Birkaç gün önce TKP resmî X hesabından yapılan “Ülkemizin uçurumdan yuvarlanmasına izin vermeyeceğiz” başlıklı bildiri ve bu bildirgeye imza atan kişilerle ilgili bir tartışma başlamış görünüyor. “Türkiye’nin cumhuriyetçi birikimine” sahip çıkma iddiasıyla başlayan bu metin, devamında Lozan Antlaşması’nın sorgulanamayacağı, mevcut ülke sınırlarının tartışılamayacağı, etnik ve mezhepsel kimliklere dayalı bir yapı kurulmasına müsaade edilmeyeceği ve bunun gibi birkaç iddiayı daha içerisinde barındırmakta. Ancak bununla birlikte metnin duygusu ve anlamı dışında iliştirilmiş bir cümle görüyoruz: “Barış ve kardeşlik istiyoruz.”
Bilimsel sosyalizmin kurucu önderlerinden Friedrich Engels’in “Almanya’da Köylüler Savaşı” adlı metninde vurguladığını tekrar hatırlayalım:
“Tarih öyle dönemler tanır ki, bu dönemlerde on yıldan daha kısa bir süre içinde düzinelerce yılın gelişmeleri yaşanır.”
Bugün Türkiye’de yaşanan gelişmeleri, usta düşünür Engels’in bahsettiği kimi özel dönemlere benzetmek pek de güç olmasa gerek. Özellikle 100 yıldır aktüel olarak devam eden ve son 50 yılda ülkenin en temel sorunu hâline gelen Kürt sorunuyla ilgili adına atılan karşılıklı adımlar en dikkat çekici gelişmedir. Öcalan’dan gelen görüntülü not, PKK’nin kendini feshetmesi ve silah bırakma eyleminin gerçekleştirilmesi, şüphesiz tahmin edilmesi en zor olanlarıydı. Bununla birlikte 29 Mart operasyonlarıyla Ekrem İmamoğlu ve CHP’li belediye başkanlarının tutuklanma süreciyle başlayan yeni tür bir baskı süreci, son 6 ayda belki de onlarca yılda gerçekleşebilecek siyasi gelişmeler olarak not edilebilir.
Elbette bu tarihî gelişmeler, bir takım derin tartışmaları yeniden gündeme getirmektedir. Bir yandan Kürt sorununun demokratik yollarla çözümü tartışılırken, diğer yanda AKP-MHP iktidar bloğunun yenilmez bir rejim inşa etmeye çalıştığını görmekteyiz. Bu rejimi inşa etme ihtiyacı elbette Ortadoğu’daki yeni altüst oluştan bağımsız şekillenmiyor. Özellikle 14 günlük İsrail-İran savaşının bize gösterdiği şey artık Ortadoğu ve dünya, daha önce yaşanmamış birtakım gelişmelere tanıklık etmeye hazırlanıyor.
Rejim zorlanıyor
İç cephe tahkimi bu yüzden rejim açısından tartışılmaz bir önem arz ediyor. Hem uluslararası kapitalizmin krizi ve emperyalist bölüşüm sorunu hem de on yıllardır devam eden ağır savaş bilançosuna rağmen yenilmeyen Kürt özgürlük hareketinin varlığı, rejimi Kürt sorunu noktasında adım atmaya zorladı.
Özellikle bugüne kadar kirli savaşın aparatı olan MHP eliyle başlatılan bir süreç, tarihî gelişmelere tanıklık etti. Kürt özgürlük hareketi ve onun önderliği Abdullah Öcalan, bugüne kadar hiç gerçekleştirmediği şekilde özgüvenli ve kararlı adımlarla bu sürecin tarafı olacağını ifade etti. PKK’nin feshi ve Demokratik Toplum Grubu’nun silahları yakma eylemi, bu iddiaların ne kadar sahici olduğunu tüm dünyaya göstermiş oldu.
Benzer sahici adımları devletin attığını söyleyemesek de gördüğümüz kadarıyla özellikle İmralı’nın iletişim kanallarının açılması ve Öcalan’ın yeniden örgütü, halkı ve dünyayla temas kurması şu ana kadar sürecin yürümesini sağladı.
Elbette hapishanedeki tutsaklar ve gerillanın geleceğiyle ilgili çok önemli konularda adım atılmasının zorunluluğu, hâlâ sürecin selameti için mihenk taşı durumunda.
TKP “hangi” cumhuriyete sahip çıkıyor?
Ancak odaklanmak istediğimiz mesele, bu gelişmeler ışığında Türkiye solu içerisinde başlayan bir takım tartışma başlıkları.
Birkaç gün önce TKP resmî X hesabından yapılan “Ülkemizin uçurumdan yuvarlanmasına izin vermeyeceğiz” başlıklı bildiri ve bu bildirgeye imza atan kişilerle ilgili bir tartışma başlamış görünüyor.
“Türkiye’nin cumhuriyetçi birikimine” sahip çıkma iddiasıyla başlayan bu metin, devamında Lozan Antlaşması’nın sorgulanamayacağı, mevcut ülke sınırlarının tartışılamayacağı, etnik ve mezhepsel kimliklere dayalı bir yapı kurulmasına müsaade edilmeyeceği ve bunun gibi birkaç iddiayı daha içerisinde barındırmakta. Ancak bununla birlikte metnin duygusu ve anlamı dışında iliştirilmiş bir cümle görüyoruz: “Barış ve kardeşlik istiyoruz.”
Evet, hepimizin aklına gelen cümlenin “Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu?” olduğunu tahmin edebiliyorum.
Bu imzacılar, bütün sahip çıktıkları ve tartışmaya açmadıkları maddelerin barışın ve kardeşliğin önündeki yegâne engel olduğunu bilmiyorlar mı?
Savundukları cumhuriyetin birikimi, etnik kimliğe dayalı bir cumhuriyet tanımı yapmıyor mu? Anayasadaki vatandaşlık tanımı, Türklük kimliği üzerinden bir ulusun üstünlüğü esas alınarak şekillenmiyor mu? Ya da bizzat Mustafa Kemal tarafından kurulan Diyanet İşleri, kurulduğu günden bugüne bir mezhebin üstünlüğü için devlet politikalarını şekillendirmiyor mu? Bugüne dek Türkiye Cumhuriyeti’nde iktidar olan tüm parti ve siyasal çizgiler, bu üstünlükçü ve mezhepçi siyasi çizginin bizzat savunucusu olmadı mı? Lozan’la birlikte kurulan cumhuriyetin emperyalizme göbekten bağlı olması hedeflenmiyor mu?
Elbette ki bu soruların cevaplarını hepimiz bilmekteyiz. Kurulduğu günden bugüne Türkiye Cumhuriyeti demek, Türk, Sünni ve erkek bir cumhuriyet demektir. Cumhuriyet, kurulduğu günden bu yana Kürtler, Ermeniler, Rumlar, Aleviler, Süryaniler ve tüm diğer etnik ve dinî gruplar mevcut düzenin sınırları içerisinde hapsedilmeye çalışıldı. İtiraz edenler ise toplu katliamlara ve sürgünlere maruz kaldı. Böyle bir cumhuriyetin hangi ilerici birikimlerini sahipleniyorlar? Dersim Katliamı’nı mı, 6-7 Eylül pogromunu mu, yoksa faili meçhul cinayetleri mi? Yoksa tarihsel TKP’nin kurucu önderleri Mustafa Suphi ve yoldaşlarının katili bu genç “ilerici” cumhuriyet değil mi?
“İlerici birikim”
Tartışmaya açmadıkları işte budur. “İlerici birikim” diyerek sahiplenilen, bugünkü Kürt sorununun çözümü için başlatılan tartışmaya karşı çıkan akıl, işte bu cumhuriyetin birikimini sahiplenmektedir. Bu bildiriye ve içeriğine itiraz etmek için ne uzun uzun Lenin alıntılarına ne de ciddi bir tarihsel kaynağa atfa ihtiyaç vardır. Sadece beraber yaşadığınız Kürde, Alevi’ye, bulabilirseniz bir gayrimüslime “Sizin sorununuz nedir?” diye sorduğunuzda alacağınız cevap, bu bildirinin temelden yanlış inşa edildiğini size gösterebilir.
Yine bildirinin imzacıları da bize bildiri hakkında oldukça sarih şeyler söyler. Araya serpiştirilmiş birkaç isim gözümüze hemen çarpıyor: Kürdistan’da savaş bölgesinde savaşı komuta eden ve emekli olduktan sonra her programda “Kürt sorunu yoktur, terör sorunu vardır” şeklinde konuşmalar yapan, CHP’nin eski Millî Güvenlik Danışma Kurulu üyesi, Türk ordusunun generali Ahmet Yavuz. Bizzat savaşın tarafı olmuş ve çıktığı her TV programında “Kürt sorunu yoktur, terör sorunu vardır” şeklinde beyanı olan bir generalin barışı savunmayacağını hepimiz biliyoruz. Yine ırkçı ve işçi düşmanı yazılarıyla bilinen Mine Kırıkkanat ve daha niceleri…
Bu bildiri, utangaç bir biçimde ve zorunlu olarak oraya iliştirdiği gibi barışı ve kardeşliği hedeflemiyor. Tam aksine bildirinin savunusu ve imzacıları bize gösteriyor ki bu siyasi eğilim, Kürt halkının olası kazanımlarını engellemeye dönük bir bariyer işlevi görmeye çalışıyor. Türkiye solu bu çizgiyi benzer savunular sahibi olan “aydınlıkçı çizgi” olarak geçmişten tanıyor.
Varsın onlar kirli savaşta ve egemen etnisitenin sarsılmaz üstünlüğünü savunmakta ısrarcı olsun. Hayat, hiç olmadığı kadar ezilenler cephesi için fırsatlar açmaya devam edecek. Kürt hareketi bu fırsatı, canından parçalar koparak elde etti. Görev, ödenen tüm bedelin ağırlığını hissederek bu mücadeleye omuz vermektir.
04.08.2025



