Dolayısıyla Avrupa’nın görünmez sınırlar söylemi, dikkatle incelendiğinde, özellikle çevre bölgeler için oldukça görünür bağımlılık biçimleri üretmektedir.
Avrupa Birliğinin son dönemde hem Batı Balkanlara hem de mikro devletlere yönelik geliştirdiği entegrasyon stratejisi, sıklıkla teknik uyum ve kurumsal mühendislik kavramlarıyla topluma sunuluyor. Ancak bu yaklaşımın ardında yalnızca hukuki ve idari düzenlemeler değil, belirgin bir siyasal ekonomi mantığı da bulunmaktadır.
San Marino örneği, bu açıdan çarpıcıdır. AB ile imzalanan Ortaklık Anlaşması, Tek Pazar’a erişim karşılığında rekabet kurallarının, kamu yönetimi standartlarının ve sınır yönetimi mekanizmalarının uyumlaştırılmasını öngörmektedir. Bu süreç, yüzeyde pragmatik bir kurumsal sadeleştirme olarak tanımlansa da, aslında sınırlı egemenliklerin giderek daha fazla AB’nin düzenleyici çerçevesine tabi kılınması anlamına gelmektedir.
Batı Balkanlara yönelik entegrasyon söylemi de benzer bir doğrultudadır. Aşamalı ilerleme ve ölçülebilir sonuçlar gibi ifadeler, hukuki olarak şeffaf görünse de, gerçekte sürekli koşullu bağlılık, neoliberal reformların sürdürülmesi ve ekonomik bağımlılığın derinleşmesi anlamına gelmektedir. AB’nin genişleme politikasının güvenilirliği, sıkça vurgulandığı gibi, yalnızca aday ülkelerin yükümlülüklerini yerine getirmesine değil, bu yükümlülüklerin içerik olarak hangi toplumsal grupları avantajlı kıldığına da bağlıdır.
Entegrasyon mu bağımlılık mı?
Bu çerçevede İtalya’nın konumu ayrıca dikkate değerdir. Roma, AB içinde genişleme pusulası rolünü üstlenmiş görünmektedir. Ancak bu, aynı zamanda bölgesel sermaye fraksiyonlarının Balkanlara yönelik stratejik nüfuzunun da aracı konumundadır. Dolayısıyla mesele yalnızca bir kurumsal hızlandırma değil, merkez-çevre ilişkileri bağlamında yeni bağımlılık biçimlerinin tesis edilmesidir.
AB söylemi, bu gelişmeleri genellikle teknikleştirerek sunmaktadır: formlar, son tarihler, birlikte çalışabilirlik. Ancak bu dil, politik olanı bürokratik ayrıntılar ardına gizlemektedir. Her uyum yasası veya düzenleyici aktarım, somut olarak sermaye-sermaye ve sermaye-emek ilişkilerini yeniden tanımlamaktadır.
Alternatif bir perspektiften bakıldığında, entegrasyonun yalnızca düzenleyici uyum üzerinden değil, toplumsal kalkınma, sosyal koruma mekanizmaları ve bölgesel dayanışma gibi unsurlar üzerinden de kurgulanması mümkündür. Balkanların yakın geçmişindeki deneyimler – her ne kadar çelişkiler barındırsa da – halkların kendi aralarında bağımsız kalkınma modelleri geliştirme potansiyelinin varlığını göstermiştir.
Sonuç olarak, AB’nin mikro devletlerle ve Balkanlar ile yürüttüğü entegrasyon süreçleri, teknik düzenlemeler üzerinden tanımlansa da, özünde siyasi ve ekonomik bağımlılık ilişkilerinin yeniden üretimidir.
Bu bağlamda temel mesele, entegrasyonun hangi aktörlerin çıkarlarını öncelediği ve hangi toplumsal kesimlerin yükünü artırdığıdır. Dolayısıyla Avrupa’nın görünmez sınırlar söylemi, dikkatle incelendiğinde, özellikle çevre bölgeler için oldukça görünür bağımlılık biçimleri üretmektedir.



