fbpx

Türkiye’ye gönderdiği sığınmacı cezaevine girdi; İsviçre şimdi 5 çocuklu Özgün ailesini deport etmek istiyor

Paylaş

Yazar: Mehmet Murat Yıldırım

Dört yılı aşkın süredir İsviçre’de yaşayan Dilan ve Nihat Özgün ile beş çocuklarının Türkiye’ye sınır dışı edilmesi gündemde. Ağustos ayında aynı geri gönderme merkezinden Türkiye’ye gönderilen Bahar Yalçınkaya’nın İstanbul’a iner inmez gözaltına alınarak tutuklanması ise İsviçre makamlarının “geri gönderme güvenliği” değerlendirmesini yeniden tartışmaya açıyor. Özgün ailesi için başlatılan kampanya, Zürih makamlarından deport işleminin durdurulmasını ve ailenin insani durumunun yeniden değerlendirilmesini istiyor.

İsviçre’nin Zürih kantonunda bulunan Oberhalden Finkenried geri gönderme merkezinde yaşayan Dilan ve Nihat Özgün ile beş çocukları, Türkiye’ye sınır dışı edilme tehdidiyle karşı karşıya.

Özgün ailesi dört yılı aşkın süredir İsviçre’de bulunuyor. Aile, Türkiye’den ayrılmalarının arkasında siyasi kovuşturma riski bulunduğunu söylüyor ve iltica dosyalarının bu nedenle yeniden değerlendirilmesini istiyor. Beş çocuk ise yıllardır İsviçre’de eğitim görüyor; arkadaşları, okulları ve gündelik yaşamları burada.

Aile için başlatılan dayanışma kampanyası yalnız sınır dışı işleminin durdurulmasını değil, çocukların İsviçre’de kurdukları hayatın da karar sürecinde dikkate alınmasını talep ediyor.

Campax üzerinden açılan dilekçe doğrudan Zürih Kantonu Härtefallkommission’a ve güvenlikten sorumlu Regierungsrat Mario Fehr’e sesleniyor. Kampanyaya göre aile Almanca öğrendi, sosyal çevre oluşturdu ve bulunduğu toplumun bir parçası haline geldi. Dilekçede özellikle çocukların okul, arkadaşlık ve sosyal bağlarının koparılmasının basit bir “ülke değişikliği” olarak görülemeyeceği vurgulanıyor. Kampanya 5 Eylül itibarıyla ilk 500 imzayı aşmış durumda.

Polis geldi, anne kelepçelendi; deport dayanışmayla durduruldu

Özgün ailesine yönelik sınır dışı girişimi yalnız kâğıt üzerinde kalmadı.

17 Ağustos sabahı geri gönderme merkezine polis geldi. Farklı kaynakların aktardığına göre Dilan Özgün ve beş çocuğunun Türkiye’ye gönderilmesi için işlem başlatıldı; Özgün kelepçelendi ve merkezden çıkarılmaya çalışıldı.

Kampta kalan diğer sığınmacıların tepkisi ve dışarıya yapılan dayanışma çağrısının ardından deport işlemi o gün gerçekleştirilemedi ve aile merkeze geri döndü. Ancak sınır dışı kararı tamamen ortadan kalkmış değil.

Özgün, müdahalenin çocuklar üzerinde ağır bir iz bıraktığını söylüyor.

Bianet’e konuşan anne, artık geceleri çocuklarının yanında olmasına rağmen onları tekrar tekrar kontrol ettiğini anlatıyor ve tek isteğini şöyle özetliyor:

“Bir anne olarak artık korkusuzca uyumak istiyorum.”

Buradaki mesele yalnız bir iltica dosyasının reddedilmesi değil.

Beş çocuk her sabah okula giderken eve döndüklerinde ailelerini yeniden bir polis baskınının bekleyip beklemediğini bilmeden yaşıyor.

“Çocuklarımın burada bir hayatı var”

Ailenin dosyasındaki en önemli başlıklardan biri çocukların durumu.

Özgün ailesinin aktardığına göre çocuklar yaklaşık üç yıldır İsviçre’de eğitim görüyor. Arkadaş çevreleri, okulları ve gündelik yaşamları burada oluştu. Türkiye’de devam eden bir okul yaşamları bulunmuyor.

Dilan Özgün, çocukların anne ve babalarının siyasi geçmişinden sorumlu tutulamayacağını belirterek onların yaşam merkezinin artık İsviçre olduğunu söylüyor.

Campax kampanyasının talebi de buradan hareket ediyor: Zürih makamlarından yalnızca ebeveynlerin eski iltica dosyasına değil, çocukların entegrasyonuna, eğitimine, sosyal bağlarına ve zorla gönderilmelerinin yaratacağı sonuçlara bakılması isteniyor.

Bu aynı zamanda İsviçre’nin iltica politikasındaki temel bir soruyu gündeme getiriyor:

Yıllarca ülkede tutulmuş, okula gönderilmiş ve burada büyümüş çocukların kurduğu hayat, deport kararı verildiğinde ne kadar değer taşıyor?

Aynı merkezden gönderilen Bahar Yalçınkaya Türkiye’de tutuklandı

Özgün ailesinin Türkiye’ye gönderilme kaygısını daha ciddi hale getiren ise aynı geri gönderme merkezinde yalnız birkaç hafta önce yaşanan başka bir vaka.

Bahar Yalçınkaya, iki küçük çocuğuyla birlikte Ağustos başında Oberhalden Finkenried’den alınarak Türkiye’ye sınır dışı edildi.

İsviçre merkezli Beobachter’ın araştırmasına göre Yalçınkaya’nın Türkiye’de hakkında işlem bulunduğu ve tutuklanabileceği riski İsviçre makamlarının bilgisi dahilindeydi. Buna rağmen Yalçınkaya iki çocuğuyla Türkiye’ye gönderildi. İstanbul Havalimanı’na ulaştığında gözaltına alındı ve daha sonra “örgüt propagandası” suçlamasıyla tutuklandı. 15 aylık bebeği de annesiyle birlikte Bakırköy Kadın Kapalı Cezaevi’ne götürüldü.

Bianet’in aktardığına göre Yalçınkaya’nın avukatı da sınır dışı edilmeden önce İsviçre makamlarını Türkiye’de tutuklanma tehlikesi konusunda uyarmıştı.

Bu olay artık teorik bir tartışmayı geride bırakıyor.

İsviçre’nin “Türkiye’ye gönderilmesinde sakınca görmediği” bir sığınmacı, gönderilmesinin hemen ardından cezaevine konuldu.

Şimdi aynı merkezde yaşayan başka bir aile Türkiye’ye gönderilmek isteniyor.

Geri göndermeme ilkesi kâğıt üzerinde kalamaz

Uluslararası mülteci hukukunun temel ilkelerinden non-refoulement — geri göndermeme ilkesi, bir kişinin zulüm, işkence veya ağır hak ihlali riskiyle karşılaşacağı bir ülkeye gönderilmesini yasaklıyor.

Dolayısıyla bir sığınma talebinin reddedilmiş olması tek başına “artık nereye gönderildiğinin önemi yok” anlamına gelmiyor.

Tam tersine sınır dışı işlemi öncesinde kişinin gönderileceği ülkede karşılaşacağı riskin ayrıca değerlendirilmesi gerekiyor.

Yalçınkaya’nın Türkiye’ye gönderildikten hemen sonra tutuklanması bu değerlendirme sisteminin güvenilirliği üzerine ciddi bir soru işareti koydu.

Özgün ailesinin Türkiye’de siyasi kovuşturmaya uğrayacağı iddiası henüz bağımsız bir mahkeme kararıyla doğrulanmış bir olgu değil; ailenin iltica dosyasındaki beyanı ve itirazının temelini oluşturuyor.

Ancak Yalçınkaya vakasının ardından İsviçre makamlarının bu iddiaları “Türkiye güvenli, gönderilebilir” varsayımıyla geçiştirmesi daha da problemli hale geliyor.

Türkiye’ye iadeler artıyor

Özgün ailesinin dosyası tek başına ortaya çıkmış bir vaka da değil.

Beobachter’ın aktardığı resmi verilere göre İsviçre’den Türkiye’ye yapılan geri göndermelerin sayısı 2025 yılında neredeyse iki katına çıktı.

18 Ağustos’ta Türkiye ve Kürdistan kökenli göçmen örgütleri de Bern’de Devlet Göç Sekreterliği (SEM) önünde gösteri düzenledi. Eylemciler Yalçınkaya ve Özgün vakalarını gündeme getirerek Türkiye’ye deportların durdurulmasını, geri gönderme merkezlerindeki koşulların iyileştirilmesini ve iltica başvurularında gerçek hukuki güvencelerin sağlanmasını istedi.

Yani Özgün ailesinin mücadelesi giderek tek bir ailenin dosyasından İsviçre’nin deport politikasına yönelik daha geniş bir itiraza dönüşüyor.

İsviçre daha hızlı karar, daha hızlı geri gönderme istiyor

Bu vakalar İsviçre iltica sisteminin daha fazla “verimlilik” ve daha hızlı işlem hedefiyle yeniden şekillendirildiği bir dönemde yaşanıyor.

2019’da yürürlüğe giren reformla iltica başvurularının önemli bölümü hızlandırılmış prosedürlere alındı.

Şimdi federal hükümet, kantonlar ve belediyeler Asylstrategie 2027 kapsamında sistemi yeniden geliştirmeye hazırlanıyor.

SEM’in kendi açıklamasına göre yeni stratejide, “korumaya ihtiyaç duymadığı” değerlendirilen kişilerin sistemin daha başında ayrılması için bir ön prosedür oluşturulması değerlendiriliyor. Aynı siyasi belgede sınır dışı edilmesi gereken kişilerin geri gönderilmesinin daha etkin uygulanması ve menşe ülkelerle işbirliğinin güçlendirilmesi de hedefler arasında.

Devlet bunu kaynakların daha verimli kullanılması ve sistemin yükünün azaltılması olarak tarif ediyor.

Fakat “hızlandırma” sığınmacı açısından başka bir anlama da gelebiliyor:

Hayatını belirleyecek bir karar için daha az zaman, daha dar hukuki hareket alanı ve olumsuz kararın ardından daha hızlı deport.

2026’nın ilk altı ayında İsviçre’de 9 bin 734 kişi iltica başvurusu yaptı. Bu sayı önceki yılın aynı dönemine göre yüzde 16 azaldı. Haziran ayında 345 kişi menşe ülkesine veya üçüncü bir ülkeye geri gönderildi.

Dolayısıyla iltica başvurularının azalması, sınır dışı mekanizmasının yavaşladığı anlamına gelmiyor.

Çocukların hayatı bürokrasinin ara bekleme odası değil

Özgün ailesinin hikâyesindeki en çarpıcı nokta burada.

İsviçre devleti dört yılı aşkın süre boyunca bu ailenin ülkede yaşamasına izin verdi.

Çocuklar okula başladı.

Dil öğrendiler.

Arkadaşlıklar kurdular.

Bir gündelik hayat oluşturdular.

Sonra aynı devlet onlara bu yılların geçici bir bekleme süresi olduğunu söylüyor.

Göç rejiminin çocuklar açısından yarattığı temel şiddet biçimlerinden biri de bu belirsizlik.

Bir yetişkine “oturum hakkın reddedildi” denirken, çocuğa fiilen başka bir şey söyleniyor:

Okulunun, arkadaşlarının, dilinin ve yıllardır kurduğun hayatın senin geleceğin hakkında karar verilirken belirleyici olmayabilir.

Bu yüzden Özgün ailesinin dosyası yalnızca “iltica hakkı var mı yok mu?” sorusuna indirgenemez.

Çocukların üstün yararı, aile bütünlüğü ve yıllar içinde oluşan sosyal bağlar da değerlendirilmek zorunda.

Bir deport durduruldu; mücadele bitmedi

17 Ağustos’ta polis Dilan Özgün’ü ve çocuklarını götüremedi.

Bu sonuç kendiliğinden ortaya çıkmadı.

Merkezde kalanların direnişi, dışarıdan büyüyen dayanışma ve kamuoyu baskısı sınır dışı işlemini o gün durdurdu.

Şimdi mücadele başka bir aşamada.

Ailenin destekçileri, Zürih’in ilgili makamlarından Härtefallgesuch, yani insani durum nedeniyle oturum talebinin olumlu değerlendirilmesini istiyor. Campax kampanyası imzaya açık.

Bahar Yalçınkaya’nın Türkiye’ye gönderildikten sonra cezaevine konulduğu bir tabloda, İsviçre makamlarının bir başka aileyi aynı ülkeye göndermeye hazırlanması yalnız bürokratik bir dosya işlemi olarak görülemez.

Deport edilen insanların sınırda ortadan kaybolmadığını İsviçre devleti de biliyor.

Sınırın diğer tarafında cezaevleri, siyasi davalar ve insanların geride bıraktıkları korkular var.

Özgün ailesinin talebi ise son derece somut:

Beş çocuğun kurduğu hayat parçalanmasın.

Siyasi risk iddiaları yeniden incelensin.

Ve sınır dışı işlemi durdurulsun.

Dayanışma kampanyası devam ediyor. Bu dosyada yapılacak şey yalnız olup biteni izlemek değil; Özgün ailesinin İsviçre’de kalma mücadelesini görünür kılmak ve desteklemek.