Demokratik Toplum projesinin Türkiye’nin siyasi yapısına entegre edilip edilmeyeceği hem Kürt hem Türk toplumunun yeni bir ortak kimlik geliştirme kapasitesine bağlı olacak.
Türkiye’de Kürt meselesi, yüz yılı aşkın bir süredir siyasi, kültürel ve güvenlik boyutlarıyla ülkenin en kritik sorunlarından biri olarak varlığını koruyor. Cumhuriyetin kuruluşundan bugüne yaşanan çatışmalar, karşılıklı güven kaybı, bastırma politikaları ve zaman zaman ortaya çıkan barış arayışları, bugün gelinen noktada farklı bir dönemeçte duruyor.
Cumhuriyetin yüzüncü yılında, Kürt-Türk ilişkilerinin çözümsüz kalmasının Türkiye’yi gelecekte ciddi bir bölünme ve dış müdahale riskiyle karşı karşıya bırakacağı, devletin derin akılları tarafından daha net görülmeye başlandı. Özellikle Devlet Bahçeli’nin söylemleri, bu riskin farkında olan milliyetçi bir damarın, Öcalan’la asgari müştereklerde anlaşarak, uçurumdan yuvarlanmadan önce frene basma çabasına işaret ediyor. Bu bakış açısı, Türkiye’nin “devrilmeden” son virajı dönmesi gerektiğini kabul ediyor.
Farklı hedefler
Devletin ilgili kurumları ve Öcalan arasında yürütülen iki yıllık gizli/açık müzakereler, zamanla Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın da kısmen ikna edilmesini sağladı. Ancak bu süreç, 2013–2015 Çözüm Süreci’nden farklı olarak geniş toplumsal katılıma açılmadan, “fazla tartışmaya izin vermeyen” bir modelde ilerletiliyor. Amaç, sessiz ve kontrollü adımlarla çatışmasızlığı sağlamak.
Bahçeli açısından bu, “yanlış giden kardeşlik ilişkisini” kendi milli doğruları çerçevesinde, en az hasarla onarma girişimi. Öcalan açısından ise yaklaşan bölgesel savaşın Kürtleri içine çekmesini engelleme, mevcut kazanımları koruma ve Demokratik Toplum projesini kalıcılaştırarak ulus-devletin tekçi yapısına alternatif bir model geliştirme imkânı.
Erdoğan, bu süreci kendi iktidarını tahkim edecek bir araç olarak görüyor. Bir yandan milliyetçi ittifakı bozmadan, diğer yandan muhalefeti şekillendirme ve parçalama fırsatı veriyor. Ancak, süreç tıkandığında ya da siyasi getirisi azaldığında, başta HDP/DEM kadroları olmak üzere destekçileri sert bir biçimde bastırma seçeneği masada duruyor.
Suriye’deki gelişmeler, özellikle Rojava’da PYD/YPG kontrolündeki bölgelerin geleceği, Türkiye’nin iç dengelerini doğrudan etkiliyor. Ankara açısından, PKK’nin feshi yalnızca Türkiye sınırları içinde değil, Suriye sahasında da yeni bir denklemin kapısını aralayabilir. Öcalan’ın perspektifinde Suriye, Demokratik Toplum modelinin somut bir laboratuvarı; devlet açısından ise güvenlik kaygıları ile diplomatik fırsatların iç içe geçtiği bir alan.
Meclis’te kurulan komisyon, resmi söylemde “toplumsal barış” amacıyla öne çıksa da, gerçekte sürecin kontrollü bir biçimde yönetilmesinin aracı olabilir. Komisyonun varlığı, iç kamuoyuna “barış için çalışıyoruz” mesajı verirken, uluslararası arenada da Türkiye’nin çözüm arayışında olduğu imajını pekiştiriyor. Ancak kararların ne kadar kapsayıcı olacağı, sürecin samimiyet testi olacak.
Fırsatlar ve riskler
PKK’nin sembolik ya da kademeli bir silah bırakma hamlesi, Türkiye içindeki çatışma alanını daraltabilir.
Suriye’deki dengeler ve ABD-Rusya-Türkiye üçgenindeki pazarlıklar, sürecin yönünü belirleyecek.
Demokratik Toplum projesinin Türkiye’nin siyasi yapısına entegre edilip edilmeyeceği hem Kürt hem Türk toplumunun yeni bir ortak kimlik geliştirme kapasitesine bağlı olacak.
Süreç başarısız olursa, Bahçeli’nin “ihanet” söylemiyle MHP tabanını konsolide etmesi, İYİ Parti ve ulusalcı kesimlerle yeni bir milliyetçi blok kurması, Erdoğan’ın ise erken seçim stratejisini devreye alması beklenebilir. Başarılı olursa, Türkiye, yüz yılın en köklü barış anlaşmalarından birine imza atabilir — ama bu başarı, tarafların birbirine güveninden çok, bölgesel koşulların zorlamasına dayanacaktır.
Sonuç olarak üç ayaklı bir süreç Masasında her tarafın kendine göre planları mevcut ancak belirleyici konumda olan yine Erdoğan. Masayı devirene kadar süreç devam edeceğe benziyor.
Ancak geleceği belirleyecek olan Türkiye’de başta CHP olmak üzere muhalefetin, Erdoğan’ın olası çatışmayı yükseltme eğilimine dur deyip diyemeyeceği.
Yaşayıp göreceğiz.
17.08.2025



