fbpx

Sürgündeki trans-artivist Boginya Von Art: “En büyük tehlike nefretin normalleşmesidir”

Paylaş

Rusya’daki LGBTİ+ karşıtı yasalar, ağır sansür ve siyasi baskılar nedeniyle ülkesini terk etmek zorunda kalan trans sanatçı ve aktivist Boginya Von Art, sürgün hikâyesini ve sanatını gazetemizden Mehmet Murat Yıldırım’a anlattı. Rusya’da adım adım tırmandırılan otoriterliğin bugün Türkiye’de “aileyi koruma” adı altında LGBTİ+’lara dönük uygulanan cadı avıyla birebir aynı mekanizmadan beslendiğini vurgulayan Boginya,  “Korkunun yerini direnç, cezasızlığın yerini ise uluslararası dayanışma almalı” diyerek Türkiye’deki hak savunucularına dayanışma mesajı gönderdi.

Türkiye’de saray rejiminin “Ailem Güvende” kod adıyla yürüttüğü ve onlarca LGBTİ+ aktivistinin tutuklanmasıyla tırmanan operasyonlar, otoriter rejimlerin azınlıkları “iç düşman” ilan ederek toplumsal muhalefeti bastırma stratejisinin bir yenisini gözler önüne seriyor. Benzer bir sürecin 2013’ten bu yana sistamatik olarak adım adım örüldüğü Rusya’dan ayrılmak zorunda kalan non-binary trans performans sanatçısı ve aktivist Boginya Von Art ile İsviçre’deki sürgün yaşamını, sanatsal üretimini ve Rusya’dan Türkiye’ye uzanan otoriterleşme pratiklerini konuştuk.

Kendi bedenini bir “tanık, arşiv ve direniş alanı” olarak tanımlayan Boginya , “Haklar kalıcı değildir, onlarca yılda kazanılanlar çok kısa sürede kaybedilebilir. Ancak bedenimiz ve sesimiz ortadan kaybolmayı reddeden en güçlü direniş aracıdır” diyor.

“Rusya’da sesim kamusal alandan silindi, İsviçre’de onu yeniden kazandım”

Bize biraz kendinizden, sanatınızdan ve bunun LGBTİ+ aktivizmiyle nasıl kesiştiğinden bahseder misiniz? Rusya’daki yaşamınız nasıldı?

Ben Boginya Von Art, İsviçre’de yaşayan multidisipliner non-binary trans, LGBTİ+ artivisti ve performans sanatçısıyım. Pratiğim performans, görsel sanatlar, film ve kamusal alan müdahaleleri arasında şekilleniyor. Kişisel deneyimlerimden yola çıkarak kimlik, beden, hafıza, sürgün, politik görünürlük ve kendin olarak var olma hakkını sorguluyorum.

Aktivizmim doğrudan yaşadıklarımdan doğdu. Rusya’da doğdum. Çocukken tecavüze uğradım, ilerleyen yıllarda akran zorbalığına, tacize, saldırılara ve siyasi takibata maruz kaldım. Zaman zaman adeta bir hayvan gibi avlandım.

Aynı zamanda kamuoyuna açık bir profesyonel kariyerim vardı. Ancak 2013 yılında çıkarılan sözde “LGBT propagandası” yasasından sonra görünürlüğüm iktidar için bir ‘sorun’ haline geldi. LGBTİ+ topluluğuyla bağımı hiçbir zaman gizlemedim ancak “propaganda yapmaktan” suçlandım. Sanat eserlerim tahrip edildi. Katıldığım televizyon programlarındaki görüntülerim yayından kesildi. Sansürlendim ve kademeli olarak kamusal alandan itilerek görünürlüğümü ve mesleki hayatımı büyük ölçüde kaybettim.

Benden beklenen daha az görünür olmam, kendimi gizlemem ve kendim olmaktan vazgeçmemdi. Reddettim. Sanatımı LGBTİ+ aktivizminden ayıramamamın nedeni tam olarak budur. Kendi bedenimde var olma, kendi sesimle konuşma ve görünür kalma hakkı, sanatsal pratiğimin ayrılmaz bir parçası haline geldi.

Rusya’yı terk etmenize ne yol açtı?

2022’de Rusya, Ukrayna’ya karşı geniş çaplı işgal harekatını başlattığında bir şeyi çok net anladım: Sıradaki biziz. LGBTİ+ topluluğu bir sonraki hedef olacak. O güne kadar içimde bir yerlerde işlerin düzelebileceğine dair küçük bir umut vardı. 2022’de o illüzyon tamamen yok oldu ve Rusya’dan kaçtım.

Ayrılmak, kurduğum hayatı, sevdiğim insanları, işimi ve profesyonel çevremi geride bırakmak demekti. Ancak kendimi saklamaya ya da çifte standartlı bir hayat yaşamaya niyetim yoktu. Bu yolu seçtim.

Sonrasında yaşananlar endişelerimi doğruladı. Aralık 2022’de “LGBT propagandası” yasağı her yaştan yurttaşı kapsayacak şekilde genişletildi. Temmuz 2023’te cinsiyet uyum süreçleri hem tıbbi hem hukuki olarak yasaklandı. Kasım 2023’te ise Rusya Yüksek Mahkemesi sözde “Uluslararası LGBT Hareketi”ni ‘aşırılıkçı (ekstremist) örgüt’ ilan etti. Terk ettiğime hiç pişman olmadım. Hayatımda verdiğim en doğru kararlardan biriydi.

Avrupa’da yeni bir hayat kurmak nasıl bir deneyimdi? İsviçre’de kendinizi ne kadar güvende ve özgür hissediyorsunuz?

İsviçre bu yıllar içinde benim için güvenli bir sığınak haline geldi. İltica prosedürüm yaklaşık iki yıl sürdü. İsviçre bana fiziksel ve psikolojik olarak toparlanma, sağlığıma kavuşma, hayatımı ve sanatsal pratiğimi yeniden inşa etme imkanı sağladı. Buradaki LGBTİ+ derneklerine ve tanıştığım insanlara minnettarım. Dayanışmayı somut bir desteğe dönüştüren insanlarla karşılaşma şansım oldu.

Bu yıl pratiğim açısından kritik bir dönem oldu. 9 Mayıs 2026’da Venedik’te, Rusya’nın Venedik Bienali’ne resmi dönüşünü protesto eden kamusal bir manifesto-performans sergiledim. Yaz aylarında çalışmam Pavilion of (Dis)Sense kapsamında sergilendi, burada performans materyallerimi ve Dysphoria / Dysmorphophobia serimden orijinal bir kolajı izleyiciyle buluşturdum. İsviçre’de Lausanne Pride’ın sanat programını Fils d’identité eserimin sahne uyarlamasıyla açtım. Son olarak Ventotene Özgürlük ve Demokrasi Konferansı’nda, farklı ülkelerden aktivist ve muhalifleri bir araya getiren insan hakları bağlamında yeni bir performans sundum.

Rusya’da sesim kamusal alanın dışına itilmişti. İsviçre’de ise o sesi yeniden kazanacağım alanı buldum.

“Bedenim bir şiddet ve direniş arşividir”

Bir ifade ve direniş alanı olarak sanat sizin için ne anlam ifade ediyor?

Pratiğimi ‘başkanlarının huzurunda kendimle yürüttüğüm bir iç monolog’ olarak tanımlıyorum. Bedenim en birincil sanatsal malzememdir: Bir beden, bir arşiv ve bir tanık.

Fils d’identité adlı çalışmamda kişisel tanıklık, beden, ses, hafıza, ritüel ve seyirci katılımı aracılığıyla politik bir varoluşa dönüşüyor.

DYSMORPHOPHOBIA çalışmasında kendi imgemi parçalayıp yeniden inşa ederek beden dismorfisinden, dış kontrolden ve öz-reddedişten otonomiye ve öz-kabule doğru ilerliyorum.

SAFE SPACE, mahremiyetin, güvenliğin ve insan onurunun beden üzerinden müzakere edilmek zorunda kaldığı bir mülteci kampında yaşama deneyimimden doğdu.

Rusya’dayken ürettiğim All I Have Left… eserinde ise evliliği yalnızca bir kadın ve bir erkeğin birliği olarak tanımlayan 2020 anayasa değişikliklerini protesto etmek amacıyla bir gelinliği duvara çivilemiştim.

Amacım sadece travmayı yeniden üretmek değil, yaşanmış deneyimi tanıklığa, tanıklığı ise kolektif hafızaya dönüştürmektir. Tüm bu eserler nihayetinde aynı soruyu soruyor: Bedenlerimizi, kimliklerimizi ve hayatımızın biçimini tanımlama hakkı kime ait?

Manifestomda da belirttiğim gibi: Bedenim bir şiddet ve direniş arşividir. Sesim ise yok olmayı reddedişimdir.

“Aileyi koruma” söylemi otoriter rejimlerin ortak kılıfıdır

Bugün Türkiye’de LGBTİ+’ların maruz kaldığı baskı ve operasyon dalgasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bu mekanizma yalnızca Rusya’ya ya da Türkiye’ye özgü değil. Otoriter ve baskıcı rejimler, azınlıkları kullanışlı birer ‘iç düşman’ haline getirmeyi defalarca denedi ve uyguluyor.

Kullanılan retoriği çok iyi tanıyorum: “Ahlak”, “aile”, “geleneksel değerler”, “çocukları korumak”…

Önce LGBTİ+’lar eşit haklara sahip yurttaşlar olarak görülmekten çıkarılıp bir ‘tehdit’ gibi sunuluyor. Ardından haklarının kısıtlanması, topluma bir tür ‘koruma tedbiri’ olarak pazarlanıyor. Bunun Rusya’da adım adım nasıl gerçekleştiğini bizzat izledim. 2013’te güya “çocukları korumak” için çıkarılan bir yasayla başladı. On yıl sonra “Uluslararası LGBT Hareketi” aşırılıkçı ilan edildi.

Beni en çok korkutan şey sadece yasaklanan bir Onur Yürüyüşü, bir tutuklama ya da bir sansür uygulaması değil. Toplumun tüm bunları bir süre sonra ‘normal’ kabul etmeye başladığı o eşiktir.

Sizce Türkiye’deki LGBTİ+ hareketi ne tür risklerle karşı karşıya?

En büyük tehlike nefretin normalleşmesidir. Rusya’da devletin kullandığı nefret söylemi, zaten homofobik ve transfobik olan kesimlere meşruiyet sağladı.

Ardından otosansür geliyor. Bir sanatçı eserinin sergilenip sergilenemeyeceğini, bir organizatör etkinliğin güvenli olup olmadığını, bir LGBTİ+ birey ise sokakta görünür olmanın güvenli olup olmadığını sorgulamaya başlıyor. Sonunda devletin herkesi tek tek kontrol etmesine gerek bile kalmıyor, korku mekanizması işi iktidar adına kendiliğinden yürütüyor.

Rusya’da LGBTİ+ hakları ve görünürlük için yıllarca mücadele ettik. Bu ilerlemenin büyük kısmı birkaç yıl içinde yok edildi. Yasalar değiştirilebilir ancak devlet eliyle meşrulaştırılan nefret, yasa değişse bile ortadan kalkmıyor. Rusya’nın bir zamanlar sahip olduğu hak ve görünürlük alanına yeniden kavuşmasının kaç yıl, kaç nesil alacağını bilmiyorum.

Taşıdığım en büyük ders şudur: Haklar kalıcı değildir. On yıllarca süren mücadelelerle kazanılanlar çok kısa sürede kaybedilebilir.

“Hiç kimsenin hayatı sembolik kahramanlıklardan değersiz değildir”

Türkiye’deki LGBTİ+’lara, aktivistlere ve sanatçılara ne söylemek istersiniz?

Öncelikle tüm dayanışmamı ve desteğimi iletmek istiyorum.

Bugün bazı ülkelerde LGBTİ+’ların sahip olduğu hakların hiçbiri kendiliğinden ortaya çıkmadı. Stonewall’dan bu yana özgürlüklerini ve bazen hayatlarını riske atan dünya genelindeki binlerce aktivistin onlarca yıllık mücadelesinin sonucudur. Konuşma özgürlüğüne sahip olduğumuz yerlerde sesimiz daha gür çıkmalı, çünkü başka yerlerde insanlar zorla susturuluyor.

Ancak hiç kimseden görünürlük uğruna hayatını riske atması beklenemez. Uluslararası dayanışmanın somut ve pratik olması gerekiyor. Risk altındaki LGBTİ+’lara gerçek koruma sağlayan programların artmasını, LGBTİ+ sanatçı ve aktivistlere daha fazla destek verilmesini, uluslararası platformlar ve fon imkanları sunulmasını istiyorum.

Kendi ülkenizde haklarınız için mücadele etmek son derece değerlidir. Bugün sahip olduğumuz haklar, insanlar mücadele ettiği için var. Ancak bir insanın güvenliği ve yaşamı, sembolik kahramanlıklardan her zaman önce gelmelidir.

Sanatsal pratiğimle yapmak istediğim şey tam olarak bu: Silinmenin olduğu yerde görünürlük yaratmak, sansürün olduğu yerde tanıklığı korumak ve kamusal hayatın dışına itilen sesler için alan açmak.

Türkiye’deki LGBTİ+’lara şunları söylemek istiyorum:

Sizi görüyorum.

Sizi duyuyorum.

Yanınızdayım.

Boginya Von Art’ın direnişi ve sanatsal çalışmalarına aşağıdaki linklerden ulaşabilirsiniz:

web: boginya.art

İnstagram: @boginya