Tamara Funiciello / Fotoğraf: Jürg Spori
Bugün gördüğümüz gerçek, erkek şiddetinin yalnızca bireysel eylemlerden oluşmadığıdır: O şiddet, normların, kurumların ve devletin tercihleriyle desteklenen bir politik düzenin içinde üretiliyor. Devlet koruma görevini yerine getirmedikçe şiddet yalnızca devam etmiyor; daha da yerleşiyor.
Ulusal Parlamento’nun toplumsal cinsiyete dayalı şiddetle mücadele için önerilen ek 1 milyon frankı reddetmesi, basit bir bütçe tartışması değildi. Bu karar, devletin kadınların hayatını nasıl sıradan bir masraf kalemi gibi gördüğünü, can güvenliğimizi ne kadar kolay feda edebildiğini bir kez daha gösterdi. Bir milyon frank, savaşlara, silahlara, büyük servet sahiplerinin çıkarlarına ayrılan kaynakların yanında bir damla bile değil. Ama söz konusu kadınların yaşamı olduğunda devlet tereddüt etmiyor: En küçük kalemi bile kısmakta kararlı davranıyor. Utanılması gereken yalnızca bu küçücük miktar değil; devletin kadınların hayatını bir pazarlık unsuru hâline getirmesi.
2025’te İsviçre’de yirmi yedi kadın öldürüldü. Bu cinayetlerin çoğu, kadınların beraber yaşadığı erkekler tarafından işlendi: eşleri, partnerleri, sevgilileri… ve en “güvenli” yerelde, evde. Fakat bu şiddeti yalnızca erkeklerin bireysel eylemleri olarak görmek gerçeği perdelemek olur. Şiddet, devletin cezasızlığı, kurumların ihmali ve toplumsal normların sürekli yeniden üretilmesiyle mümkün hâle geliyor. Devlet, korumadığı her kadın, çocuk, trans birey; geciktirdiği her yasa; çalıştırmadığı her mekanizmayla “kimlerin hayatının korunmaya değer olduğuna” dair kararını yeniden ilan ediyor. Böylece erkek şiddetinin zeminini her gün yeniden döşüyor. Toplumsal normlar her gün yeniden güncelleniyor.
Kadınlar şiddetten dolayı yardım aradığında karşılarında duvar gibi yükselen devletle karşılaşıyor. Sığınma evleri dolu; aradıkları telefon hatları ya meşgul ya da ulaşılamaz durumda. Göçmen kadınlar, dil engeli ve geri gönderilme korkusu nedeniyle bu hatlara neredeyse hiç erişemiyor. Birçoğu yaşadıkları şiddeti söylemeye cesaret edemiyor, çünkü korunmayacaklarını biliyorlar. Bu somut bir şiddet biçimi: devletin patriyarka ile işbirliği, kadınların hayatını adım adım daraltıyor, karartıyor ve yok ediyor.
Emeğimiz de benzer bir mekanizmanın içinde sömürülüyor. Otuz yıldır “eşit işe eşit ücret” yasada yazıyor; ama fiiliyatta kadın emeği hâlâ değersizleştiriliyor. Düşük ücret, ücretsiz bakım emeği, duygusal yük… Tüm bunlar kadınların üzerine yıkılırken devlet görmezden gelerek sömürü düzeninin sürmesini sağlıyor. Kadın emeğinden kazandığı kârı, sonra yeniden biz kadınlara karşı bir pazarlık konusu hâline getiriyor. Bu yalnızca ekonomik bir sorun değil; bir güç düzeninin işleyişi. Kadın emeğinin görünmezliğiyle kadın hayatının pazarlığa açılması, aynı yapının birbirini tamamlayan parçaları.
Parlamentonun geri adım atması bir lütuf değildi. Kadınların sokakları doldurması, birbirinin gözünün içine bakarak öfkesini ve yasını paylaşması sayesinde geri çekildiler. Eylemde hissettiğimiz şey hepimiz için ortak bir duyguydu: emeğimizin sömürülmesine duyduğumuz öfke, haklarımızın çalınmasına karşı isyan, hayatlarımızın bu kadar kolay feda edilebilmesine karşı yükselen ses. Bizi buluşturan yalnızca taleplerimiz değildi; birbirimize sarılırken açığa çıkan şey, hayatta kalma mücadelesiydi. Sesimizi, öfkemizi, isyanımızı yan yana getirdiğimizde, şiddeti mümkün kılan politik düzen kendine çeki düzen vermek zorunda kalıyor.
Bugün gördüğümüz gerçek, erkek şiddetinin yalnızca bireysel eylemlerden oluşmadığıdır: O şiddet, normların, kurumların ve devletin tercihleriyle desteklenen bir politik düzenin içinde üretiliyor. Devlet koruma görevini yerine getirmedikçe şiddet yalnızca devam etmiyor; daha da yerleşiyor. Ama biz yan yana durdukça, birbirimizin yasına, mücadelesine, öfkesine sahip çıktıkça bu düzenin kendisine müdahale ediyoruz. Varlığımızı görünür kıldığımız her yerde, bize biçilen sınırlar aşılıyor.
Mücadelemiz bir “hak talebi”nden ibaret değil; yaşamlarımızı değersizleştiren normların çözülmesi için kolektif bir eylem. Devlet, gelenekçi ve cinsiyetçi oylarla kendini ve patriyarkayı yeniden üretmeye çalışabilir; ama biz birbirimize tutundukça bu düzenin çatlaklarını büyüteceğiz. Yaşamlarımızı, emeğimizi, kararlarımızı, bedenlerimizi kimsenin bize biçtiği rolde oynamayacağız.
Ve biliyoruz ki, birbirimize ses oldukça, hiçbir güç bu mücadeleyi susturamayacak.



