Kentsel mekân kime aittir? Ev bir hak mıdır, yoksa satın alınabilir bir ayrıcalık mı?
Hepimize aynı gün bir mektup geldi; bir yıl içinde oturduğumuz evleri terk etmemiz gerekiyor.
Altı aydır ev arıyorum. Bu süreç, bireysel bir ev bulma çabasından çok, İsviçre’de göçmenlerin konut sistemiyle kurduğu ilişkinin ne kadar pamuk ipliğine bağlı olduğunu gösteriyor.
Oturduğum binada 120 daire var. Küçük bir köy kadar… Hatta birçok İsviçre köyünden çok daha kalabalık. Burada uzun yıllardır yaşayanlar için bu mektup, açık bir şekilde yerinden edilmedir.
16 yıldır buradayım ve hâlâ “yeni kiracı” sayılıyorum. Oysa 30, 40, hatta 55 yıldır aynı evde kiracı olarak yaşayan insanlar var. Yıllar içinde burada kurdukları hayat, komşuluk ilişkileri, gündelik ritüeller… Hepsi bir anda “yenileme” gerekçesiyle dağıtılmak isteniyor.
Oysa biliyoruz ki bu sadece mekânın değiştirilmesi değil; bir topluluğun yıllar içinde ördüğü ağların sessizce parçalanması demek.
Ve bu insanların birçoğu artık ev arayacak durumda değil; çoğu, planlamadıklarından çok önce mecburen yaşlılar yurduna gitmek zorunda kalacak.
Şu anda oturduğum dairenin kirası 1.330 frank. Renovasyon sonrası 2.100 frank olacak. Aradaki farkı siz hesaplayın. Bu artış, maaşlarının önemli bir kısmını kiraya ayırmak zorunda kalan herkes için ağır bir yük. Zaten düşük gelirli kiracılar gelirlerinin ortalama %45’ini kiraya veriyor; bazı evlerde bu oran %50’ye ulaşıyor. Bu tablo, konutun temel bir ihtiyaçtan çok, kentsel mekânın sermaye birikimi için yeniden düzenlenmesinin canlı bir örneği.
Ama ev aramak yalnızca ekonomik bir mesele değil. Evin fiyatı kadar, geldiğiniz ülke, taşıdığınız pasaport, çalışma izniniz, kimlik statünüzün B mi, C mi, F mi, L mi, S mi, N mi olduğu ve tabii ki maaşınız da belirleyici oluyor. Bu ayrımcılık, statü gruplarını görünür ve görünmez kılıyor. Bazılarımız sistemde otomatik olarak en arkaya düşüyor, seçenekler daralıyor. Uygun bir konut bulmak neredeyse imkânsız hâle geliyor. Böylece konut erişimi sadece gelir farkından değil; kimlik, etnisite ve hukuki statüden de şekilleniyor.
Mahalle göçmenlerin yoğun yaşadığı bir yer. Bu yoğunluk hem izolasyonu hem de dayanışmayı beraberinde getiriyor. Ev ararken kapı önlerinde 20-30 kişilik kalabalıklar görmek, üstelik çoğu ‘tanıdık yüz’ bir yandan yalnız olmadığımızı hissettiriyor, diğer yandan hepimizin aynı dar mekânlara sıkıştığını gösteriyor.
Kapitalist sistem, yıllar içinde görünmez sınırlarla çevrili kendi gettolarını kurmak zorunda bırakılan bu insanları tam da bu nedenle dışladı, “yabancı” olarak etiketledi, ötekileştirdi. Şimdi ise istemeden oluşmuş bu gettolar, yani bizim sığınaklarımız, kendimizi iyi hissettiğimiz yerler sessizce dağıtılıyor. Fakat bu bir entegrasyon politikası değil; daha çok, varlığı zaten kabul edilmeyen bir topluluğu dağıtma girişimi gibi.
Bunun yanında, kapitalist sistemin yarattığı baskıya karşı kendiliğinden gelişen bir dayanışma biçimi daha ortaya çıkıyor. Taşınma süreçlerinde insanların artık kullanmadıkları eşyaları birbirleriyle paylaşması, değiş tokuş etmesi ya da dışarıdaki fiyatlara kıyasla çok daha uygun bir fiyata vermesi sayesinde hem ihtiyaçlar kolektif biçimde karşılanıyor hem de toplum içinde güçlenen bir dayanışma kültürü oluşuyor.
Oysa evler yıkılmıyor. Deprem riski yok, yapısal bir sorun yok. Yalnızca mutfak, pencere, parke yenilenecek. Fakat bu yenilemeler, kira artışları için büyük bir bahane. Bu, “kentsel dönüşüm” adı altında aslında piyasaya uygun hâle getirme operasyonu. Amaç konutu iyileştirmekten çok kiracıyı dönüştürmek; kiraları katbekat yükseltmek, daha yüksek gelirli bir profile yer açmak, uzun yıllardır burada yaşayanları ise kapı dışarı etmek.
Konut erişimi artık yalnızca ne kadar kazandığınızla değil; kim olduğunuzla da belirleniyor. Gelir, vatandaşlık statüsü, sosyal sınıf ve göçmenlik deneyimi iç içe geçerek yeni bir eşitsizlik haritası yaratıyor.
Ve bugün yaşadığımız şey, yalnızca bir taşınma değil; kentsel mekânın kime ait olduğu sorusunun artık teorik bir tartışma değil, hayatlarımızı yerinden eden somut bir gerçek olduğunu hatırlatan bir deneyim.



