerleştirme biçimleri arasında tarihsel bir süreklilik görmek mümkün.

Dün “uygarlık” adına meşrulaştırılan tahakküm, bugün “güvenlik”, “ulusal kimlik”, “sınırların kontrolü” veya “Avrupa yaşam tarzının savunulması” gibi kavramlarla gerekçelendirilebiliyor.

“Biz” ve “onlar” siyaseti

Irkçılık yalnızca hakaretlerden veya bireysel nefretten ibaret değil. Bazı kuralların, idari uygulamaların ve kurumsal alışkanlıkların belirli toplulukları sürekli olarak dezavantajlı konuma getirmesi de yapısal ırkçılığın bir parçasıdır.

İş bulma, konut, eğitim, sağlık hizmetleri veya adalete erişimde yaşanan eşitsizlikler bunun farklı görünümleridir. Irksal profilleme ve özellikle göçmen kökenli insanların sürekli olarak “entegrasyonlarını”, “sadakatlerini” ve bu toplumda bulunma haklarını kanıtlamak zorunda bırakılmaları da aynı sorunun başka bir yüzüdür.

Sağ popülizm ise bu toplumsal gerilimleri siyasi bir araca dönüştürüyor. Ekonomik ve sosyal sorunların nedenleri karmaşık olduğu halde, bunlar giderek “biz” ve “onlar” arasındaki basit bir karşıtlığa indirgeniyor.

Konut krizi, güvencesiz çalışma, kamu hizmetlerinin gerilemesi veya geleceğe ilişkin kaygılar; ekonomik ve siyasi tercihlerle ilişkili toplumsal sorunlar olmaktan çıkarılıp göçmenlerin, mültecilerin veya Müslümanların varlığıyla açıklanıyor.

İnsanlar değil, “kitleler” görülüyor

“İstila”, “istila edilme”, “Büyük İkame” ve “geri gönderme” gibi kavramlar bu siyasal dilin önemli parçaları haline geliyor. Bu ifadeler, insanların bireysel yaşam öykülerini ve içinde bulundukları koşulları görünmez kılarak onları tehdit oluşturan homojen bir kitle olarak sunuyor.

Savaştan kaçan insan bir “güvenlik riski”, göçmen işçi bir “rakip”, göçmen kökenli yurttaş ise birkaç kuşak sonra bile “yabancı” olarak görülebiliyor.

Burada dikkat çekici bir çelişki ortaya çıkıyor.

Avrupa yüzyıllar boyunca Küresel Güney’in kaynaklarından, emeğinden ve pazarlarından yararlandı. Bugün de hammaddelerden yaratılan ekonomik değerin önemli bir bölümü Küresel Kuzey’de toplanırken, bunun insani ve ekolojik maliyetleri çoğu zaman başka coğrafyalarda ortaya çıkıyor.

Gana’daki «Rundschau» tarafından yapılan araştırma, kakao üretimi Lindt & Sprüngli’ye ulaşan kakao çiftçileri arasında çocuk işçiliğinin olduğunu ortaya koydu.

Fakat savaşlar, ekonomik eşitsizlikler veya iklim krizinin etkileri nedeniyle bu bölgelerden insanlar Avrupa’ya yöneldiğinde, bu kez “Avrupa’dan yararlanmakla” suçlanıyorlar.

Sermaye ve malların sınırları aşması doğal kabul edilirken, yoksul insanların hareketliliği giderek daha fazla kontrol altına alınıyor ve kriminalize ediliyor.

Hafızayla yüzleşmek neden önemli?

Sağ popülizmin önemli mücadele alanlarından biri de tarihsel hafıza. Sömürgecilik, kölelik veya yapısal ırkçılık üzerine konuşulduğunda, tartışma çoğu zaman “toplumu suçlu hissettirme” girişimi olarak sunuluyor.

Oysa geçmişte yaşananları kabul etmek bir ülkeyi sevmemek anlamına gelmez. Tersine, demokratik bir toplum kendi tarihinin bütün yönleriyle yüzleşebilmelidir.

Olgun bir tarih anlayışı yalnızca başarıları ve gurur duyulan dönemleri anlatmaz. Ekonomik çıkarları, sömürüyü, şiddeti ve uzun süre sessiz kalınan tarihsel gerçekleri de sorgular.

Bu nedenle Prangins’teki sergi önemli bir iş yapıyor. Fakat müze, bu tarihin sergilendiği ve ardından kapının dışında unutulduğu bir mekânla sınırlı kalmamalı.

Geçmişten bugüne bakmak

Sömürgecilikten arınmış bir bakış açısı geliştirmek, yalnızca geçmişi yeniden okumak değildir. Bugünün eşitsizliklerine de bakmayı gerektirir.

Irksal profillemeyle mücadele etmek, ayrımcılığa karşı korumayı güçlendirmek, toplumsal eşitsizlikleri görünür kılmak ve göç politikasını sürekli bir kuşku ve tehdit algısı üzerine kurmaktan vazgeçmek bu mücadelenin güncel başlıklarıdır.

Geçmişine bakmayı reddeden bir toplum, aynı insanları tekrar tekrar “yabancı”, “tehlikeli” veya “aşağı” olarak tanımlayan söylemlere açık hale gelir.

Tarihimizle yüzleşmek ise başka bir toplum tahayyülünün önünü açabilir: Kökenin, ten renginin veya inancın belirleyici olmadığı; eşit hakların, insan onurunun ve herkesin toplumsal yaşama katılımının esas olduğu daha geniş bir “biz”.

Sergi: İsviçre Ulusal Müzesi, Prangins — Sömürgecilik: Müdahil Bir İsviçre. Sergi 11 Ekim 2026’ya kadar ziyaret edilebilir.