fbpx

Ceuta krizi Avrupa’nın göç rejimini yeniden tartışmaya açtı

Paylaş

İspanya’nın Kuzey Afrika’daki özerk kenti Ceuta’da yaşanan son sınır krizi, Avrupa Birliği’nin göç politikalarındaki yapısal çelişkileri yeniden görünür hale getirirken Sánchez AB’yi dayanışma göstermemekle suçladı.

Fas sınırından yaklaşık 50 bin kişinin kısa süre içinde Ceuta’ya geçmesi, Madrid tarafından “İspanya’nın toprak bütünlüğüne yönelik bir saldırı” olarak değerlendirilirken, Avrupa Birliği içinde ise dayanışma yerine karşılıklı suçlamalar öne çıktı.

İspanya Başbakanı Pedro Sánchez’in Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen’e gönderdiği mektup, yalnızca yaşanan krizin değil, Avrupa’nın ortak göç politikasının da ciddi bir meşruiyet krizi yaşadığını ortaya koyuyor.

Sınırlar ortak, sorumluluk neden ortak değil?

Sánchez mektubunda, birçok Avrupa ülkesinin İspanya ile dayanışma gösterdiğini belirtirken, bazı hükümetlerin ise krizi İspanya’ya karşı siyasi baskı aracına dönüştürdüğünü ifade etti.

Özellikle İtalya Başbakanı Giorgia Meloni hükümetinin Schengen uygulamalarını askıya alma yönündeki açıklamalarına gönderme yapan Sánchez, Avrupa’nın böylesi bir dönemde “bencil, kutuplaştırıcı ve hukuka aykırı” refleksler gösteremeyeceğini vurguladı.

Bu eleştiri yalnızca İtalya’ya değil, son yıllarda göçü iç siyasette temel propaganda aracı haline getiren Avrupa sağının genel yaklaşımına da işaret ediyor.

Bugün İtalya, Macaristan, Hollanda, Slovakya ve bazı diğer ülkelerde göç meselesi, ekonomik krizlerden sosyal sorunlara kadar birçok başlığın açıklayıcı nedeni olarak sunuluyor. Oysa göç, Avrupa’nın emek piyasası, demografik yapısı, savaşlar, iklim krizi ve küresel eşitsizliklerle doğrudan bağlantılı çok boyutlu bir olgu.

Avrupa’nın yeni göç politikası ne getiriyor?

Ceuta krizi, 2024 yılında kabul edilen ve aşamalı olarak yürürlüğe giren AB Göç ve İltica Paktı’nın (Migration and Asylum Pact) ilk büyük sınavlarından biri olarak görülüyor.

Paktın temel hedefleri arasında:

  • dış sınır kontrollerinin güçlendirilmesi,
  • hızlı sınır prosedürleri,
  • düzensiz giriş yapanların daha kısa sürede geri gönderilmesi,
  • biyometrik kayıt sistemlerinin yaygınlaştırılması,
  • üye ülkeler arasında “dayanışma” mekanizmasının oluşturulması

yer alıyor.

Ancak insan hakları örgütleri ve çok sayıda göçmen dayanışma ağı, bu düzenlemelerin iltica hakkını fiilen sınırlandırdığı, kişileri uzun süre sınır bölgelerinde tutulmaya zorladığı ve geri göndermeleri kolaylaştırdığı uyarısında bulunuyor.

Eleştirilerin ortak noktası şu: Pakt, göçün nedenlerini çözmekten çok Avrupa’ya ulaşan insanların engellenmesini hedefliyor.

Frontex: Sınır koruması mı, hak ihlallerinin parçası mı?

Ceuta krizinde Avrupa Komisyonu, ihtiyaç halinde Frontex desteğinin artırılabileceğini açıkladı.

Avrupa Sınır ve Sahil Güvenlik Ajansı Frontex son yıllarda tarihinin en büyük bütçesine ulaştı. Ajansın personel sayısı ve teknik kapasitesi hızla artırılırken, AB dış sınırlarının giderek daha fazla askerileştirildiği görülüyor.

Buna karşın Frontex, uzun süredir uluslararası insan hakları örgütlerinin eleştirilerine konu oluyor. Özellikle Ege Denizi, Balkan rotası ve Akdeniz’de yaşanan geri itmeler (pushback), sığınma başvurularının engellenmesi ve kötü muamele iddiaları nedeniyle ajans hakkında çok sayıda rapor yayımlandı. Avrupa Ombudsmanı, Avrupa Parlamentosu ve çeşitli sivil toplum kuruluşları Frontex’in hesap verebilirliğinin güçlendirilmesi gerektiğini vurguladı.

Göçmen hakları savunucularına göre sınır güvenliğinin güçlendirilmesi, uluslararası koruma hakkını ortadan kaldıracak uygulamalara dönüşmemeli.

Göçmenler yine siyasi tartışmanın merkezinde

Ceuta’daki gelişmelerin hemen ardından Avrupa’nın birçok sağ hükümeti ve aşırı sağ partisi, yaşananları “açık sınır politikalarının sonucu” olarak yorumladı.

Öte yandan Sánchez hükümeti de yaklaşık 500 bin düzensiz göçmenin statüsünü yasallaştırmaya yönelik plan nedeniyle eleştirilerin hedefinde bulunuyor. Madrid yönetimi, bu kişilerin zaten yıllardır ülkede yaşayıp çalıştığını ve kayıt altına alınmalarının hem çalışma yaşamı hem de sosyal güvenlik sistemi açısından gerekli olduğunu savunuyor.

Ancak tartışma yalnızca İspanya ile sınırlı değil. Avrupa genelinde göçmenler çoğu zaman iş gücü açığını kapatan emekçiler olarak ekonominin ihtiyaç duyduğu dönemlerde teşvik edilirken, seçim süreçlerinde güvenlik tehdidi olarak sunulabiliyor.

Bu çelişki, Avrupa göç politikasının en temel açmazlarından biri olmaya devam ediyor.

Göçün nedeni insanlar değil, krizler

Birleşmiş Milletler verilerine göre dünya genelinde zorla yerinden edilen insanların sayısı son yıllarda rekor seviyelere ulaştı. Savaşlar, otoriter rejimler, ekonomik yıkımlar ve iklim krizi milyonlarca insanı göçe zorluyor.

Buna rağmen Avrupa’daki siyasi tartışmalar çoğu zaman göçün nedenlerinden çok göçmenlerin kendisini hedef alıyor.

İnsan hakları örgütleri, güvenlik eksenli politikaların göçü durdurmadığını; yalnızca daha tehlikeli rotalara yönelimi artırdığını ve Akdeniz’de yaşanan ölümleri derinleştirdiğini belirtiyor.

Dayanışma yalnızca sınırlar için değil, insanlar için de gerekli

Sánchez’in mektubu, AB içinde sınır güvenliği konusunda daha fazla siyasi dayanışma talep ediyor. Ancak Ceuta krizi aynı zamanda başka bir soruyu da gündeme getiriyor:

Avrupa’nın dayanışması yalnızca sınırların korunması için mi geçerli olacak, yoksa savaş, yoksulluk ve baskı nedeniyle yerinden edilen insanların temel haklarını da kapsayacak mı?

Bugünkü AB göç rejimi, giderek daha fazla güvenlik, dışsallaştırma ve geri gönderme ekseninde şekilleniyor. Frontex’in güçlendirilmesi, üçüncü ülkelerle yapılan geri kabul anlaşmaları ve sınır prosedürlerinin hızlandırılması bu yaklaşımın temel unsurları arasında yer alıyor.

Ceuta’da yaşananlar ise bu modelin hem siyasi hem de insani açıdan yeni gerilimler ürettiğini gösteriyor. Bir yandan üye devletler arasında yük paylaşımı ve dayanışma tartışmaları sürerken, diğer yandan Avrupa’nın kapısına gelen insanlar çoğu zaman güvenlik tehdidi olarak tanımlanıyor. Bu tablo, ortak bir göç politikasının yalnızca sınır yönetimiyle değil, uluslararası hukuk, iltica hakkı, insan onuru ve göçmen emeğinin korunması ilkeleriyle birlikte ele alınması gerektiğini bir kez daha ortaya koyuyor.